Eyl 15

Üç aylık bir tâlimden sonra Mehmed Muzaffer, ‘zâbit namzeti’ olarak Çanakkale’de idi. (Mart 1916). Müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’de uğradıkları mağlûbiyetlerden ve verdikleri yüzelli bin zâyiattan sonra Boğaz’ı aşamayacaklarını anlamışlar, 1915′in son haftasıyla 1916′nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip, çıkıp gitmişlerdi.

Muzaffer, Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman, İmroz-Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da, 1915 Nisan’ından Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı bağuşmalara kıyasla bu bombardımanlar ‘hiç’ mesâbesindeydi. Çanakkale’deki birliklerin büyük bir kısmı, Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevkedileceklerdi. Hazırlanma ve noksanları ikmâl emri aldılar.

Muzaffer, birliğinin alay karargâhında vazifeliydi. Alayın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlarsa ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi Continue reading »


Etiketler:
Eyl 15

Bu ilginç olay Halit Turhan Bey’in hatıralarında yer almaktadır :

1932 yılında Cumhuriyet gazetesinin tertiplediği güzellik yarışmasını Keriman Halis kazanmıştı. Aynı yıl Belçika’nın Spa şehrinde 28 ülkenin katılmasıyla dünya güzellik yarışması düzenlenmişti. 1913 yılında doğan Keriman Halis, bu yarışmaya Türkiye’yi temsilen katıldı.

Günlerce Spa şehrinde kalan güzeller, çeşitli kişilerle görüştü ve konuştular. Yarışma gününde jürinin önünde kızlar birer birer geçip giyimleriyle, bakışlarıyla, tebessümleriyle puan toplamaya çalıştılar.

Jüri salona geçip, puan değerlendirmesi yapmak istedi. Başkan kürsüye geçerek :

– Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın Hristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa bitirmiştir. Bir zamanlar sokağa Continue reading »


Etiketler:
Eyl 15

13 yıl önce orta halli bir ailenin çok güzel bir kızı idim. Zengin bir kimsenin ailesi olmak hayallerim nihayet gerçekleşti ve evlenerek bambaşka bir hayatın içine giriverdim…

İki ay oldukça iyi geçti. Sosyetenin içine girmiştik. Kocam bir partide beni ilk defa gördüğüm bir adamla tanıştırdı. Sonra adam beni dansa kaldırdı. Dansederken başını omuzlarıma eğiyor, saçlarımı kokluyor, gözleriyle beni yiyordu.

Kendisini ikaz ettim. Birden kocam ayaklandı ve :

– “Ay siz evvelden dost muydunuz? ” diyerek ortalığı allak bullak etti ve çok geçmeden beni boşadı, silkip attı.

Babam beni nankörlükle suçlayıp eve almadı. Kendimi kadın simsarlarının elinde buldum ve çok geçmeden herkesin kadını oldum.”


Etiketler:
Eyl 15

Başı açık birini görünce, sadece acıyorum. Hiç özenmiyorum. “Neden ve nasıl o şekilde gezebilmişim” diye kendimi kınıyorum. Meğer okuyup gerçekleri bilmek ve tatbik etmek ne büyük bir nimetmiş. Sabahlara kadar gözüme uyku girmiyor. Kafam daima meşgul. Üzülüyorum. Keşke şu insanlar hakiki ilmi öğrenseler, şeytanla nefsin düşmanlığını, yani işin püf noktasını bilseler, tabii ki düzelirler.

Önce şu erkekleri Mevla’m uyandırsın. Bakıyorum, adam karısını satılık mücevher gibi koluna takmış. Bir de kadına bakana kızıyor. Hem bakmaları için süslüyor. Ne çirkin adet…Gafletten uyanıp da anlasa, toplumun kuklası olduğunu, bugün bakıyorum da bir artist gibi ve hatta onlardan beter ev hanımları var. Düşünüyorum da acaba bu kadar süslenmeleri ne için? Sanki pavyon kadını gibi giyinip süsleniyorlar. Pavyon kadınlarının bir gayesi var. Kendilerini başka erkeklere beğendirmek… Ya ev hanımlarının gayesi?..

Kabul edelim ki, kendini ev hanımı olarak tanıtanlar, bilemiyor… Ya erkekleri…

Olmuş bir hadise… Bakınız bu yaraya nasıl parmak basıyor. Sahip olduğu mevki ve makamdan gururlanan bir adam, yanında süslü püslü hanımı ile halı mağazasına giriyor. Halıları inceledikten Continue reading »


Etiketler:
Eyl 15

Dinî inançlara ve yasayışa uzak bir gençtir Ertan. Öğrencilik yılları da hep böyle geçmiştir. Sadece kendi düşünceleri doğrudur. Mezun olup askerliğini yaptıktan sonra bankada çalışmaya başlar, bu arada evlenir, çoluk çocuğa karışır.

Namaz kılma, oruç tutma gibi Allah’ın emirlerini yerine getirmez, hatta oruç tutmayı saçma bulur. “Ne o öyle, insan akşama kadar aç kalıyor, hiç bir anlamı yok” der. “Aç, susuz kalmayla ibadet mi olurmuş?” diye etrafındakilere söylenir. Yalnız ibadetlerini yerine getirenleri saygıyla karşılar. Devamlı çay ve sigara içer. Bunların üzerine yoğun iş temposu da eklenince vücudu yorgun düşer. Gırtlak kanserine yakalanır. Genç eşi ve iki küçük çocuğuyla birlikte zor günler geçirir.

Hayat aynı yol üzerinde gitmemektedir. Sağlıklı ve mutlu günlerin arkasından, çetin bir hastalıkla boğuşmayla geçen acılı yıllar gelir.

Yapılan tedkiklerden sonra ameliyattan başka bir çözüm olmadığı ortaya çıkar. Saatlerce süren bir ameliyat geçirir. Ameliyatı risklidir, eğer hastalık vücudunu sardıysa belki birkaç aylık ömrü kalmıştır. Ne var ki, çektiği acılar ve ıztıraplardan sonra bile yine düşünceleri değişmemiştir. Dünyanın faniliğini, ahiretin önemini hissetmesi gerekirken, yine aynı boşvermiş hayata devam etmektedir. Bankadan malûlen emekli olur ve tedavisi birkaç sene devam eder.

Böylece yıllar geçer. Artık iyileşmiştir. Çektiği onca acıyı geride bırakmıştır. Eşi ise, kendisinin aksine daha bir inançlıdır, elinden geldiğince ibadetlerini yerine getirir. Ramazan aylarında eşi tek başına sahura kalkar, oruç tutar, kendisine de:

– Ibadetlerini yerine getirmiyorsun, hiç olmazsa Ramazan boyunca orucunu tut, der. Ama Ertan Bey, her zaman olduğu gibi aldırış etmez.

Bir Ramazan günü yine eşi sahura kalkmıştır, tüm ısrarlarına rağmen yine beyini oruç tutmaya ikna edemez. Ertan Bey o gün pencereyi açmıştır ve tam o sırada sabah ezanı okunmaktadır. Her yer sessizdir, sadece diğer camilerden de gelen ezan sesleri semayı çınlatır.

Bu ses, her zaman duyduğu ezan sesiydi, ama hiçbir zaman o Ilâhî davet onun dikkatini bu kadar çekmemişti. Fakat bugünkü bambaşkaydı sanki. Ezanın her cümlesi, sanki onun ruhuna, kalbine hitap ediyordu.

Acaba o manevî çağrı yeni bir yaşantının başlangıcı mı olacaktı? Neden her Müslüman oruç tutuyordu, aç susuz kalıyordu? Kendi de bir gün oruç tutmayı denese, Yaratanın verdiği nimetlerin değerini anlayıp aç kalan insanların durumunu anlasa, ne olurdu?

Tüm bunları düşünürken ezan sesi evin içini doldurmuştu. Sanki müezzin evin içinde okuyormuş gibi, davete icabet etmesini istiyordu.

Birden yaşantısı gözünün önünden geçti. Kimdi, dünyaya niye gelmişti, niçin insanlar bu mübarek ayda ibadet edip Allah’a kulluklarını yerine getirmeye çalışıyorlardı? Kafası iyice karışmıştı. Yıllardır geçiştirdiği sorular beynine hücum etmişti. Sanki kaçış yoktu artık.

– Aman Allah’ım, dedi. Ne oluyor bana? Sanki her şey anlamsızdı. Ezanın meydana getirdiği ulvî düsünceler ve duygular sanki her şeye bir mana veriyordu. Vücudunun titrediğini hissetti. Bugün ne olmuştu ona? Her zaman duyduğu ezan değil miydi bu? Ama bugün garip düşüncelere dalmıştı. Elinde olmadan hüngür hüngür ağlıyordu.

O gün sahur yemeği yemediği halde oruç tutmaya karar verdi. Garipti. Hayatının ilk orucunu, sahursuz ve aç bir şekilde tutuyordu. O gün tarifsiz bir huzur vardı içinde. Aynı gün namaz kılmak için sureleri ezberlemeye çalıştı ve namaza başladı.

Bu büyük değişim herkesi şaşırtmıştı. Allah ne büyüktü! Onca acıya, sıkıntıya rağmen ölüm ve ahireti düşünmeyen bir insan, ezan sesiyle hidayete ermişti. Tabiî bu değişimden en çok mutlu olan eşiydi. Artık sahura birlikte kalkıyorlar, birlikte namaz kılıyorlardı.


Etiketler:
Eyl 15

Kapının arka arkaya çalınmasıyla yatağımdan fırladım. Gecenin bu saatinde gelen kim olabilirdi ki?

Alelacele aşağıya inerek kapıyı açtım. Bitişik evde oturan arkadaşımın oğluydu.Nefes nefese,

– Babam çok hasta, arabanızla doktora götürebilir misiniz? dedi.

– Arabam 2 gündür tamirde, ama telefon edip doktor çağırabiliriz.

Bir doktor arkadaşıma telefon ettikten sonra çocukla beraber babasının yanına gittik. Adamcağız yattığı yerde büyük bir acıyla kıvranıyor ve kasılan parmaklarıyla, duvarın sıvalarını çiziyordu.

Yatağını duvardan uzaklaştırırken, eşi :

– Bugün ava gitmişti, fakat döndüğünde rengi sapsarıydı. 2 saattir kendini bilmeden kıvranıyor.

– Acaba avda bir şey mi oldu? dedim.

– Zannetmiyorum, sadece baş parmağını kesmişti. O civardaki bir türbede bulduğu bez parçasıyla sarıp kanını dindirmiş. Böyle söylerken sehpanın üzerinde duran ve rast gele yırtıldığı belli olan yeşil bir kumaş parçasını gösteriyordu. Ancak eşi daha sonra bu bezi değiştirmiş ve kesilen parmağı, yara bandıyla sarmıştı.

Arkadaşım, biraz sonra gelen doktorun vurduğu iğneyle sakinleşerek kendine geldi. Doktor, ona neyi olduğunu sorunca,

– Müthiş bir kabustu, beni av sırasında kesilen parmağımdan tutup havaya fırlatıyorlardı. Ve yere her düşüşümde kırılan kemiklerimin acısını tek tek duyuyordum.

Ve derinden bir iç geçirerek,

– Galiba,bunun sebebini de biliyorum, dedi.

Arkadaşım, bütün ısrarlarımıza rağmen bildiği şeyin ne olduğunu anlatmadı. Ancak oğlu, onun iyileşir iyileşmez çarşıya çıktığını ve yeşil bir örtü diktirdiğini söyledi .Babası daha sonra, avlandığı tepenin yamacındaki türbeyi ziyaret etmiş ve sandukçanın üzerindeki yeşil örtüyü değiştirerek eskisini eve getirmişti. Delikanlı, eski örtüden bir parça yırtıldığını hemen fark etmişti.Ve babasının, kesik parmağındaki yeşil kumaş parçası, o örtünün yırtık kısmına tam olarak uyuyordu.


Etiketler:
Eyl 15

İnanç Tarihi dersimin öğrencilerinden biriydi Tommy. Uzun saçlı, değişik bir gençti. Sınıfta benimle en çok tartışan öğrenci oydu. Tanrı’ya kayıtsız şartsız inanmayı kabullenmiyordu. Mezun olurken bana imalı, imalı;

– “Günün birinde Tanrı’yı bulacağıma inanıyor musun hocam? ” dedi.

– “Hayır” dedim, yavaşça.

– “Yaaa” dedi. “Oysa senin, bu derste Tanrı’yı pazarladığını sanıyordum hocam…”

Kapıdan çıkıp gitmek üzereyken arkasından bağırdım:

– “Tanrı’yı bulabileceğini düşünmüyorum. Ama o seni mutlak bulacak bir gün, eminim.” Tommy, omuzunu silkip yürüdü…

Mezuniyetten sonra izini kaybetmiştim ki, acı haberi kendisi getirdi bana…Ölümcül kansere yakalanmıştı. Odama girdiğinde; zayıflamış, çökmüştü… Kemoterapi, o uzun saçlarını dökmüştü… Ama gözleri halâ pırıl pırıldı…

– “Birkaç haftalık ömrüm kalmış hocam” dedi.

– “Sana bir şey sorabilir miyim?” dedim.

– “Tabii” dedi, “Ne öğrenmek istiyorsun?”

– “Sadece 24 yaşında olmak ve ölmekte olduğunu bilmek nasıl bir şey?”

– “Daha kötüsü olabilirdi… 50 yaşında olmak, kafayı çekmek, kadınlarla beraber olmak ve müthiş paralar kazanmayı, yaşamak, sanmak gibi…”

Sonra niye geldiğini anlattı… “Okulun son günü sana Tanrı’yı bulup bulamayacağımı sormuş; “hayır” yanıtını alınca şaşırmıştım. Sonra, “ama o seni bulur” dedin… İşte bunu çok düşündüm. Doktorlar ciğerimden parça alıp kötü huylu olduğunu söylediklerinde; Tanrı’yı aramayı ciddiye aldım birden…

Habis ur, diğer hayati organlarıma yayılmaya başlayınca, sabahlara kadar dualar etmeye başladım… Hiç birşey olmadı. Bir sabah uyandığımda; ilahi bir mesaj alma yolundaki umutsuz çabalarımdan vazgeçiverdim aniden.

Ömrümün geri kalan vaktini; Tanrı, ölümden sonra hayat falan gibi şeylerle geçirmeyecektim. Daha önemli şeyler yapma kararı aldım. O zaman gene seni düşündüm…

- “En büyük mutsuzluk, sevgisiz bir hayat sürmektir, bundan daha kötüsü de bu dünyadan, sevdiklerine “Seni seviyorum” diyemeden gitmektir” demiştin…

Son günlerimi bu eksiği gidermekle harcayacaktım işte… En zorundan başladım… Babamdan…

– ” Oğlu yanına geldiğinde; babası, gazete okuyormuş.

– “Baba, seninle konuşmam lazım” demiş Tommy.

– “Peki, konuş oğlum”

– “Yani, çok önemli bir şey…”

Babası, gazeteyi 10 santim indirmiş o zaman aşağı;

– “Neymiş o bakalım?”

– “Baba, seni seviyorum. Bunu bilmeni istedim.” Tommy, gülümsedi, arkasını anlatırken… Babasının elinden yere düşmüş gazete… Hayatında hiç yapmadığı iki şeyi yapmış. Tommy’ye sarılmış ve ağlamış…

Sabaha kadar konuşmuşlar. Babası, ertesi sabah işe gitmek zorunda olduğu halde…

– “Annem ve kardeşimle daha kolay oldu” diye devam etti Tommy…

– “Onlar da bana sarılıp ağladılar. Yıllardır bana söylemedikleri, söyleyemedikleri şeyleri anlattılar. Bütün bunları yapmak için bu kadar geç kalmış olmama üzüldüm sadece…

Ölümün gölgesi üzerime düşünce; kalbimi açıyordum, bana, aslında çok daha yakın olması gereken insanlara…” Nefes aldı Tommy…” Bir gün baktım, Tanrı, orada… Hemen yanıbaşımda duruyor… Ona yalvardığım zaman, bana gelmemişti. Onun kendi programı vardı, kendi bildiği gibi yapıyordu. Gerçek olan şu ki, haklıydın… Ben, onu aramaktan vazgeçtiğim halde, gelip, beni bulmuştu.”

– “Tommy” dedim. “Sandığından çok önemli şeyler söylüyorsun, tüm insanlığa… Sen, Tanrı’yı bulmanın en emin yolunu anlatıyorsun. Onu, sadece kendine ayırmak, sadece ihtiyaç duyunca aramak işe yaramaz… Ama hayatını sevgiye açarsan o, gelir seni bulur. Bunu anlatıyorsun farkında mısın?”

Devam ettim; “Tommy, bana bir iyilik yapar mısın, bunları gelip sınıfımda da anlatabilir misin?”

Bir gün tespit ettik. Ama Tommy gelemedi o gün… Ölümle hayatı sona ermemişti tabii… Şekil değiştirmiş, büyük bir adım atmıştı sadece… İnanmaktan, görmeye geçmişti…

Ölümünden önce son bir defa konuşmuştuk.

– “Söz verdiğim derse gelemeyeceğim, halsiz ve bitkinim hocam” demişti…

– “Anlıyorum Tommy !”

– “Benim yerime onlara sen anlatır mısın hocam, sen anlatır mısın?

– Herkese, bütün dünyaya, benim için anlatır mısın?”

– “Anlatırım Tommy” dedim. “Anlatırım, merak etme!”

İnsanlara; “Seni seviyorum” demek için, ölümü beklemenize gerek yok, şimdi, hemen şimdi başlayabilirsiniz… Başlayın ki, hayatınız güzelleşsin, zenginleşsin..

Hemen, şimdi başlamazsanız, belki de hiç söyleme şansınız olmayabilir…


Etiketler:
Eyl 15

(Aşağıda yer alan yazı Yeşilçamda aktrislerin hocası olarak bilinen daha sonra İslam’la hidayet bulan Kudret Şandra’nın bürosuna gelen bir kadının hayatını kendi ağzından anlatarak gençlerin ibretle okumasına sunulmuş bir yazıdır…)

“Altmış yaşlarında bir kadın müsaade isteyerek yanımıza geldi. Yüzümüze baktı, yutkundu:

– Size nasıl hitap edeceğimi bilmiyorum, dedi. Sizin methinizi duydum. İdeal bir insan olarak tanıdım. Çıkan kitaplarınızdan bir yazar olduğunuzu da öğrenmiş bulunuyorum. Aleme ibret olsun diye hayatımı kısaca size anlatmak niyetiyle geldim. Ama yazmanız şartıyla…

– Peki anlaştık dedim. Hayatını anlatmaya başladı ..

– 18 yaşındaydım. Yüksek tahsilli zengin bir delikanlı ile evlendim. Biz de zengin idik. Güzelliğim, boyum posum yerindeydi. Epeyce de okumuştum. Beyim memur olduğu için evde anne-baba diye bir şey yoktu. O günkü kafama göre arayıp da bulunamayacak bir şeydi. Sık sık giyinir kuşanır sinemaya ve benzeri eğlence yerlerine giderdim… Bir de eşimle beraber ayda bir komşulara giderdik..

– Yine bir gün, giyinmiş, kuşanmış, makyajımı yapmış, bütün çekiciliğimle yalnız başıma sinemaya gitmiştim. Yanımda bir kadın oturuyordu. Hep bana bakıyordu. Baktı, baktı…En sonunda ağlamaya başladı. Döndüm:

– Bir derdiniz mi var? dedim.

– Sorma evladım, dedi. Bir kızım vardı. O yaşadıkça ömrünü sana versin. Tıpkı senin gibiydi. Elmanın yarısı o , yarısı sen… Ben nasıl ağlamayayım? diye mendili gözlerine bastı, duygulanmıştım… Onu teselli ettim. Çok güzel konuşuyordu. Temiz ve modaya uygun giyinmişti. Bana itimat verdi. (Meğerse hainin tekiymiş , meğerse koyun postuna bürünmüş bir canavarmış… Fakat bunu nereden bilecektim…) Bir kadın tuzağa düşürmek için yine bir kadın kullanılıyordu.

Son olarak onunla anlaştım. 18 yaşında idim. Bana öyle bir darbe vurdu ki, o günden bugüne bir daha kimseyle anlaşmadım, anlaşamadım. Hayatım beni sürükledi ölmedim, bugüne geldim. elini salladı :

– Karıştırmayayım, sırayla gideyim, dedi. O kadınla “Evim” dediği yere gittim. (Ne yapmışsa bilemiyorum.) iki saat baygın kalmışım? Kendimi bir yatak odasında tanımadığım bir erkekle başbaşa buldum. (Meseleyi anlamış, tuzağa düşürülmüş , ırzıma geçildiğinin farkına varmıştım ama iş işten geçmişti.)

– Kendime gelir gelmez : “KAHROLSUN” diye bağırdım. Yanımdaki erkek en büyük mantıksızlıkla içinde en mükemmel mantıklı sözleri sözlüyordu. “Olan oldu. Derdi büyütmeye gerek yok. Derdi tedavi etmelidir. Biliyorsun, sıcak bir yuvanız var, sevgili bir eşiniz var. Biran evvel onlara dönmek istersiniz değil mi?” gibi sözler söylüyordu. Çıldırmamak elde değildi. Keşke çıldırsaymışım… Bir ömür boyu akıllı olduğuma pişman oldum..

Gözlerini oymam gereken canavarlara yalvardım : “Olan bitenlerden kocamı haberdar etmeyin. Ne olursunuz yuvamı bozmayın.” Kopacak dilleriyle söz verdiler. Eve geç kalmıştım. Çabukça yüzümü yıkadım, tarandım ve dünyamı yıkan, hayatımı zehir eden o evden çıktım.

O gün, bugün hala kendimi affedemedim. Evime kapandım. Artık hiç dışarıya çıkmadım. Keşke çok önceleri evime kapansaydım…Yapamadım..Her şeyimi namusumu kaybettikten sonra evime yuvama döndüm, ama neye yayar ki…

Kocam işine gidince kapıları kapatır, avaz avaz bağırırdım :

– Ey Türk kadınına hak verdik, onu esaretten kurtardık, ona modern bir hayat hazırladık diyenler..Yalan söylüyorsunuz…Sizin Türk kadınına verdiğiniz hak değil, haksızlıkmış, sizin ona tanıdığınız hürriyet değil, esaretmiş… Onu kocasının yatağına, kocasına esir (!!) olmaktan kurtardınız ama başka yataklara, başka erkeklere esir ettiniz. Yalan söylüyorsunuz. Yalan, yalan, yalan… Artık size ve sizin hürriyetinize düşmanım.” İşte böyle der, hıçkıra hıçkıra ağlardım. “Ey aziz ölüm gel.” diye ölüme aşık olmuştum. Kadın hürriyetinden bahsedenlere diş gıcırdatıyordum. Bir canavar olup insanları parçalamak istiyordum.

Bir gün kapı çalındı. Gittim, “Posta diye bir ses duydum. Mektup kutusundaki zarfı alıp içeri girdim. Zarfı açınca beni iğfal edenler tarafından çekilmiş çıplak resimlerimle karşılaştım.

– “Ne yapayım ölmüyordum, dünya yıkılmıyor, kıyamet kopmuyordu. Günlerdir yemiyordum, içmiyordum. Benim için doktor çağıran kocamın yanında adeta eriyordum. Neden yer yarılıp içine düşmüyordum?. Şu dünyada yaşamaktansa Cehenneme razıydım. Neden ölmüyordum?.

Birden bire kararımı verdim. Hiç olmazsa ailemi ve kocamı kurtarmalıydım. Evden ayrılırken bir mektup bıraktım :

– “Saygıdeğer eşim, rica ediyorum, benim gibi bir alçağı arama, beni sevme, evlen, mesut ol.”

Bu mektubun altına da “Hürriyet Kurbanı” diye imza attım. Beni isteyen alçakların yanına gittim. İntikam duygularına bağlandım. Hakkın, adaletin olmadığı yerde intikamdan daha sevimli ne olabilirdi?

İğfal edildikten sonra hayatta intikam isteğimden başka bir isteğim, gayem, malım olmadı. Ve şunu anladım : Bir kadın bir erkeğe insanlık, arkadaşlık yardım vs. için yaklaşırsa erkek şehvet ile yaklaşır. Bu acı gerçeği çok geç anladım.

– İntikam duygularım o kadar kabarmıştı ki çevremdeki erkekleri kıskançlık ipinden yakalayıp onları birbirine boğdurdum. Ne yazık ki niçin öldüklerini, hapishaneye niçin düştüklerini bilemediler. O kadar kötü insan var ki onları bitiremedim. Ben bittim.

Sanat, sahne, perde, bale, balo bunların hepsi medeniyet tuzağı. Bu tuzaklara genç kızların düşmemesini çok istedim. Fakat çokları pekmeze üşüşen sinek gibi geldiler. Esir veya köle gibi çalıştılar. Sermaye anlıyor musunuz? sermaye kadını oldular. Herşeyini kaybeden bu kadınlar korkusuzdur. Bunların kaybedecek başka şeyi yoktur.

– Kokuşmuş et gibi çöplüğe atıldım. Bu mudur hak bu mudur hürriyet? En kötü yerler bile artık beni istemiyor. Biriktirdiğim paralarla iki daire aldım. Birinde oturuyorum. Birini de kiraya verip birşeyler alıp yiyorum. Kimsem yok.

– Kirli ellerimle içim ezilerek dini kitaplar alıp okuyorum. Dini kitaplardan çok şeyler öğrendim. Kitapların bütününden özür diliyorum. Beni affedin, size layık değilim, diyorum.

Anladım, bizi dinimizden ayırmışlar. Dininden ayrılanları meyhanelere, barlara, pavyonlara sahnelere, plajlara, diskoya, dansa, içkiye, kumara çağırmışlar.

Barlarda ömrümü tükettim, herşeyimi kaybettim. Hayatımı kaybetmediğime üzgünüm. Evimi bir dini kuruluşa vermek istiyorum. Dini kuruluşlar da pis şey almaz ki…

Sizden bir şey rica ediyorum :

Bu söylediklerimi mutlaka yazınız. Ben de bir cumhuriyet çocuğuyum. Herşeyimi kaybedip hiçbir şey bulamayan medeniyet kurbanı, moda kurbanı, hürriyet kurbanı benim gibi cumhuriyet çocuklarını yazınız. Ta ki arkadan gelenler, bastıkları yeri görsünler. Asıl hürriyetin evlerinde, yuvalarında ve Allah’a kullukta olduğunu bilsinler. (Bu sözlerden sonra ayağa kalktık) Bir kumandan edasıyla :

– Bana hiç bir şey sormayın, dedi. Beni unutun. Adımı sanımı bilmeyin. Dinleme lütfunda bulunduğunuz için teşekkür ederim. Allah’a ısmarladık, dedi. Yaşlı gözleriyle gözümüzü yaş, gönlümüzü hüzünle doldurup gitti.

İşte “Hürriyet Kurbanları” ndan sadece biri…


Etiketler:
Eyl 15

Hızlı bir çalışma temposunun ardından saatin beş olduğunu kat nöbetini devretmeye gelen hemşire arkadaşlar sayesinde fark etmiştik Yoğun bir servisti çalıştığım servis çocuk servisleri hastanelerin en yoğun ve gürültülü olan servisleridir.

Artık günün yoğunluğu geçmiş servis sessiz bir hal almıştı akşam tedavilerini henüz bitirmiş ofiste çay içmeye gitme telaşındaydım Çünkü o günün ilk çayını içme fırsatı yakaladım diye kendi kendime düşünüyordum. Kep dağılmış saç baş karışmış yorgun bitkin bir haldeydim tedavi odasından çıktığımda .Aynada kendimi tanıyamadım ofise geldiğimde hemşire odasının telefonu çalıyordu…

Oturduğum yerden büyük bir güçlükle ayağa kalktım ve telefona gittim karşıdaki ses acilde trafik yaralılarının olduğunu içlerinde çocuklarında bulunduğunu damar bulamadıklarından dolayı acile yardıma gelmemi söylüyordu. Tüm yorgunluğumu unutmuş hızla acil servisine yönelmiştim ki diğer telefonda nöbetçi hekimin icapçı beyin cerrahi hekimiyle gelip gelmeme konusundaki tartışmasını duydum. Nöbetçi hekimin sesi ortalığı çınlatıyordu:

– Ne yapalım? Bırakalım ölsün mü bu insanlar? Gelmek zorundasınız!

– Gittiğiniz davet beni ilgilendirmez! Nöbet değiştirseydiniz çok önemli bir davetti madem.

– Siz Hipokrat yemini etmediniz mi ? Konuşma böyle sürüp giderken gelen asansöre binerek koşarak acil servisine gittim Her yer kan revan içinde ağlayan koşuşturan yakınını bulmaya çalışan bir yığın insan vardı bu kalabalıkta sağlıklı bir iş nasıl yapılırdı bilmiyordum ama her kez elinden geleni birilerine bakma gayretini gösteriyordu.

Acil serviste yatak kalmamış sedyelere insanlar yatırılıp ilk müdahale yapılıncaya kadar bekletiliyor yetersiz kalan personel yerine hastaları yukarı sevk edilen servise aileleri çıkartıyordu. Onca kazazede içinde başında kimsesi olmayan ama durumu da oldukça ağır 15-17 yaş arası bir genç vardı gerekli müdahalesi yapılmış fakat sevk edildiği beyin cerrahi hekimi henüz görev yerine gelmediği için orada bekletiliyordu.

Kendime ait serum ve tedavileri uyguladıktan sonra o çocuğun başına giderek ilgilenmeye çalıştım şuuru yerindeydi konuştuklarımı anlıyor fakat cevap veremiyordu. Hayatının son anlarını yaşadığını görüyor ve yalnız olduğu için korkunç derecede üzülüyordum onu orada yalnız bırakamıyordum .

Zaten ben onunla ilgilenirken acil servis boşalmış tüm hastalar gerekli servislere dağıtılmıştı. Genç iyice kötü olmuştu ellerimi sımsıkı tutuyordu bırakma dercesine gözlerinden yaşlar süzüldükçe kendimi bende tutamaz hale gelmiştim eğildim yanaklarından öptüm Bırakmayacağım seni sakin ol üzülme sakın , diyordum hiç tanımadığım daha önce hiç görmediğim bu insana anlatılmaz bir yakınlık hissediyor sanki onun acısının aynısını çekiyordum…

Çok acı çekiyordu hem yalnızlığından hem de geçirmiş olduğu beyin travmasından .Ne kadar süre daha onunla kaldığımı hatırlamıyorum o artık aramızda değildi bu dünyayı terk etmişti ve ben gelmeyen doktoru suçluyor içimden lanetler yağdırıyordum . Derken beyin cerrahi hekimi gelmişti…

Hastanın daha doğrusu ex ( ölmüş ) ölmüş gencin üzerindeki çarşafı almamı söyledi. Çarşafı kaldırdığımda doktorun hiç bir şey söyleme fırsatı olmadan yere düştüğünü gördüm .Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum yemekli bir davetten gelmişti acaba çok mu sarhoştu ya da kalp krizimi geçiriyordu diye düşünürken diğer hekim arkadaşları olaya müdahale etmişlerdi bile.

Ölen o gencecik insanın babasıydı bu doktor ve kendi evladının tedavisi için çok geç kalmıştı ne yazık ki… Kötü günde oğlunun acısıyla felç geçirmiş ve görevine yeniden dönememişti . Seni yeniden andım KEREM ruhun şad olsun hayattaki bir saatlik dost bana yıllardır yaşattığın tecrübeyle dost kalan dost .1986…


Etiketler:
Eyl 15

Hikmet, belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir işçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helal olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her akşam en geç o terk ederdi.

Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için halk çok rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek ihtiyacı hasıl olur, onu da genellikle HİKMET yapardı.

Ramazan Bayramının son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet, temizlik yapmak için fabrikaya gitti. İçeriye girip dış kapıyı kilitledi. Işıkları yaktı ve fırının kapağını açıp içerisine girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde doğru gelen işçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı.

Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu. Tam o saatlerde fırının genç ustalarından olan Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O akşam yıkattırıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu. Dış kapıyı açtığında şaşırdı. “Hayret, içerdeki elektrikler açık unutulmuş” diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle şöyle bir itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.

Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat heyhat, kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu. Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı. Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05′i gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna gelmişti. önce terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş sürekli artacak , artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan belki de o kalpten gidecekti. Belkide çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti…

Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düşüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı. Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı… Yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti. Bir kaç gün önceydi. İsçiler acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli… Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içinde tutmuştu. Ya şimdi?.. Yanan iki parmak ucu değil, bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin önünde filimlerde yanan adamlar canlandı. Kendi hali daha da zordu. Bir anda yanmak değildi ki bu… Adım adım, hissede hissede … Terleye çıldıra, dövüne dövüne…İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırınıda yakmış mıydı yoksa?..

Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu?..Aman Allah’ım! Beklenen an çabuk gelmişti. Saatine baktı. Saat gecenin 1.00′i olmuştu. Nasıl geçmişti iki saat? Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür gibi… Elleriyle duvarlara, demirlere dokundu. Yok canım… Korkusundan fırının yanmaya başladığını zannetmişti. Demirler soğuktu işte… Biraz sakinleşti. Evini düşündü. Hanımı, oğlu merak ediyor olmalıydı. Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken?.. Hayat arkadaşına karşı daha nazik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu… Keşke dövmemiş olsaydı onu… Onlardan da mes’ul olduğu için onların hesabını da verecekti Allah’a…

Keşke hanımının dediğini yapsaydı. Hanımı ona:

– “Haydi, birlikte namaza başlıyalım” demişti. Hikmet ise:

– “Biraz daha yaşlanalım” diye cevap vermişti. Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece ihtiyarlığın hesabını verecekti. Niçin sanki fırına gelirken camiye girmemişti? Müezzin gönlünün derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş, Allah’ın büyüklüğünü, kurtuluşun o’nun yolunda olduğunu haykırmıştı. Hiç değil se ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı. Belki Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı. “Ah ahmak kafam” diye inledi. Halbuki beş vakit namaz kılan bir insanın hali ne güzeldi. Kıldığı bir vakit muhakkak onun son eda ettiği vakit olacaktı ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir alınla çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi.

Ya oğlu… Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun üstüne başına, yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar, kalbine niçin dikkat etmemişti? Daha o yaşta her tip pisliğin televizyon ekranlarından üstüne sıçramasına nasıl da razı olmuştu? Çocuğuna Allah’ını, peygamberini niçin sevdirmemişti? Aklı çocukluğuna gitti… Gençliğine uğradı, tek tek dolaştı o günleri… O günlerden elinde sadece pişmanlık veren, utandıran günahlar kalmıştı. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti.

Aklına bir fikir geldi, ‘fırının içinde teyemmüm edip namaz kılmak.’ Toprak yoktu ki… Ellerini fırının içinde yere vurarak teyemmüm aldı. Namaza durdu. Her şeyin bitip tükendiği noktada başka kime dayanabilirdi ki? Aslında her namazda öyle hissetmeliydi. Kendisini hayatında ilk defa Rabbiyle konuşuyor gibi hissetti Alemlerin Rabbi’ne hamdetmeyi, O’na dayanmayı, O’ndan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Bütün benliğiyle secde etti.”Eksiksiz, yüce, merhametli Sensin” acizliğini iliklerine kadar duyarak… Rabbinden gelmişti ve O’na dönüyordu. Ah, dönüşün ona olduğunu hiç unutmamış olsaydı .Yoruldukça oturup tövbe etti. Estağfurullah çekti. Nasıl da daracık yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler basıyordu……..

Cengiz ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15′ti. Bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet fırının içinde alev alev yanıyor, “Cengiz! “diye bas bas bağırıyordu. Nasıl bir rüyaydı bu böyle… Birden aklına geldi. Olamaz! Fırının kapağını Hikmet’in üzerine mi kapatmıştı yoksa? Hemen üzerini giyip sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Gece isçileri henüz gelmemişlerdi. Kapıyı açtı, ışıkları yaktı. Hemen fırının kapağını açıp içeriye seslendi: “Hikmet!” İçerden hiç ses gelmiyordu. Bir kaç defa daha bağırdı. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştıki, isminin söylendiğini duyunca irkildi. Olamazdı, yanlış duyuyor, hayal görüyordu. Fakat, yine duydu. Birisi ‘Hikmet’ diyordu. Hem fırının ışığıda yanmıştı. Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz ‘i gördü. Fırından çıktı. Cengiz, bir anda hortlak görmüşçesine irkildi. Korkuyla:

– “Kimsin sen?” dedi. Hikmet’ in Cengiz ‘e sarılmak için uzanan kolları boş kalmıştı. Hikmet hala ağlıyordu. “Ne demek sen kimsin? Hikmet’ im işte, görmüyor musun? Dün akşam temizlemek için girmiştim. Birisi üzerime fırının kapağını kapattı” dedi.

– “Olamaz” diyordu Cengiz. “Sen Hikmet değilsin.”

Hikmet ilk önceleri Cengiz’ in bu hareketine bir mana veremedi. Nasıl olur böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşını tanıyamazdı? Birden aklında bir şimşek çaktı. Hemen aynaya doğru koşup kendine baktı. Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı. Kırışmış ellerini, solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu. Bir daha aynaya bakamadı. Kendisinden kendisi korkmuştu. Yanmanın ne demek olduğunu bilseler kim bilir bir gece de ne kadar insan ihtiyarlayacaktı. Yarın denilecek kadar kısa bir süre sonra yanmak ihtimali bu kadar hafife alınabilir miydi? Başı ellerinin arasında kala kaldı. Ahirette sonsuz yanmamak için, iman etmek ve günahlardan kaçmak gerekiyordu…


Etiketler: