Kas 30

Bir gün Paris’te bir yayınevinin kapısından içeri 14-15 yaşlarında bir çocuk girer. Koltuğunun altında bir tomar kağıt vardır. “Şiirlerimi kitap halinde bastırmak istiyorum” der. Yayınevi sahibi, gülümsemeden edemez. Ancak, kendine pek güvenir görünen bu çocuğu kırmamak için, “Şiir satılmıyor ki oğlum” der. Genç şair, “Benim şiirlerim satılır” der ve ekler: “Yazık, hata ettiniz. Bu ilk şiirlerimi basacak olsaydınız, bundan sonraki bütün eserlerimin yayın hakkını size verecektim.” Bu çocuk, ileride dahi bir şair ve romancı olacak Victor Hugo’dan başkası değildir.
Victor Hugo, 1802’de Fransa’nın doğusundaki ufak bir şehirde doğar. Babası Napolyon ordusunun önemli komutanlarından biri, annesi ise denizcilikle geçinen bir ailenin kızıdır.
Victor, çocukluğu boyunca babası ve iki abisinden hiç sevgi göremez. Bunun üzerine annesi, diğer çocuklarına nazaran Küçük Victor’a daha fazla ilgi ve şevkat gösterir. Annesiyle aralarındaki bu güçlü bağ, hayatı boyunca sürecektir. Hugo büyüdükçe, annesi ondaki cevheri sezip yeteneklerini geliştirebilmesi için elinden geleni yapar.
Hugo’nun yetiştiği yıllar, Napolyon’un savaştan savaşa koştuğu yıllardır. Babasının ordudaki Continue reading »


Etiketler: , , , , , ,
Eyl 15

Göz alabildiğine uzanan bir sahilde, irili ufaklı sayısız çakıl taşı vardı. Denizin durgun ve havanın kapalı olduğu zamanlarda, bu taşlardan hiç bir ses duyulmazdı. Sadece martıların çığlıkları ve arada bir uzaktan geçen yolcu gemilerinin sesi yankılanırdı. Ama deniz coşup da dalgalar yükselince, neşeleri gelirdi çakılların. İliklerine kadar ıslanıp titremelerine rağmen, şikayet etmezlerdi durumlarından. Çünkü denizin dalgalarıyla yıkandıklarında, soluk yüzlerine renk gelir ve hava bir de açıksa, üzerlerindeki geçici renkler, güneş ışığından ötürü parlamaya başlardı. İşte bu zamanlarda, çeneleri düşerdi çakılların:

“Biz gerçekten güzeliz!. diye kasılırlardı. Hem renkliyiz hem parlak.”

Yaptıkları bu kadarda kalmazdı çakılların. Ara sıra kavga da ederlerdi, “sen küçüksün ben büyük” “ben parlağım, sen soluk” gibi laflarla. Kavganın en civcivli anlarında, bir ses duyarlardı çoğu zaman.

Derinlerden gelen ses:

“Güzelliğinizle asla övünmeyin!.” derdi onlara. “Üstelik o güzellik, başkasına aitse.”

Çakıllar, bu sese kulak vermez ve renklerini kıyaslar dururlardı. Ama o ses tekrar duyulur ve:

“Renkli olmak hüner değildir!.” derdi. “O parlaklık ruhunuzdaysa eğer, renksiz olmak zarar vermez sizlere”

Çakıllar, kendilerine o güzelliği veren şeyi merak etmedikleri gibi, derinden gelen sese de aldırmazlardı. Gülüp geçerlerdi söylenenlere.

Çakılların güzellikleriyle övündükleri bir gün, devlere benzeyen makineler girdi o sahillere. Çelik tekerlekleriyle ezdikleri taşları bin parçaya bölerek. Birbirinden gururlu taşlar, o devlerin pençeleriyle savrulup atıldılar bir yana. Dağ gibi yığılan çakıllardan bazıları, bu sefer “biz üsteyiz, siz altta” diye hor gördüler ezilenleri. Çok kısa bir zamanda, sahilin altı üstüne getirildi adeta. Çakıllar, neler olup bittiğini anlamaya çalışırken, adamlardan sevinç çığlıkları yükselmeye başladı:

“Bulduuuuk!.” diye bağırıyorlardı hep bir ağızdan. “Bütün çakıllara bedel olan o taşı bulduk!.”

Çakıllar, bulunan şeyin ne olduğunu merak ettiklerinde, adamların ellerinde renksiz bir taş gördüler. Hepsi dudak bükerek alay etmek üzereyken, o renksiz taş güneş gibi parıldayıp selamladı onları, güneş çoktan batmış olmasına rağmen.

Parlak taş, bir kenara atılan çakılların şaşkınlığını fark edince:

“Yıllar boyu sizinle konuşan bendim!.” diye gülümsedi. “Sizlerden çok daha aşağılarda ve toprak altında idim. Ama içimdeki ışığı hiç kaybetmedim. Ve o ışığı kimden aldığımı bildiğim için de, gururlanmadım. Bu yüzden de sultalara taç olup başlarda, yüzük olup eller üstünde taşındım asırlardır.”

Çakıllardan hiç bir cevap gelmedi. Adamlar ise, gece olmasına rağmen, makinelerini başka bir sahile yönlendirdiler. Ay ışığından aldıkları parlaklıkla övünen yassı çakılların bulunduğu karşı sahile….


Etiketler:
Eyl 15

Okul hayatım 1955 yılında, Adapazarı’ndaki “Sabiha Hanım İlkokulu” adı ile bilinen taş duvarlı, ahşap döşemeli ve küf kokulu bir binada başladı. Rahmetli annem ve babam, beni şefkatli öğretmenlerin ellerine teslim etmenin rahatlığıyla bırakıp gittiklerinde, bir köşeye çekilip sessizce ağlamıştım. Daha sonra ki günlerde, döktüğüm bu gözyaşlarının hiç de boş olmadığını anladım. Çünkü o güne kadar dayak diye bir şey bilmememe rağmen, bunun ne demek olduğunu öğrenecektim.

İlk haftalarda, bazı arkadaşlarımın dayak yediğini görmüş ve tek kelimeyle paniklemiştim. Henüz yedi yaşındaydım ve beş yaşında geçirdiğim bir romantizma nedeniyle, diğer arkadaşlarıma oranla daha ufakça ve güçsüzdüm. Bu yüzden de sık sık nezle olurdum. O yıllarda kağıt mendil diye bir şey bilinmediği için, koca koca bez mendiller kullanılırdı. Bayramlarda para beklerken bu mendilleri hediye eden büyüklerimize kızdığımız için mi, yoksa bu mendiller yüzünden ceplerimize leblebi ye da misket doldurmakta zorlandığımız için midir bilinmez, onları taşımaktan hiç hoşlanmazdım. Bu yüzden de, eğer mecbur kalmamışsam sabreder ve teneffüse çıkınca, bahçedeki çeşmelere koşardım.

İlk dayağımı da, işte bu yüzden yedim. Ve bir ders arasında çeşmeye gittim. Fakat hemen yanımdaki kişinin, okulun en sert hocası olma şerefini hiç kimseye kaptırmayan İsmet Hanım olduğunu fark etmemiştim. İsmet Hanım, burnuma olanca gücümle verdiğim nefes sonucunda çıkan sesi beğenmemiş olacak ki bana ıslak eleriyle müthiş bir tokat attı. Bir anda yıldırım düştü zannettim. Yanağım, kulağımla birlikte cayır cayır yanıyor ve gözlerim kararıyordu. İsmet Hanım, hiç bir şey olmamış gibi ayrılıp gitti. Ben ise çeşme başında kalakalmış, o şaşkınlıkla ağlamayı bile becerememiştim.

İsmet Hanım, isminden de aldığı enerjiyle, tek kelimeyle “erkek kadın”dı. Saçlarını her zaman kısa keser ve parlakça bir sarı renge boyardı. Sesi de bir erkek sesi gibiydi. Kemikli parmaklarının arasından sigarası düşmezdi. Ve bu özellikleriyle, vahşi batının Kalamiti Ceyn’i gibiydi. Okulun en hızlı tokat çeken hocası olduğu ve hızından ötürü pek görülmemesine rağmen, elinin tersini kullandığı söylenirdi. Benim gibi çaylakların dışındaki bütün öğrenciler, onu görünce yolunu değiştirir ve beş metreden fazla yanaşmazlardı.

Sınıf öğretmenimiz olan Avni Bey ise, son derece yumuşak bir insandı. Öğrenciye asla tokat atmazdı. Bu yüzden de teknik bir metot seçmiş ve favorileri oluşturan saçları çekmeyi benimsemişti. Bu saçlar çekilince müthiş bir acı verir ve insanın gözlerinden yaşlar akardı.

Okula başladığım ilk aylar içinde yaşayıp gördüklerim, benim için kabusa dönüşmüştü. Annem ve babam, hissettiğim korkuyu anladıkları için, birinci sınıfın sonunda beni o okuldan alarak, öğrencilere daha iyi davranıldığı söylenen Kemal Paşa Okulu’na verdiler. Bu okul, gerçekten de biraz farklıydı ve bana, acılı bir çiğ köfte üzerine yenen Kemal Paşa Tatlısı gibi gelmişti.

O okulda da bir yıl okuduktan sonra, her nedense başka bir ilkokula, daha sonra da tekrar Sabiha Hanım’a verildim. Ve ilk okulu güç bela tamamladıktan sonra, bu okulun hemen karşısındaki Atatürk Ortaokuluna başladım.

Artık ortaokullu olduğumuz için, dayak belasından kurtulacaktım. Ne yazık ki bunda da yanılmıştım.

Ortaokulda gördüğümüz hocalar, açık söylemek gerekirse, şahsiyet sahibi insanlardı. Bu yüzden de taklitçilikten nefret eder ve birbirine hiç benzemeyen dövüş teknikleri denerlerdi. Coğrafyacı Hasan Bey, tek kişilik bir menüden hoşlanmaz ve ikişer ikişer dövdüğü öğrencilerin kafalarını birbirine tokuştururdu. Eğer çok mecbur kalır da bir öğrenci bulursa, tokuşturma işinde duvarı kullanırdı.

Daha ileriki yıllarda karşılaştığımız Şahin Bey, (beden değil) jimnastik hocasıydı. Üçgen vücudundaki kasları göstermek için yaz kış fanila ile dolaşan bu hocamız, kollarını daha da güçlendirmek amacıyla sağlı sollu iki tokat kullanır ve öğrenciyi nakavt etmese bile kesinlikle grogi durumuna sokardı.

Abide Hanim ise, esasında iyi bir öğretmen olmasına rağmen, bu dönemin havasına uymuştu. Gerçekten de güler yüzlü bir öğretmendi… Kızdığı öğrencinin yanına bile gülerek gider ve bir çocuk kulağının en fazla ne kadar uzayabileceğini konusunda deney yapardı.

İnanması güç ama, yediğimiz dayaklar, üniversite sınavlarına gireceğimiz yıla kadar devam etti. Yine bir coğrafyacı olan Seyfi Bey (bizim deyişimizle Seyfi Baba), öğrencilerin artık çocukluktan kurtulduğunu müjdeleyen bir metot takip eder ve onları hayatta karşılaşacakları darbelere hazırlamak için, yukarıdan paldır küldür yumruklar indirirdi. Seyfi Baba, kadın-erkek eşitliğine gönülden inandığı için, erkek öğrencilere attığı yumrukları kızlardan da esirgemezdi.

Bazı tariflerde, insanlarla diğer canlılar arasındaki en önemli farkın, insanların alet kullanması olduğu belirtilir. Bu açıdan bakıldığında, matematikçi Mefaret Hanım ile Rüştü Bey, en insan hocalarımızdı. Çünkü her ikisi de, dövbe işlemi sırasında bir alet kullanırdı. Mefaret Hanım’ın kullandığı alet, tahtada çizim yaptığı elli santimlik ahşap cetveldi. Böyle kaliteli bir cetvelle de, bir kişinin dövülmesi israf olurdu. Mefharet Hanım, bu yüzden sıra dayağını tercih eder ve bütün sınıfı aynı anda cezalandırırdı. Fakat bu operasyon sırasında son derece adaletli olurdu. Eğer öğrencinin suçu azsa, ya da hiç yoksa, cetvel biraz yumuşakça inerdi. En yaramaz öğrencilerin avuçları ise, diklemesine (ya da kılıçlamasına) inen cetvelin kenarıyla kabartılırdı.

Rüştü Bey ise, bir tabiat aşığı olduğu için, düz ve cilalı aletler yerine, doğal formda sopalar kullanırdı. Sopasının kızılcıktan olduğu ve her ihtimale karşı, iç cebinde yedeğini taşıdığı söylenirdi. Son derece sağlam ve esnek olan bu alet, yapısının gereği boğum boğumdu. Ve bu boğumların sopa üzerine kaç santim arayla sıralandığı, dayak yiyen öğrencinin kafasına bakılarak anlaşılabilirdi.

1960 ihtilalinden sonra, bütün ortaokul öğrencilerinin şapka takması zorunlu kılınmış ve askeri bir düzene geçilmişti. Gemi kaptanlarının taktığına benzeyen bu lacivert şapkaların içinde, onları kullanan öğrencilere ait bilgiler vardı. Bir öğretmene okul dışında rastladığınızda, onun asker selamıyla selamlanması şarttı. Bunun için de, sağ elin parmakları birleştirilip şapka kenarına oturulurdu. Şapkası olmayan bir öğrencinin okula alınması mümkün değildi. Ve başımızdaki şapkaların, sınıfa girene kadar çıkartılması yasaktı.

Şapka kontrol işi, bizim “eli sopalı” adını taktığımız Rüştü Bey’e aitti. Şapkasını evde unutan, ya da okulun ana kapısından girerken çıkartanlar, bu kapının hemen iç tarafında pusuya yatan Rüştü Bey’in sopasıyla tanışır ve bir kızılcık sopasının ne kadar sert, budaklı ve kaliteli olduğu konusunda bilgi edinirlerdi.

Hayatımın en güzel hatıralarından biri de, Rüştü Beyle ilgili oldu. O yıllarda, “orta üç” denilen sekizinci sınıfta okuyordum. Ve sınıf başkanı olan Şemsettin Uzun adlı arkadaşımın yardımcısıydım. Şemsettin, bir çoğumuzdan daha iriydi ve belki de bu yüzden mümessil seçilmişti. Aramızdan bir damla su sızmazdı. İkide bir de onunla şakalaşır ve bazen ipin ucunu kaçırırdım. Özellikle, sıraların üzerine çıkıp onun sırtına atlamaktan, çok keyif alıyordum.

Bir gün yine teneffüse çıkmıştık. Canım yine güreşmek istemiş olmalı ki, sınıfa şöyle bir bakıp Şemsettin’i aradım. Öğretmenler odasına gittiğini söylediler. Hemen koridora fırladım. Okulun göz alabildiğine uzanana koridorları, yüzlerce öğrenci ile doluydu. Ama benim keskin gözlerim, Şemsettin’i görmekte gecikmedi. Şemsettin, alt kata inen merdivenlere doğru ilerliyordu. Koşa koşa giderek ona yetiştim ve tam merdivenlerden inmeye başladığında, balıklama olarak sırtına atladım. Bu arada, beni üzerinden atmaması için ayaklarımı beline, kollarımı da boynuna dolamıştım. Şemsettin, boş bulunduğu için önce biraz sendelemiş ve sırtına bir an da yüklenen ağırlığın etkisiyle düşmemek için, basamakları ikişer üçer inmeye başlamıştı. Yüz ifadesini görmek için başımı uzatıp ona baktığımda, ölecek gibi oldum. Sırtına atladıktan sonra büyük bir şefkatle sarıp sarmaladığım kişi, Eli Sopalı’dan başka biri değildi. Sanki beni bir anda elektrik çarpmış, ona dolanan kol ve bacaklarım korkudan çözülmüştü. Can havliyle kaçarak aşağıya indiğim merdivenler, bir türlü bitmiyordu. Bu sırada Rüştü Bey, elindeki sopasını, hücuma kalkan bir süvarinin kılıcı gibi sallayıp, “Allah!. Allah!..” naralarıyla peşime düşmüştü. (Bana öyle geldiği için, bu narayı ben uydurdum tabi ki.)

Rüştü Bey’i bilmiyorum ama benim korkudan bağırdığım kesindi. Çünkü beni resmen kovalıyordu. Zemin kata indiğimde, hemen merdiven başındaki tuvaletlere girmeyi ve bir tanesine girip kapıyı arkadan kilitlemeyi düşündüm. (İyi ki girmemişim, çünkü daha sonraki günlerde, o tuvaletlerin hiç birinde kilit olmadığını öğrendim.) Fakat lavabo bölümüne girdiğimde, yerden bir buçuk iki metre kadar yüksek olan pencerelerin açık olduğunu görerek aşağı atladım. Hani kovboy filmlerinde, filmin kahramanı olan yakışıklı genç, kendisini bir uçurum kenarına sıkıştıran kızıl derililerden, o uçuruma atıyla birlikte atlayıp kurtulur ya, bende öyle kurtulmuştum. Rüştü Bey, pencerelerin önünde kalakalmış, ben ise, dünyaya yeniden gelmiş gibi bayram yapmıştım.

O günden sonra, Rüştü Bey’i nerede görsem, sanki beni tanıyacakmış gibi kaçmış ve o kabusu bir süre yasamıştım.

“Dayak Cennetten çıkmadır” demişler. Bunun anlamı, “Cennetten çıkarılmış” yani “oradan kovulup cehenneme atılmış” demektir inşaAllah. Böyle olmasa bile, bizim nesil o dayakları yiye yiye bitirmiş ve şimdiki öğrencilere bir şey bırakmamıştır.

Ülkemizin son yıllardaki en büyük kazançlarından biri, bu dayak belasının büyük ölçüde terk edilmiş olmasıdır. Artık öğretmenlerimiz, öğrencileri için aynı zamanda bir baba ya da ağabey, bir anne ye da bir abla durumundadır. Bu yüzden genç kardeşlerimiz, sahip oldukları diğer imkanları da hesaba katarak, eski nesle oranla çok daha başarılı olmak zorundadır. Aksi taktirde, cennetten çıktığı söylenen şeylerin şu anda nerelerde olduğu ve ne işler becerdiği merak edilebilir.

Her güçlüğe rağmen, bizleri yine de iyi yetiştirdiklerine inandığımız öğretmenlerimizi hiç unutmadık. Ve bu gün bir çoğu vefat etmiş olan o insanları elbette ki affettik. İnşaAllah onlar da, bizim yaptığımız hataları affetmişlerdir.


Etiketler:
Eyl 15

Hayatın içinden, adlı kitabımın birinci cildinde, rahmetli anneannemin tek bir duasıyla, bir asistanın asla satın alamayacağı “pejo” marka bir arabaya nasıl sahip olduğumu anlatmıştım.

Anneannemin duası o kadarla kalmamış ve arabanın satılmasıyla önce küçük bir arsayı, arasının satılmasıyla da Hereke’deki bir yalıyı meyve vermişti. “Dua Evi” adını verdiğimiz bu yazlığımız, denize üç metre uzaklıktaydı ve balkonundan balık tutmak mümkündü. Tek mahzuru, biraz küçük olmasıydı. Elli metre karelik de bahçesi vardı. Fakat bu bahçede, yirmialtı çeşit sebze ve meyve bulunuyordu. En güzel ağaçlarımızdan birisi, yan komşumuzun balkonuna kadar girerek “göz hakkı” problemini ortadan kaldıran erik ağacımızdı. Son derece tatlı ve bereketli olan bu kastarca eriği, mayıs ayının ortalarında yenecek büyüklüğe ulaşır, ama o güne gelinceye kadar, çocuklarımız tarafından sık sık traşlanırdı. En büyük ağacımız ise, her yıl yirmibeş ile otuz kilo arasında ürün veren bir zeytin ağacıydı. O ağacın en alt dalında da, büyükler de dahil olmak üzere, her canlıyı yanına çağıran bir salıncak asılıydı. Sitenin kedileri bile, onun üzerinde güneşlenirdi. İki ip ve bir tahtacıktan ibaret olan bu güzel icat, çocukları mutlu etmenin ne kadar kolay olduğunu ve bunun için pahalı ve zor çözümler gerekmediğini gösteriyordu. Sabah kahvaltılarını altında yaptığımız şeftali ağacının dalları, meyvelerinin olgunlaşıp büyümesiyle ağırlaşır ve masamızın üzerine kadar eğilerek bize eşlik ederdi. Onu kıskanan mor erik ise, bahçemizin ortasında yol bağı yapar ve en az bir tane almadan bizi salmazdı.

Bahçeye giriş kapısının hemen sağında, orta büyülükte bir limon ağacı vardı. Gelen misafirlere, onun yapraklarından bir tanesini kopartıp verir ve parmaklarıyla ezmelerini söylediğimizde, kolonya ikramımızı tamamlamış olurduk. Bir çoğu apartmanlarda yaşayan ve o ana kadar denize hiç çıkmamış olan misafirlerimizi bazen güçlükle ikna ederek sandala bindirir ve denize doğru uzanan balkonumuzun hemen yirmi metre açığına demir atardım. Daha sonra da, bir midenin nasıl açılacağını, oltaya nasıl takılacağını ve balık vurduğu zaman ne yapılması gerektiğini anlatıp, o misafirlerimizin gözlerindeki heyecanı kollardım. Mayıs sonu ve haziran ayı başlarında iyice azgınlaşan mezgitler, bir anda oltalarına yapışır ve onları, tedavisi mümkün olmayan bir “balık tutma hastalığına” düçar ederdi. Eğer çapari atılmış ve oltadaki iğnelere dizi dizi istavritler sıralanmışsa, bu olay onları kendinden geçirir ve çığlık çığlığa bağırmalarına yol açardı. Balık avı, akşam vakti sona erince, yedi sekiz evden oluşan sitemizi cızır cızır kızaran balıkların kokusu kaplar ve sayıları iki düzineyi bulan kediler, yemek masalarının biraz dışındaki yerlerini almak için, birbiriyle dalaşırlardı.

Site sakinleri, balık avlarından ötürü akşam yemeklerini genellikle aynı saatler içinde yerlerdi. Deniz o saatlerde daha da durgunlaşır ve hele mehtap çıkmışsa, ışıl ışıl yakamozla parıldayıp dururdu. Balık ziyafetinin ortasındayken, bitişik yalımızda oturan sanayici komşumuz: “devammmm!” diye bağırırdı. Üç dört ev ilerde oturan başka bir komşumuz da, ona karşılık vermekte gecikmezdi: “devammmmm!..”

Bu “devammmm!” narası, içki kadehlerinin ara arda dolması için kullanılan bir semboldü. Ve bize de her seferinde, onlar için dua etmek düşerdi.

Bahçemiz küçük olduğu için, her bir karışını itinayla değerlendirmiş, bu yüzden de domates, biber, salatalık, maydanoz ve rokalardan geri kalan yerlere çilek fideleri dikmiştim. Bunlardan bir bölümü Osmanlı çileğiydi ve gülleri bile kıskandıracak kadar güzel kokuyorlardı.

Bir gün, kızlarımla birlikte bahçedeyken, çileklerin arasına bir şey düştüğünü gördük, Dikkatle yanaştığımızda, onu iri bir istavrit balığı olduğunu, üstelik de kıpır kıpır oynadığını fark ettik. Gözlerimize inanamıyor ve rüyada olduğumuzu zannediyorduk. Çünkü evin arka bahçesindeydik ve bulunduğumuz yerden denizi göremiyorduk.

Balık, bir martı tarafından sudan çıkartılmıştı. Çünkü bu usta dalgıçlar, ara arda suya dalıp balık avlıyor ve bazen tembellik edip, sudan balıkla çıkan arkadaşlarının peşine düşüyorlardı. Bu kavga sırasında da, ağızlarındaki avları düşüyordu.

Bir balığın gökten inmesi, beni ve kızlarımı çok şaşırtmıştı. Balığı, deniz suyu ile dolu olan bir kovaya koymak için hemen sahile indik. Oğlum, iskeleden olta atıyordu ve o ana kadar tek balık bile yakalayamamıştı. Kızlarımla birlikte yanına giderken kendisinin çok acemi olduğunu, oysa ki bizim, arka bahçede bile balık yakalayabildiğimizi söylerek ona takıldık. Bu güzel hatırayı, daha sonraki yıllarda “balık” adını verdiğim kısa bir hikayede kullandım. Ondan sonra da, “Gökten İnen Balık” adını taşıyan uzun hacimli bir çocuk hikayesinde.

Denizin nimetlerle dolu olduğunu söyleyenler, elbetteki doğru söylemişler. Ama onlar, her halde denizin içini kastetmişler. Oysa ki bizler, üstünün de nimetlerle dolu olduğunu anladık. Sabahları gözümüzü açtığımızda, iskelemize takılan tahta parçalarını çıkartıp bir kenara yığar, ilk ve son baharın serin gecelerinde onları şöminede yakıp, közünde de patates pişirirdik. Bu tahtalardan düzgün olanlarını iskele ve salıncak gibi yerlerde kullanır, yada tamirat işleri için saklardık, İleriki yıllarda, iskelemize gelen tahtaların git gide büyüdüğünü ve boylarının bazen sekiz-on metreyi bulduğunu gördük. Bunlar, Nuh Çimento fabrikasının iskelesine yanaşan tomruk gemilerinden düşüyor ve herhalde toplanması pahalıya mal olduğu için, denizden alınmıyordu. Fiyatları elli ile yüz dolar arasında olduğu söylenen ve Rusya’dan geldiği belirtilen ve tomrukların çapı, bazen elli santimi geçiyor, çevredeki gariban balıkçıları olduğu kadar, site sakinlerini de ihya ediyordu. Bir çok komşumuz, bu tomrukları heyamolayla denizden çıkartıp bir kenara yığıyor ve daha sonra traktörlere yükleyip satıyordu. bu tomrukları biçtirdikten sonra kereste olarak kullananlar da vardı. Bir bölümü de, kışlık odun olarak parçalanırdı.

Deniz üstü nimetleri, sadece tahta ve tomruklardan ibaret değildi. Özellikle rüzgarlı havalarda bazen boş bir varil geçer ve böyle bir şeye ihtiyaç duyanların zoraki duş almalarına, yada küçük sandallarıyla denize açılmalarına sebep olurdu. Sahilde maç yaparken, futbol sahasının büyüklüğünü hesaba katmadan şut çeken ve böylelikle kendilerini seyreden genç kızlara hava atan yakışıklı futbolcuların denize kaçırdıkları toplar da, bizim sitenin gençleri tarafından kapışılırdı. Fakat bu ganimetlerin en unutulmazı, yine dalgalı bir havada, deniz üzerine bir anda kaplayan muz hevenkleri oldu. Sitemizin , her Allah’ın günü en az sekiz saat suda kalan, bu yüzden de ilk baharda sarışınken yaz ortasında zencilere dönen gençleri, o gün “muzzz, muzzz!” diye bağırarak kendilerini suya atmış ve her biri, mayolarının içlerine doldukları kilo kilo muzlarla, her tarafları yamuk yumuk bir görünümde dışarı çıkmışlardı. Üzerindeki muzları alel acele boşaltanlar, tekrar suya atlıyor ve bir o kadar muzla dönüyorlardı. İskeleler, kısa bir süre içinde, belki yüz kilo ithal muzla dolmuştu. Denizdeki muz hasadı tamamlanınca, üzerinde “cikita” yazılı boş koliler göründü. Anlaşılan bu koliler, yüklenmiş oldukları teknelerden dalganın tesiriyle düşmüş ve bizim kıyılara kadar sürüklenmişti. Denizden çıkartılan muzlar, kuruması ve biraz daha sararması için bahçelerdeki çamaşır tellerine asıldı. Ve işlem tamamlandığında, büyük bir ziyafetle mideye indirildi.

Hereke’deki o küçük yalımızda yasadığımız dokuz sene içinde, binlerce misafir ağırladık. Denizin huyunu suyunu anladık. Sebze, meyve ve çiçek yetiştirmeyi öğrendik. Balık pişirme ve özellikle Adapazarı’nın meşhur ıslama köftesini yapma konusunda, dışarıda bir lokanta açacak kadar uzmanlaştık. Başta çocuklarımız olmak üzere, bir çok kişiye tabiat sevgisi aşıladık ve her halde en önemlisi de, şimdi inşaAllah anneannemin de içinde bulunduğu Cennet Bahçelerine duyduğumuz özlemi, oralarda bastırmaya çalıştık.

O fani manzaralardan baki Cennet tabloları oluşturabildiysek, ne mutlu bize.


Etiketler:
Eyl 15

Zengin sanayici, ihracat bağlantısı için gittiği bir Uzak Doğu ülkesinin en lüks lokantasında yemek yerken, kulağına çarpan sesle irkildi. Biraz ilerde oturan şişman bir adam, yarım yamalak İngilizcesi ile şef garsona yaptığı siparişten sonra, Turkçe bir şeyler söyleyip gülmüştü. Hemen yerinden fırlayıp onun yanına gitti ve büyük bir heyecanla:

- Afiyet olsun! dedi. Yanılmıyorsam Türksünüz değil mi?

Şişman adam da oldukça şaşkındı. İnsanın kendi dininden olan, kendi dilini konuşan ve aynı değerleri paylaşan birine rastlaması, gerçekten de çok harika bir şeydi. Büyük bir sevinç içinde kucaklaştıktan sonra sanayicinin masasına geçtiler ve yeni siparişin de oraya gelmesini söyleyerek sohbete başladılar. Şişman adam, bir benzin istasyonu işlettiği için, petrol firmaları tarafından tatile gönderilmişti. Gördüğü yerleri tek tek anlatıp:

- Türkiye’de üç beş şehir gezmiştim! dedi. Burasını adım adım dolaştım. Ve doğrusunu istersen, bu insanları bizimkilerden sıcak buldum.

Sanayici de aynı görüşteydi. Arkadaşının tombul yanaklarından sıkı bir makas alıp:

- Tepeden tırnağa haklısın! dedi. Türkiye gerçekten de az gelişmiş. Oturup da konuşacak bir insan bulamazsın. Bu yüzden tek bir arkadaşım bile yok. Ne çevremde, ne de apartmanda. Kısmet onu buralarda bulmakmış.

Şişman adam, sanki içini okuyan yeni arkadaşına bir anda ısınmış ve kaderin bu cilvesine hayran olmuştu. Hayat boyu hasret duyduğu bir arkadaş, dünyanın diğer ucunda karşısına çıkmıştı. Üstelik aynı şehirde yaşıyorlardı. Şişman adam, bu durumu öğrendiğinde:

- Bu apaçık bir mucize! diye bağırdı. Allah bizi ayırmak istemiyor!

Ortak noktaları bu kadar da değildi. Her ikisi de, kalabalık şehirleri sevmedikleri için İstanbul’dan ayrılmış ve denize yakın bir yere yerleşmek istemişti. Yaşları da tam tamına aynıydı. Şişman adam, arkadaşının telefonlarını cep telofonuna kaydettikten sonra, adresini bir kağıda yazıp uzattı. Ve ülkeye döner dönmez görüşmek istediği için, onun da adresini almak istedi.

Sanayici, şişman adamın verdiği kağıda bir göz attıktan sonra, başını uzun uzun kaşıyarak:

- Fazla uzak sayılmayız her halde! dedi. Aynı apartmanda en üst kattayım.


Etiketler:
Eyl 15

YILLAR ÖNCEYDİ…

Günümüzdeki adıyla ” Mimar Sinan Üniversitesi” olarak bilinen Devlet Güzel Sanatlar Akademisinin hemen yanındaki Fındıklı Parkında dinleniyordum. Ilık bir ilkbahar akşamıydı ve bitişik bankta da, elli yaşları civarında bir adam vardı. Hatırladığım kadarıyla, Türkiye “borsa” denilen ticari oyunlarla yeni tanışıyor ve herkes, hisse senetlerinin o günlerdeki inanılmaz yükselişinden bahsediyordu.

Yanımdaki adam, bir tomar hisse senedini rulo yapmış vaziyette sağa sola sallarken, arada bir de sol elinin avucuna vuruyordu. Ben, her zamanki gevezeliğimle ona da laf atarak:

- Hisse senetlerindeki artış, herkesi şaşırttı, dedim. Siz de köşeyi döndünüz her halde!

Hafifçe tebessüm edip:

- Evet! diye karşılık verdi. Elimdeki kağıtlar, inanılmaz derecede değer kazandı. Üstelik de bunlardan on binlerce var bende. Bazılarından ise yüz binlerce.

- Kısmetli bir insanmışsınız, dedim. Öyle değil mi? Bakışlarını denize çevirerek:

- Evet! dedi, kısmetli bir insanim. Ve kan kanseriyim. Doktorlar: “Belki üç-dört ay yaşarsın!” dediler.

Şaşkınlığımdan ötürü, ona ne cevap verdiğimi hatırlayamıyorum. Ama ismini söylediğinde, çok şaşırmıştım. Konuştuğum kişi, yıllara damgasını vuran çok ama çok ünlü bir sigortacıydı. Sigorta firması, kendi ismiyle biliniyordu ve İstanbul’un bütün önemli yerlerinde, mesela Galata Köprüsündeki bütün elektrik direklerindeki panolarda, onun adı yazardı: Semih ….

Yukarıdaki hatırayı kaleme aldığım sıralarda yazlık evimize misafir olarak gelen Selim Gündüzalp ve Ali Suat gibi yazar arkadaşlarım, bu hatıramı yirmi sene önce duymalarına rağmen detaylarını benden iyi hatırlamış ve onu kaleme almama yardımcı olmuşlardı.

Semih Beyle konuştuğum dakikalar içinde, dünyanın gerçek yüzünü görebilmiştim. Ama ne yazık ki, ona benzer bir çok olayla daha karsılaşmama rağmen, “ülfet” adı verilen ve her şeye “normaldir!” damgasını vuran alışkanlığımız yüzünden ders alamadım.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde yaşadığım olay gibi…

2003 Yılının mayıs ayında, bir kan tahlili yaptırmak amacıyla Cerrahpaşa Tıp Fakültesine gitmiştim. Orada okuyan oğlumla birlikteydim ve hastanenin merkez laboratuarında, bir çok kişiyle beraber beklemekteydim.Bizler, kapı tarafındaydık ve sıramız yaklaştıkça, pencere önünde yer alan üç-dört hemşireye doğru ilerliyorduk. Hemen arkamda, hiç durmadan ağlayan otuz beş yaşları civarında bir hanım vardı. Ben, onun kan vermekten korktuğunu zannettiğimden:

- Hemşirelerin eli son derece hafif! dedim. Emin olun, hiç acı duymayacaksınız.

Elindeki kağıt mendille gözlerini silerken:

- Şimdiye kadar en az bir kova dolusu kan verdim, dedi. Kan vermek, benim için hiç sorun değil.

Tekrar ağlamaya başladı. Oğlumla birlikte meraklanmıştık. O da bunu anlamış olacak ki:

- Burası benim ikinci mekanım oldu, dedi. Haftada birkaç defa uğruyorum. Beş-on dakika önce, akciğer kanseri olduğumu ve fazla zamanımın kalmadığını söylediler.

Oğlum, o sırada tıp fakültesinin son sınıfında olduğu için, bu tür olaylara alışık sayılırdı. Ama ben, gerçekten çok üzülmüştüm. Kadın, ağlamaktan kızaran gözlerini benden kaçırmaya çalışırken:

- Doktor, ölüme hazırlıklı olmam gerektiğini ima ettiğinde, bütün vücudum sanki önce tavana, sonra da döşemeye çarptı, dedi. Ve ben, onlar arasında defalarca gidip geldim.

Kan verene kadar beklediğimiz yaklaşık onbeş dakika içinde, o hanıma ecelin gizli olduğunu ve onu Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini; “ölecek” denilen bir çok hastanın şifa bulurken, “sağlam” denilen çok insanın vefat ettiğini ve bu gerçeğin de herkes tarafından kabul edildiğini anlattım. İman nimetinin büyüklüğünden bahsederken, üzüntü ve sıkıntılarla dolu olan dünya hayatının bir gün nasıl olsa sona ereceğini, ama ondan sonra bizi cennet gibi ebedi bir mutluluğun beklediğini, bunun için de iman ve ibadet gerektiğini anlattım. En önemlisi de, şefkat peygamberinin ifadesiyle, zerre kadar imanı olanın kurtulacağını müjdeledim. Ağlaması durdu, ferahlamıştı. İmanlı bir insan olduğunu, hatta Cuma günleri namaz bile kıldığını belirtti. En büyük endişesi, iki kızının henüz küçük yaşlarda olmasıydı. Ama Allah, elbette bir kolaylık verecekti.

Bu olaylardan sonra, şu soruyu sormak geçti içimden:

Eğer yanlış nakledilmiş değilse, bazı doktorların, hastalarına: “ancak şu kadar yaşarsın!” demeleri hata değil mi?

Dünyadan ayrılacağımız tarihi bilmek doğru olsaydı, Allah bunu bize bildirmez miydi?

Ecelin gizli olması, elbette ki rahmettir.

Aksi taktirde, ömrümüzün ilk yarısı gafletle, son yarısı da, idam sehpasına adm adım yaklaşan bir insan gibi, dehşet ve korku içinde geçeciktir.

Rabbimiz, aynı şekilde, dünyanın sonu olan kıyametin vaktini de gizli tutmuştur. Ve bu tarih, “mugayyebat-ı hamse” adı verilen beş gizli şeyden biridir. Eğer kıyametin vakti belli olsaydı, son asrın insanları, perişan olmaz mıydı?

“Rahman” ve “Rahim” gibi isimlerinin tecellisiyle, kullarını nazlı bir bebek gibi gözeten ve sayısız nimetlerle kendini sevdiren Rabbimiz, “gayb” adı ile ifade edilen “gelecek olayları” bizden saklamış ve böylelikle hayattan lezzet almamızı sağlamıştır.

“Biz realist insanlarız. Ve hayatın gerçeklerini dile getirmekten yanayız!” diyerek insanlara ömür biçen doktorlar, hastaların her şeyden fazla moral ve ümide ihtiyacı olduğunu unutmamalı.


Etiketler:
Eyl 15

18 Şubat 2003, Dört aydan bu yana, İzmit’teki yeni evimizdeyiz. Hemen karşımızda, Koca Sinan’ın Yeni Cuma Camisi yükseliyor. O gece sabah namazına, ezanlar henüz okunmadan kalkıyorum. Daha sonra da, eşimi ve kızlarımı uyandıracağım. Saate bakıyorum. Beşe çeyrek var. Kaloriferlerimiz, iki gündür yetersiz yandığı ve oda sıcaklıkları da on sekiz derecenin altına indiği için, hafifçe üşüyorum. Niyetim, namazı bir an önce kılıp yatmak ve o gün gelecek olan tamircilerle ilgilenmek.

Yataktan kalktığımda, sol tarafımın ve özellikle de sol kolumun, sanki yerinden çıkmış gibi ağrıdığını fark ediyorum. “İçerisinin biraz soğuması bile bana yetti” diye düşünürken, dışarıdan bir sesler duyuyorum. Ezanların okunması o anda mümkün değil. Nefesimi tutarak dinliyorum bu sesi. Bir kadın türkü söylüyor, hem de neşeyle…

Yatak odamız, yolun hemen karşısındaki “Rumeli çorbacısı”na bakıyor. Sabah akşam açık olan bir yer burası. Özellikle işkembe çorbası ve paçası ile meşhur. Dükkanın bodrum katı, yemek hazırlama ve pişirme işlemine ayrılmış. Ve buradaki fırınlardan yükselen buhar, dükkanın giriş kapısının hemen dışına, yani yaya kaldırımına yapılan bir bacaya verilmiş. Yerden elli santim yükselikteki bacadan çıkan et kokuları, insanları içeri çağırıyor.

Rumeli Çorbacısı, yanındaki binalara göre bir metre geri çekildiği için, o binalarla birlikte sahne girintisine benzeyen bir yapı oluşturmuş. Sesini duyduğum kadın da, konserine işte burada çıkmış.

Kadın, belli ki garip. Üzerinde sadece bir hırka var. Altında da, artık işe yaramadığı anlaşılan yeşil bir okul eteği. Oysa ki meteorolojiye göre, o geceki sıcaklık, eksi birle eksi üç derece arasında.

Hemen kızımı uyandırıyorum. Onun odası da aynı yere bakıyor. Perdeyi aralayıp konseri dinliyoruz.

Kadıncağız, birkaç dakika süreyle yemek yiyen insanları seyrettikten sonra, arkasını onlara, yüzünü de bize dönerek hareketli bir türkü tutturuyor ve bu arada neşe ile oynuyor. Sesi oldukça güzel. Binamızın cephesinde yankılanıyor.

Kadın, her türküden sonra bir müddet dinleniyor. Ve bu arada soğuktan morarmış ellerini, sıcak yemek buharlarının çıktığı bacada ısıtarak vücuduna sürüyor. Bundan sonra yaptığı şeyler aynı. Lokantadaki insanları bir süre seyrettikten sonra, repertuarındaki başka bir türküyü seslendirip oynamak.

Kadıncağızın, bizim ölçülerimize göre tam akıllı olmadığı bir gerçek. Ama bizden daha mutlu olduğu da elbette. Rabbimizin bize bu olayı, kaloriferlerimizin biraz az yandığı günler içinde göstermesi de, tesadüf değil elbet. Bizler, sıcacık odalarımızda bile halimizden şikayet edebilirken, o kadının incecik hırkasıyla buzlu bir kaldırım üstünde şarkı söyleyip oynaması, nasıl bir iş ki?

Mizandan sonra, Cennet ya da Cehenneme sevk edileceğimiz sırada, acaba bir çok insan, aklı yerinde olmadığı için yaptıklarından sorumlu tutulmayan ve bir çok akıllıdan daha mutlu yaşayan o gariplerin, kendilerinden daha şanslı olduğunu düşünmeyecek mi?

Kadının ısınma çabalarını gördüğünde, kızım ona kabanını hediye etmek için harekete geçiyor. Ben de, bu kabanı ona vereceğim sırada neler söylemem gerektiğini düşünüyorum. Ama tam bu sırada, üst katlarımızdan birinin penceresi açılıyor ve öfkeli bir erkek sesi, uykusunu böldüğü gerekçesiyle kadını azarlıyor. Dükkandan çıkan bir garsonda onu kovuyor.

Kadıncağız, üstü kapalı sahnesinden ve morarmış ellerini ısıtan bacasından uzaklaştırıldığı için mahzun olmuştur belki. Ama bana göre, yüreğini ısıtan konserini bölmeden…


Etiketler:
Eyl 15

Peygamberimiz, babaların çocukları için yaptığı duaları “peygamber duası”na benzetirken, anne ve babası sağ iken cenneti kazanmayanlara hayret ettiğini belirtmiş.

Sadece Cennet değil ki,

Bu dünyayı kazanmak da onlara bağlı.

Yani, anne ve babalarımıza.

….

80′li yıllar asistanlık yıllarımdı ve bana göre en aktif dönemimdi.

Zafer dergisine o yıllarda katılmış ve yardım için sadece parmağımı uzatayım derken, ilk önce elimi, sonra kolumu, daha sonra da bütün vücudumu kaptırmıştım. Artık fakülteden gelir gelmez kapağı dergiye atıyor ve gece yarılarına kadar mizanpaj yapıyordum. Selim Gündüzalp’le birlikte tabi. Arka planda ise, başta rahmetli hocamız Haluk Nurbaki olmak üzere, en az bizler kadar çalışan ve yaptıkları için hiçbir karşılık beklemeyen bir yazar kadrosu vardı. O zamanlar ilk gençlik çağlarının başında olan Ali Suad ve Özkan Öze, hem bütün gayretleriyle bize yardımcı olur, hem de dakikasında boşalan bardaklarımıza çay yetiştirirlerdi. Dergicilik zor işti doğrusu…

O ayın dergisini tamamlayıp “Gerçeğe Doğru” ciltlerine geçtiğimizde, tam bir hapis hayatı başlıyordu. Bilgisaraylar o günlerde yaygın değildi. Bu yüzden de her şey elle yapılıyordu. Bazen bir ay boyunca dergiden çıkmıyorduk. Buna rağmen halimizden şikayetçi değildik. Çünkü bütün yorgunluğumuza rağmen, ruhumuzun bayram yaptığını hissediyorduk. İşimiz bittiğinde, esnaf ziyaretleri başlıyordu.

O günlerde civa gibi bir genç tanıdık. (Bu gencin gerçek ismini vermek istemiyorum. İsterseniz ona Osman diyelim.)

Osman, işe bir tezgahtar olarak başlamıştı. İnanılmaz derecede çalışkan bir insandı. Yaşlı babası, ona her an destek veriyor ve aşırı bir şefkat gösteriyordu. Kısa bir süre içinde, kendi işyerini açtı. Hatırladığım kadarıyla, iç giyim ve gecelik satıyordu. Dükkanı arı kovanı gibiydi. Birkaç ay sorma, ara sokaklardan çıkıp Adapazarı’nın en işlek caddesine geçti. Aynı ilgiyi görünce, bir dükkan daha açtı. Hemen arkasından, bir tane daha…

Osman artık gerçek bir milyarderdi.

Aradan geçen yıllar içinde, babasıyla kavga edip darıldığını ve onu gücendirdikten sonra, yüzüne bile bakmadığını duyduk. Kendisine defalarca giderek, yaptığı işin yanlış olduğunu ve babasının rızasını mutlaka alması gerektiğini tekrarladık. Ama Osman, artık büyük adamdı ve hiç kimseye tenezzül etmiyordu.

Onu ikna etmek mümkün olmadı.

Yaşlı adam, kavgadan sonra hastalandı.

Ve bütün ısrarlara rağmen gururunu kıramayan ve kendisini ziyaret etmeye yanaşmayan oğlunun ismini sayıklayarak vefat etti.

Osman’ı birkaç yıl sonra pazarda gördüm.

Rabbim şahittir ki, küçük bir tezgah açmış domates satıyordu.


Etiketler:
Eyl 15

İlk önce güller açtı bahçemizde.

Peygamberimizin: “Benim nurumdan yaratıldı” dediği o Cennet çiçeklerinin kokusu kapladı ortalığı. Bülbüllere duylar hasret giderildikten ve geriden gelen tomurcuklara “hazır ol!” emri verildikten sonra, bu sefer rengarenk şebboyların o latif kokuları sardı bütün çevreyi. Hiçbir bakım gerektirmeyen bu mütevazi çiçekler, her seneki yerlerinden baharla birlikte boy gösterip boyunlarını büktüğünde, hanımellerinin ciğerlere bayram yaptıran o asil nefesi duyulmaya başlardı.

Geçen hafta yazlığa geldiğimizde beyaz zambakların, bu hafta ise mutfağımızın hemen önündeki manolya ağacının büyüleyici kokusunu teneffüs ettik. Henüz okullar kapanmadığı için, hafta sonunu geçirip Adapazarı’ndaki evimize döneceğiz. Burada kalacağımız günler boyunca, manolya çiçeklerinin de kar beyazı yapraklarını dökerek bize veda edeceği anlaşılıyor. Tabi ki bu yıl için. Ama üzülmüyorum. Çünkü balkonumuzun biraz ilerisindeki ıhlamur ağacı, tomurcuklarını birer birer açıp, Cennetin bilmem hangi köşesinden gönderilen o güzelim kokuları yaymaya başlayacak. Daha sonra da, ikinci fasıl güllere bırakacak yerini.

Bu güzellikleri hak etmek için yaptığım pek bir şey yok. Çünkü bahçemizi ne yeterince sulamaya vaktim var, ne de ekip biçmeye. Onları kuru topraktan çıkartan kudret, uçsuz bucaksız gökyüzünden indirdiği rahmetle onların susuzluğunu giderirken, ihtiyaç duydukları mineralleri de yine kara topraktan süzüp gönderiyor kendilerine.

Sonra da:

“Alın bu Cennet kokularını, kullarıma ulaştırın! diyor onlara. Ulaştırın ki, benim çiçekleri hiç solmayan o baki memleketime şevkleri artsın. Ve kendilerini hangi güzelliklerin beklediğini görebilsinler.”

Güzeli görmeyenler, çirkinlerle yetinmek zorundalar…


Etiketler:
Eyl 15

Lisede okuduğum yıllar, ailemizin ekonomik yönden sıkıntılı olduğu bir döneme rastlamıştı. Babam, bir türlü sevemediği manifaturacılık işini terk ederek tek gelir kaynağımız olan dükkanını kiraya vermiş ve yaptığı kontratta on yıl boyunca sabit tuttuğu kira miktarı, o yıllarda ilk defa ortaya çıkan “enflasyonun canavarı” tarafından birkaç yıl içinde yenip bitirilmişti.

Evimizden ilk eksikliğini hissettiğim şey, belki de çok sevdiğim için, her ay başı alınan tekerlek şeklindeki sekiz - on kiloluk kaşar peyniri oldu. Babamın İstanbul’a mal almak için gittiği günlerde getirdiği meşhur on dilimlik ve on liralık çikolata ise, yerini “gofret” adı verilen “dışı süslü içi boş” icatlara bırakılmıştı. Annemle babam, uyduğumuzu sanarak yaptıkları konuşmalarda, her geçen gün daha da artan okul masraflarımızı karşılamakta zorlandıklarını fısıldarlardı.

Her şey kısa bir zamanda bozulmuş ve eskiden lezzet aldığımız şeylerin tadı, sanki bir anda kaybolmuştu. Herhalde yiyecekler de, bunların başındaydı. Özellikle sucuk, pastırma, peynir ve tereyağı gibi pahalı olanlar, bizde bir rahatsızlık meydana getirmemesine rağmen annemle babama dokunur olmuş ve herhalde yaşlanmaya başladıkları için, onları kesin bir perhize sokmuştu. Ben üniversiteden mezun olana kadar kız kardeşlerim evlendi ve makine mühendisi çıkan ağabeyimle birlikte aile bütçemize yaptığımız katkılar, sekiz on yıllık o sıkıntılı dönemi bizlere unutturdu.

Yeniden dünyaya gelmiş gibi sevinmiştim o zaman. Fakat en büyük sevincim, şimdi ancak fatihalar gönderebildiğim annemle babamın her nedense birden iyileşmeleri ve o pahalı gıdaları tekrar yiyebilecek hala gelmeleriydi.


Etiketler: