Eyl 15

Sakarya Üniversitesi’ndeki odama, bir gün bir kimya mühendisi misafir oldu. Daha önce yemekhanede ya da koridorlarda karsılaşıp selamlaştığımız bu hanım, Füsun adında son derece olgun ve ağırbaşlı bir insandı. Eşi de, Sakarya’nın tanınmış bir Göğüs Hastalıkları Uzmanıydı.

Sohbetimizin ağırlığı, Füsun Hanımın henüz ana okuluna giden oğluydu. Anlattığına göre, yavrucak ona aşırı derecede düşkündü ve yanından bir dakika bile ayrılmak istemiyordu. Oysa ki kendisi, akademik kariyere başlaması nedeniyle, gün boyunca onu göremiyordu. Küçük çocuk, aradan geçen aylar içinde annesinden adım adım uzaklaşıp bunalıma düşmüştü. Bakıcılardan yana da şansları yoktu. Bu iş için birkaç hanım değişmiş ve bunlardan bir tanesi, eski kocası tarafından öldürülmüştü. Füsun Hanım, o cinayetin kendi evlerinde de işlenebileceğini ve bu durumda çocuğunun büyük bir felaketle karşılaşabileceğini söyledikten sonra, bir anne olarak çocuğu ile mesleği arasında bir tercih yapma noktasına geldiğini, fakat kendisine gösterilen farklı çözümler yüzünden kafasının karışık olduğunu belirterek fikrimi sordu.

“Bebek Yalnızlığı” adlı hikayemi o yıllarda yazmıştım. Füsun Hanıma biraz ondan bahsettim ve hiçbir kariyer ve servetin, bir evlattan daha değerli olamayacağını anlatmaya çalıştım.

Füsun Hanım yavrusunu tercih etmişti.

Onu, geçim derdi içinde olmadıkları halde, bir çok annenin yapmaya cesaret edemediği bu asil davranışından ötürü tebrik ettim.

Kısa bir süre sonra fakülteden ayrıldı.

Ara sıra haber almama rağmen, onu uzun bir süre göremedim.

Belki de üç beş yıl geçti aradan.

Bir gün onunla yolda karşılaştık.

Bütün zamanını yavrusuna ayırdığını ve böylelikle geçmiş yılların hatalarını telafi etmeye çalıştığını söyledi. Yavrusu tamamen iyileşmiş ve özellikle annesinin ilgisiyle harika bir çocuk olmuştu. Füsun Hanım, okuldan ayrılmakla ne kadar isabet ettiğini belirttikten sonra, hayattaki en kıymetli varlığını tekrar kazanma yolundakı katkımdan ötürü teşekkür etti.

Küçük çocuk, henüz on iki yaşındayken, bir beyin tümöründen vefat etti.

Füsun Hanım, gerçekten perişandı.

Onu, acıları biraz hafifledikten sonra gördüm. Ve Cennete uğurladıkları yolcuları için katlandığı fedakarlıktan ötürü, bir kez daha kutladım. Gözlerinin yaşı henüz kurumamıştı. Konuştukça yarası deşiliyordu. Ama biricik evladını, kendisine en muhtaç olduğu yaşlarda bakıcılara bırakıp yalnızlığa terk etmediği için mutluydu.

Kendisini bu yazı nedeniyle aradığımda, Füsun Hanım çok duygulandı. Çocuğu vefat etmeden önce bir erkek evlatları daha olduğunu ve “keşke bu doğan yavrumuz kız olsaydı!’ dediklerini belirtti. Bana gönderdiği mesajda: “İkinci yavrumuz olan Hakan, Fatih’in bir çok noktadan benzeriydi” diyordu. “Meğer Allah, Fatih’in vefat acısını, ona son derece benzeyen diğer bir evlatla hafifletmek istemiş. Ve onun için, bir kız değil bir erkek vermiş. O zaten çok merhametli değil mi?”.

Füsun Hanım, gerçek bir anne idi. Ve kendisini kıyamete kadar yakacak olan bir hataya düşmedi.


Etiketler:
Eyl 15

Küçük çocuk, üç gün önce başlayan yaz tatilinin keyfini çıkartmaya çalışıyor ve okul dönemindeki uyku saatini geçirmiş olmasına rağmen, yatağı üzerinde oynuyordu. Baş ucundaki pencerenin hemen önünde bulunan kiraz ağacının hafif bir meltemle sallanan dalları, gün boyunca verdikleri yetmezmiş gibi, en tatlı meyvelerini ona doğru uzatmak için camı tıklattığında, o dalların arkasında bir yıldız gördü. Küçük çocuk, ay ışığının olmadığı gecelerde daha da parlayan yıldızları, dedesiyle birlikte seyrederdi. Ama böyle güzeline ilk defa rastlıyordu.

Yatağından doğrularak pencereye yanaştı. Yıldız sanki ona gülümsüyordu. Çocuk da gülümserken, yıldız ona göz kırptı. O da karşılık verdi hemen.

Küçük çocuk, yıldızı yattığı yerden de görebilmek amacıyla, yastığını ayak ucuna koyarak pencereden dışarısını seyre koyuldu. O güler yüzlü arkadaşının, Kutup Yıldızı gibi sabit durmadığını ve dünyanın hareketinden ötürü bir süre sonra kaybolacağını hissediyordu. İlk önce, bir astronot olup o yıldıza gitmek geçti içinden. Ama hemen sonra dedesinin söyledikleri, insan ömrünün, bir yıldıza ulaşmak için çok kısa olduğu geldi aklına. Bu durumda tek çıkar yol, bir “gökbilimci” olmak ve gönlünü aydınlatan o yıldızı, büyük bir teleskopla izlemekti. Hatta bu konuda kitaplar yazar ve bastıkları zemine bile bakmaya üşenen insanları, hayalen dahi olsa, gökyüzünde seyahat ettirirdi.

Küçük çocuk, gündüzleri hep misket oynar ve bu sırada “kaflik” adıyla bilinen, en büyük ve en parlak misketi kullanırdı. Artık onun gözünde, her misket bir yıldızdı. En şahane kafilik ise, kendi yıldızı…

Ertesi gece, çocuk yine cam önündeydi. Kucağında bir ansiklopedi vardı. Daha sonraki günlerde de bir sürü dergi…

Ailesi, yaz tatili boyunca oyundan başka bir şey düşünmeden yavrularındaki değişikliği fark etmiş ve çocuklarının “bilim adamı” olma merakı karşısında telaşa kapılmıştı. Bütün çabalarına rağmen yüz kilonun altına düşemeyen annesi, onun bu konudaki sihirli formülü bulan bir doktor olmasını arzu ediyor, babası ise, en kısa yoldan para getiren bir iş tutmasını istiyordu. Bu endişeyle oğlunu sıkıştırınca, onun kutsal sırrını ortaya çıkardı. Ve yıldızı göstermesi için ısrar etti.

Küçük çocuk, isteksiz adımlarla pencere önüne yanaşırken, arkadaşının gitmiş olması için dualar ediyordu. Ama yıldız yine aynı yerdeydi.

Parmağını ona doğru uzattı.

Adam, çocuğunu büyük hayallere, dolayısıyla da büyük hedeflere yönelten parıltıyı gördüğünde pencereyi açtı ve beline kadar sarkıp onu avuçladıktan sonra, çocuğuna uzatıp:

- Al bakalım harika yıldızını! dedi. Böyle saçma şeylerle de uğraşma!..

Küçük çocuk, babasının avucuna baktığında, ara sıra yanıp sönen bir ateş böceği ile karşılaştı. Vücudunu bir titreme kaplamış ve gezegenlerden de öteye ulaşan hayalleri, bir anda yıkılmıştı. Babası, büyük bir keyifle odadan ayrılırken, yatağı üzerindeki dergileri sessizce toplayarak kitaplığa kaldırdı. Ve misketlerini çıkartıp yere boşalttı.

Misketler, her zamankinden de renksizdi. Kafilik ise sanki birden küçülmüş ve içindeki ışığı kaybetmişti.

Çocuk, onu avuçlayıp pencereden fırlattı.

Kiraz ağacının, meyvelerini ikram etmek için gösterdiği çabalar, o günden sonra hep sonuçsuz kaldı. Artık perdeleri hiç açılmayan odadan, ucuz oyuncakların sesleri duyulmaktaydı.


Etiketler:
Eyl 15

Dağcılar, yüksek bir dağın zirvesine tırmanmak üzere, altı kişilik bir ekiple yola koyulmuşlardı. Grubun lideri, ülkedeki bütün dağcıların aynı hedefe ulaşmak için can attığını ve bu işin çok zor olacağını biliyordu. Bu yüzden de, zirveye doğru yapılacak tırmanıştan önce, adamlarını dinlendirmek istedi. Dağın orta yerinde, çobanlıkla geçinen üç beş ailenin yaşadığı bir yayla vardı. Ve burası mola vermeye uygundu.

Dağcılar, köylüler tarafından sevgiyle karşılandı. Hepsi de çok neşeli insanlardı. Ama küçük bir çocuğun ayağı kırılmıştı. Yayladakiler, sabahtan akşama kadar dik yamaçlarda dolaştıkları için bu tür kazalara alışık olduklarını söylüyorlar ve küçük çocuğu, kendi usullerince tedavi etmek istiyorlardı. Ama ekibin en genç üyesi, çocuğun acı çektiğini gördüğünden dağa tırmanmaktan vazgeçti ve onu aşağıdaki kasabaya indirip tedavi ettirmek için, ailesinden izin aldı.

Birkaç gün sonraki gazetelerin spor sayfalarında, zirveye bayrak diken beş dağcının boy resimleri yayınlandı. Uzun yıllar boyunca fethedilmeye çalışılan dağda o ana kadar yirmiye yakın dağcı kaybolduğundan, bu iş gerçek bir zafer sayılmıştı.

Dağa, tırmanan ekip, on yıl kadar sonra tekrar buluştu. Dünyaca ünlü bir spor dergisi, o dağa çıkanları tanıtan bir program düzenlemiş ve aynı atmosferi sağlamak amacıyla, dağın eteklerinde yer alan bir kamp evini geçmişti. Ancak mayıs ayı içinde oldukları halde müthiş bir tipi vardı ve dört bir yandan kurt sesleri duyuluyordu.

Toplantıya bir çok dağcı gelmişti. Fakat ilk fatihler, unutulmuş gibiydi. Çünkü sonraki yıllarda dağa çıkanlar, ilkinden daha zorlu yollar seçmişler, bu yüzden de meşhur olmuşlardı.

Dağa ilk çıkan ekip, hayatlarını ortaya koyarak yapmış oldukları bir keşfin bu kadar çabuk unutulması karşısında üzüntüye kapılmış ve zaferlerinin ne kadar anlamsız olduğunu düşünmeye başlamışlardı. Motorlu kızaklarına binip geldikleri yere dönmek üzere yola çıktıklarında, diz boyunu geçen karlar arasında düşe kalka ilerleyen bir delikanlı, onların yolunu kesti. Gruptaki dağcılar, yarı donmuş vaziyetteki misafirlerini merakla izliyordu.

Delikanlı, ekipteki kişileri birer birer süzdükten sonra, grubun en genç üyesinin yanına koştu ve hiçbir şey söylemeden ona sarıldı.

Genç adam, onun vaktiyle dağdan indirdiği çocuk olduğunu anlamıştı. kendisini sevgiyle kucaklarken:

- Bu havada dışarı çıkman, tam bir çılgınlık!. dedi Donup ölebilirdin.

Delikanlı, ona tekrar sarılıp.

- Sizi bulmak, her şeye değerdi efendim! diye gülümsedi. Çünkü siz, bir insan kalbini fethetmeyi, bir zirveyi fethetmeden önemli görmüştünüz.


Etiketler:
Eyl 15

Genç adam bir cadde boyunca ilerlerken, ruhunu okşayan bir kokuyla irkildi. Sonbahar çoktan bitmiş, mevsim kışa dönmüştü. Bu yüzden de ağaçlardan bir koku yükselmezdi. Elbette ki aylar önce ölen çiçeklerden de…

Adam, hafızasının en ücra köşelerinden gelen bir sinyalle, kendisini bir anda çocukluk yıllarına döndüren bu esintiyi daha iyi hissedebilmek için, derin bir nefes aldı. Duyduğu şey, küçükken top oynadıkları çayırın ezildikçe buram buram kokan reyhanlarını, yada ablasının gelinliğine benzettiği kiraz çiçeklerinin kokusunu andırmasına rağmen, onlardan çok güzeldi.

Genç adam, kendini bildiği günden itibaren bütün benliğini saran, fakat lise yıllarında birden kaybolan o kokunun ne olduğunu anlamakta gecikmedi.

Koku, kaldırım kenarında yükselen bir duvarın arkasından gelmişti. Adam, bir türlü bitmek bilmeyen o duvar boyunca önce adımlarını sıklaştırmaya, hemen sonra da koşmaya başladı. Ve tarihi bir kapı görüp içeri girdi.

Başka bir alemdi sanki burası. Her yeri bir sükunet kaplamıştı. Ne gürültü vardı, ne de koşuşma. Titizlikle hedefine yöneldi. Kokunun geldiği yerde büyük bir servi vardı. Altında da taşı kırık bir mezar.

Adam yavaşça çömelip bir fatiha okudu. Ve o mezarın üstündeki çimenleri okşarken:

- Her zamanki dalgınlığım herhalde!.. dedi. Doğum günüm olduğunu yeni fark ettim. Ama senin o kokunu unutmam annem…


Etiketler:
Eyl 15

Genç adam, bir eczanede kalfa olarak işe girmiş, tatlı dili ve çalışkanlığıyla kısa sürede göz doldurmuştu. İstenen ilaçları son hızla hazırlarken, bir yandan da müşteriyle sohbet ederdi. Gelenler hep keyifsiz insanlardı. Fakat kalfa mutlaka bir ortak nokta buluyor ve onlarla arkadaşlık kuruyordu. Orta yaşlı bir hanım olan eczacı, kalfasından son derece memnundu. Bu yüzden de aylığına sık sık zam yapıyordu.

Genç adam, yapılan bu zamları yetersiz bulduğundan, en pahalı ilaçlardan aşırmaya başladı. Bunları el altından pazarlarsa, fakirlikten yavaş yavaş kurtulacaktı.

Kalfanın gecekondularla çevrili evi, çok geçmeden değişmeye başladı. Bir takım tamirat ve ilavelerden sonra tepeden tırnağa boyanan ev, çatısına yerleştirilen bir uydu antenle tamamlanmıştı. Fakat dikkatleri en çok çeken şey, evden gün aşırı yükselen ızgara kokularıydı. Mahallenin bayramdan bayrama et gören insanları, bu kokuların köfteye mi yoksa pirzolaya mı ait olduğu konusunda tahminler yürütüyor ve kokular arttığında, çocukların imrenmemesi için, pencereleri kapatıyorlardı.

Kalfa, eşinin yemek konusundaki ikazlarına kulak asmıyor ve özellikle bitişik gecekonduda yaşayan çocuklara yardıma yanaşmıyordu. Bu çocuklar, babaları öldüğünden zor durumdaydı. Ama kendisi de devlet değildi elbet, herkese bakamazdı. O çocuklara verdiği bayram harçlığı, hiç de az sayılmazdı. Küçük kızına dar gelen, ya da artık dudak büktüğü için bir kenara atılan elbiseler de, hesaba katılmalıydı. Herkes o kadar verse, köşeyi dönerlerdi.

Genç adamın karısı, ara da bir de olsa, yetimlerin annesine yemek gönderiyordu. Fakat eşi et vermeyi yasaklamıştı. Çünkü etin tadını bir kere alırlarsa, başka bir yemeği beğenmezlerdi.

Kalfanın küçük kızı, ikide bir et yemekten bıktığı için, “orası yağlı, burası kemikli” dediği pirzolalara bir ısırık atıp bırakıyordu. Ona göre bu parçalar, komşu bahçeye uğrayan kedi ve köpekler için nefis bir ziyafetti. Genç adam, hayvanlardan nefret ederdi. Bu yüzden de “ziyafet”e itiraz etmiş, fakat sonunda kızına boyun eğmişti. Köpeklerin havlaması, özellikle geceleri onu çıldırtıyordu. Bu sesleri duyduğunda, çoğu kez balkona çıkıp onları kovuyordu. Yetimlerin annesi de hep bahçede olurdu. Anlaşılan bu işten, kadın da rahatsızdı.

Genç adam, köpekleri toplamaları için belediyeye yaptığı şikayetlerden bir sonuç alamayınca, problemi tek başına çözmeye karar verdi. Ve pirzola artıklarını, eczaneden getirdiği haşere ilaçları ile zehirledikten sonra, bahçeye attı. Böylelikle kesin çözüm sağlanacaktı.

Ertesi gün, yetimlerin öldüğünü duydular. Doktorlar, annesinin itirazına rağmen, çocukların haşere ilacı içtiklerini söylüyorlardı.


Etiketler:
Eyl 15

Küçük çocuk, deniz kenarında gördüğü yassı bir taşın güzelliğine hayran olmuştu. Mutlaka bir mücevherdi bulduğu. Şekli de bir insan kalbi gibiydi. Üstelik de parıl parıl parlamaktaydı.

Çocuk, taşı avuçlayıp evine koştu. Ve onu büyük bir heyecanla babasına uzattı. Adam, yavrusunun soğuktan morarmış avucundaki taşın, birbirine sürtüldüğünde kıvılcım çıkartan bir çakmak taşı olduğunu hemen anladı. Fakat bunu ona söyleyemedi.

Küçük çocuk, rüyalarını süsleyen bisiklete kavuşmak için elindeki taşı satmak istiyor ve o paranın bir bölümüyle, bir de top alacağına inanıyordu. Fakat babası buna yanaşmıyordu.

Çocuk, işin kendisine düştüğünü anladığında, tatil de simit sattığı çarşıya gitti. Kuyumcu vitrinleri, göz kamaştıran ışıkların aydınlattığı altın kolyelerle doluydu. Bir de, elindeki taşın çok daha küçük olanlarıyla süslenen pahalı yüzüklerle.

Çocuk, en gösterişli mağazayı gözüne kestirdikten sonra, bir süre vitrin önünde bekledi. İçeride, dükkan sahibi olduğu anlaşılan bir adam vardı. Müşteri olarak da, kürk mantolu bir hanım.

Küçük çocuk, biraz sonra içeri girdi. Ve cebinden çıkardığı taşı dükkan sahibine uzatarak:

- Bu pırlantayı deniz kenarında buldum efendim!. dedi. Eğer isterseniz size satarım.

Adam, taşa uzaktan bir göz atıp:

- O sadece basit bir çakmak taşı, dedi. Bütün sahil o taşlarla doludur.

- Hayır!. diye atıldı küçük çocuk. İsterseniz ıslatın. Ne kadar parladığını göreceksiniz.

Dükkan sahibi, zengin müşterisini kaçırmaktan korkuyor ve çocuğu kolundan tutup atmayı planlıyordu.

Kadın, onun niyetini sezmişti. Çocuğun taşına yakından bakıp:

- Tam istediğim şey!. diye gülümsedi. Onu bana satar mısın?

Küçük çocuk, taşının gerçek değerini anlayan biriyle karşılaşmış olmaktan son derece mutluydu. Kadının cebine doldurduğu paralar ise, aklını başından almıştı. Defalarca teşekkür ettikten sonra, koşarak uzaklaştı.

Kadın, elindeki taşı kuyumcuya vererek ona bir zincir takmasını istedi. Beli ki mücevher gibi taşıyacaktı.

Dükkan sahibi, yapmış olduğu ikazı anlamadığı için, kadının aldandığını düşünüyordu. Bu yüzden de:

- Söylemiştim ama tekrar edeyim!. dedi. Satın aldığınız şey basit bir taştır.

Kadın, önce pırlanta kolyesine, daha sonra da yüzüğüne bakarak:

- Zannetmiyorum!.. dedi. O taş bence bunlardan çok değerli. Çünkü küçük bir çocuğun ümidini taşıyor.


Etiketler:
Eyl 15

Delikanlı, ayakkabı fabrikasında bölüm şefi olmuş ve aylığına yüklü bir zam yapıldığı için, evlilik hazırlıklarında bulunmak üzere yeni bir daireye taşınmıştı. İki aydır burada oturmasına ve bazı günler defalarca içeri girip çıkmasına rağmen, komşular onu görmezden gelmişti. Ama zemin katta rastladığı çocuk farklıydı. Delikanlı, evden her çıkışında onu aynı pencerede buluyor ve gülümseyen gözlerle el sallayan çocuğa, avuç dolusu öpücükler gönderiyordu.

İlkbahar geldiğinde, delikanlı o güne kadar hep buğulu bir cam arkasından görebildiği küçük arkadaşıyla sohbet etme imkanı buldu. Artık havalar ısındığı için pencereler açılmış ve evler çiçek kokusuyla dolmuştu. Anlattığına göre, küçük çocuk annesiyle birlikte yaşıyordu. Almanya’da çalıştığı söylenen babası da, bir gün mutlaka dönecekti.

Delikanlı, yaklaşan bayram için çocuğa bir hediye vermek istediğinde, ona hangi tür ayakkabılardan hoşlandığını sordu. Çocuk böyle bir hediye beklemiyordu. Gözlerini uzaklara çevirip:

- Uçan ayakkabılardan isterim!. dedi. Dilediğim yerlere uçmalıyım onlarla.

Delikanlıya göre, çocuğun bir hayal dünyasında yaşadığı kesindi. Ama bütün küçükler hep böyleydi. Ayak üstü yaptığı sohbetlerde, o tür ayakkabıların sadece filmlerde olabileceğini söylediyse de, çocuk bu istediğinden vazgeçmedi.

Bayram günü geldiğinde, delikanlı birkaç değişik ayakkabı alarak onu görmeye gitti. Küçük çocuk, gelenin kim olduğunu çok iyi biliyor ve hediyesine kavuşmak için can atıyordu. Kapıyı büyük bir heyecanla açarak onu karşıladı ve tekerlekli iskemle üzerindeki felçli vücudunu dik tutmaya çalışarak:

- Uçan ayakkabılarından isteyip sizi masrafa soktuğum için özür dilerim!. diye gülümsedi. Ama babama, başka türlü kavuşmam mümkün değil ki!.


Etiketler:
Eyl 15

Adam, bineceği otobüsün kalkmasına bir saatten fazla bir süre olduğu için, terminalin yarı aydınlık koridorlarını arşınlıyordu. Ellerini yıkamak üzere biraz ilerideki mescide yanaştığında, iş tulumları giymiş bir genç ona doğru gelerek:

- Herhalde namaz kılacaksınız!. dedi. Abdest alma yerimiz de mevcuttur.

Adam, elindeki sigaranın külünü delikanlının ayakları dibine silkelerken:

- Sen herhalde görevlisin!. diye diklendi. Ne iş yaparsın burda?

Delikanlı, köşedeki süpürgeyi gösterip:

- Temizlikçiyim efendim!. diye kekeledi. Lavabo ve tuvaleti temizliyorum.

Adam onu alaycı bir gözle süzerken:

- Ben namazı senin gibi çulsuzlara bıraktım!. dedi. Bu iş size öyle yakışıyor ki!..

Temizlikçi genç, adamın hakaretine aldırmayacak kadar olgundu. Fakat namaza karşı yaptığı saygısızlık, canını çok sıkmıştı. Vereceği cevabı bir süre düşündükten sonra, susmayı tercih ederek işine döndü.

Adam, mağrur adımlarla uzaklaşırken, başının döndüğünü hissetti. Sırtından çıkartarak koluna aldığı kaşe paltonun ağırlığını da, sanki ilk defa fark ediyordu.

Biraz önce yediği iki porsiyon kebap, herhalde tansiyonunu yükseltmiş ve kendisini halsiz bırakmıştı. Birkaç adım daha attığında, aniden fenalaşarak diz üstü çöktü.

Allah’tan ki paltosu, ondan önce yere serilmiş ve yeni aldığı takım elbisenin kirlenmesini engellemişti. Adam, çömelmiş vaziyette olmasına rağmen fırıldak gibi dönen başını yere dayayarak bir müddet dinlendi ve doğrulduğunda, aynı rahatsızlığı duyarak hareketini tekrarladı. Fakat, başkaları tarafından görülmüş olmaktan endişe ediyordu. Bunun için başını yerden kaldırıp sağa sola bakındığında, terminalin çaycısı olduğu anlaşılan bir gençle karşılaştı.

Çaycı onu saygıyla selamlayıp:

- Allah kabul etsin bey amca!. dedi. Ama kıble biraz daha sağa doğruydu.


Etiketler:
Eyl 15

Genç mühendis, işe yeni başladığı şirketteki ilk toplantısına katıldığında, masa üzerindeki bir gazeteye göz atıp aniden yerinden fırladı ve “eyvah mahvoldum!.” Gibilerinden bir şeyler söyleyip koşar adımlarla odasına girdikten sonra, kapısını da arkadan kilitledi.

Bir anda, buz gibi bir hava esti içeride.

Şirket sahibi, babacan bir insandı. Toplantıyı bir bıçak gibi kesip:

- Bu işte bir bit yeniği var!. dedi. Mühendise kötü bir şeyler oldu. Dikkat edin, canına kıyabilir!.

Şirket çalışanları, müdürün ne kadar tecrübeli olduğunu bildiklerinden, hep birlikte yerlerinden fırladı. Müdürün yardımcısı, mühendisin okuduğu gazeteye bakarak:

- Bildiğiniz gibi, borsa bugün tam anlamıyla çöktü!. dedi. Mühendis, mutlaka çok zarar etti.

Bir başkası:

- Faiz veya repodan da zarar görmüştür!. dedi. Yüzde iki yüz sınırı aşıldı.

Diğeri, kendinin emin bir tarzda:

- Dün dolar bozdurmuştu!. diye araya girdi. Bugün döviz aniden yükseldiğinden, milyarları gitmiştir zavallının.

Muhasebe müdürü, hafifçe kasılarak:

- Bence yanılıyorsunuz!. dedi.. Daha üç gün önce avans çekmişti. Paralı bir insan böyle şey yapmaz. Olsa olsa karısıyla kavga etmiştir.

Bayan sekreter ise:

- Öyledir, öyledir!. diye atıldı. Hanımına geçen gün rastlamıştım, çok suratsız biriydi.

Bütün ihtimaller sıralanırken, şirket müdürü:

- Konuşmakla vakit kaybetmeyelim!. dedi. Her an bir tabanca sesi gelebilir içerden.

Müdürün bu sözleri, havayı tekrar gerdi. Şirkette ne kadar çalışan varsa, mühendisin kapısına yığıldı. Müdür bey, onları bir el işaretiyle susturduktan sonra, yumuşak bir sesle:

- Mühendis beyyy!.. diye seslendi. Benim canım kardeşim, sakın bir çılgınlık yapayım deme!. Biliyorsun ki bu dünya fanidir. Bir gün zaten öleceğiz değil mi?

Mühendisin odası müstakil olduğundan, başka bir mekana bağlanmıyordu. Bu yüzden, insanlara görünmeden çıkması imkansızdı. Oda kapısı ise, diğerleri gibi çelik levhalardan yapıldığı için, bütün çabalara rağmen kırılmıyordu. Buna rağmen odadan hiç bir ses çıkmıyordu. Bu arada itfaiyeye haber verildi ve beşinci kattaki büronun pencereleri altına brandalar gerildi. Televizyon kameramanları, yüzlerce meraklı eşliğinde canlı yayına geçmişler ve iyi bir haber yakalamak için, adamın brandaya değil de beton kaldırıma atlaması için dua etmeye başlamışlardı.

Mühendis bey, on dakika sonra kapıyı açtı. Yüzü ışıl ışıldı ve neler olup bittiğinden habersiz görünüyordu. Kapı önündeki kalabalığın şaşkın baskıları arasında:

- Az kalsın ikindi namazını kaçırıyordum!. diye gülümsedi. Dünya fani olduğundan, bu iş ihmale gelmez.


Etiketler:
Eyl 15

Zengin bir iş adamının bahçesinde, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı. Bu ağaçlar baharda çiçeklenir ve bütün çevreyi mis gibi kokulara boğardı. Esasında bir çok çiçek daha açardı. Ama insanlar, kışın sona erdiğini limonlardan öğrenir ve hapsedildikleri apartmanlardan çıkma zamanlarının geldiğini anlarlardı.

Limon ağaçlarından biri diğerine göre biraz daha cılız ve şekilsizdi. Bu yüzden büyük ağaç, her fırsatta onu küçümseyip alay ederdi. Ev sahibi de, ufak limon ağacından ümit kesmiş gibiydi. Ona göre bu ağaç, kuruyup ölecekti. Bu yüzden de onunla ilgilenmez ve bakımını yapmayı pek istemezdi.

Günün birinde esen sert bir poyraz, karlı dağların yamaçlarındaki bir grup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu. Fakat bahçenin her tarafı, diğer çiçekler tarafından parsellenmiş ve sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı. Bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar, bu ağaçların yanında gelerek onların altında yeşermek için izin istediler.

Büyük ağaç, suratını asarak:

- Böyle bir şey asla mümkün olamaz!. dedi. Bizler kuru kalmayı pek sevmeyiz. Dibimdeki suyu emip beni kurutursunuz.

Büyük ağacın çekindiği şey, aslında çok başkaydı. Çiçekler rengarenk açtıklarında, limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözündeki değeri düşecekti.. Oysa ki bu ağacın, kendinden güzellere hiç tahammülü yoktu.

Küçük ağaç, uzun boylu arkadaşının tutumunu beğenmemişti. Çünkü o, kendisine hayat verenin, o hayat için gerekli olan suyu da vereceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, aklına bile gelmiyordu susuzluk.

Tohumların teklifini kabul ederken:

- Sizlerle birlikte olmak, bana mutluluk verir!. dedi. Böylelikle, yalnızlık da çekmekten kurtulurum.

Büyük ağaç bu işe çok kızmıştı. Fakat küçük olanı, güzel yaratılanlardan kimseye zarar gelmeyeceğini söylüyor ve onu dinlemiyordu.

Küçük ağacın altında filizlenen tohumlar, birkaç gün içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin göz bebeği haline geldi. Bu arada ağaç, elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için, eski yapraklarını döküyordu.

Çiçekler, kısa bir süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladı. Bahçe sahibi, o ana kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında, davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü. Adam, ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık daha erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip suluyordu. Küçük limon ağacı köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük hızla serpilip büyüyordu.

Çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç, ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve bir birinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu. Daha sonra da, kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı.

Diğer limon ağacı ise, bir zamanlar tepeden baktığı komşusuna duyduğu kıskançlıkla, için için kuruyordu.


Etiketler: