Eyl 15

Genç adam yarı uykulu girdi işyerine. Sekreter;

- Günaydın Engin Bey. Bugün görüşeceğiniz kişilerin listesi. Bunlarda sizi arayarak bulamayanlar. Haluk bey bugün mutlaka görüşmeniz gerektiğini söyledi. Bir de bugün arkadaşlarınıza göndereceğiniz bayram hediyeleri kargoya verildi. Size de birkaç hediye geldi. Masanın üzerinde. Gelen kutularda orada.

Sekreter bir çırpıda sıraladı tüm bunları. Genç adam karşılık vermeden odasına girip kapıyı kapattı.

Büyük odada her şey yerli yerindeydi. On iki senedir aynı büroda avukatlık yapıyordu. Beraber çalıştığı insanlarla arası gayet iyiydi. En çok da çaycı çocukla sohbet etmek hoşuna gidiyordu. Kimsesi olmayan ve handa yatıp kalkan bu çocuk ona çok samimi ve içten geliyordu. Kendine olan güvenini de taktir ediyordu. Çaycı çocuk da ona fazlasıyla saygı duyuyor başı sıkıştığında oluyordu. Belki de bunu bilmek hoşuna gidiyordu. Koltuğuna oturup camdan dışarı boş gözlerle baktı. Dışarıda koşuşturan insanlar, ellerindeki alış veriş paketlerini zor taşıyor gibiydiler. Çocuğunun elini sımsıkı tutmuş giden bir anne çekti dikkatini. Çünkü o kadar mutlu gözüküyordu ki, tebessüm etti. İleride mendil satan üstü başı perişan, üşüdüğü her halinden memnun olan çocuğu görene dek sürdü tebessümü…

Aniden asıldı suratı. Derin bir of çekip, sekreteri yanına çağırdı. İçeri giren sekretere biraz para verip dışarıda mendi satan çocuğu gösterdi:

- Gidip bütün mendillerini satın al ve fazladan parayı da ver dedi.

Sekreter anlam verememişti. Ama istenileni yapmak zorundaydı. Anlam veremese de koşar adımlarla çıktı dışarı…

Genç adam tekrar dışarıyı seyretmeye koyuldu. İnsanlar o kadar hızlı koşuşturuyorlardı ki, bir an hiç kimse yaşadıklarından zevk almıyor, sanki zamanını doldurmaya çalışan mahkumlar gibi volta atıyorlar diye geçirdi içinden. Oysa bayram günü mutlu olmalı gülümsemeli insanlar… Tüm bunları beyninden geçirirken kendisini düşündü. Aslında kendisi de çok mutlu değildi. Her gün onlarca dava ile uğraştıktan sonra eve yorgun gittiği için eşine ve çocuğuna gereken ilgiyi gösteremiyordu. Çok çalışmalıyım, çok para kazanmalıyım, çocuğumun geleceğini en iyi şekilde temin etmeliyim, büyüdüğünde benimle gurur duymalı. Sadece onları rahat yaşatmak için çalıştığından dolayı yorgun ve sinirli olduğumu anlamaları gerek aslında. Ne yapsam hepsi onlar için diye düşündü…

Sonra kendi yaşantısı ile oğlunun yaşantısını kıyasladı. O kadar farklıydı ki, hiç unutamadığı bayrama döndü. Zengin biri bayramda hediyeler getirmişti yetimhaneye. Herkese dağıtmışlardı ona da bir tane verildi. Büyük bir heyecanla açmıştı paketi. Çok güzel bir araba çıkmıştı içerisinden. Sevinçle arabayla oynarken büyük çocuklardan biri hızla çekerek kaptı elinden arabayı:

- Bu artık benim olacak sen bununla oyna diyerek tüylü bir tavşan atmıştı önüne. Uzun süre için için ağlamıştı. Ama şen kahkahalar atan arkadaşlarının arasında kaybolup gitmişti hıçkırıkları. Aklı hep o güzel kırmızı arabada kalmıştı. Belki de o yüzden dedi gülümsedi. Oğluna aldığı hediyeyi açıp baktı. Evet farkında olmadan yine ona parlak kırmızı uzaktan kumandalı araba almıştı. Oysa oğlu arabadan bıkmıştı. Çünkü her hediye almaya gittiğinde farkında olmadan eli hemen arabalara gidiyordu. Yine öyle yapmıştı. Evde onlarca araba vardı ve hiç biriyle oynamıyordu oğlu.

- Eminim bu arabayı da görünce sevinmeyecek bile. Ama bunları gördüğünde mutluluktan uçacak bir çok çocuk var.Nemlenmiş gözlerini elleriyle sildi ve çekmeceyi açıp eskimiş tüylü tavşanı çıkardı. Sımsıkı sarıldı ona. Senelerdir saklıyordu onu. Nelere şahit olmuştu bu minik tavşan. Yetimhanede o soğuk geçen gecelere, orada aşağılanmalarına, sürekli itilip kakılmasına, gece çalışıp gündüz okumasına, ayakkabı boyacılığı yaptığı zamanlarda da bu tavşan hep yanındaydı. Yatakta gizli gizli, için için ağladığına da bu tavşan şahitti. Onun donuk gözlerine bakarak yemin etmişti okuyacağına. Okuyup büyük adam olacağına. Okumalı ve hayattan intikam almalıyım diye düşündüğü zamanlarına da sadece bu tavşan şahit olmuştu.

Eliyle tavşanı okşarken geçmiş film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. Yaşadığı zorlukları düşününce derin bir oh çekti. Kafasını kaldırdığında ise, oğlu ve eşini gördü. Hızla sildi gözlerini ve onları tebessüm ederek karşıladı.

- Hanım hoş geldiniz hayırdır ne işiniz var burada? Eşi cevap verdi.

- Hayır bey hayır. Sadece oğlumuza yaşadığını, zorluklarla nasıl mücadele ederek bu hale geldiğini anlatınca o da evdeki tüm oyuncaklarını parlak kağıtlara sarmış yetimhanedeki çocuklara götürmek istiyormuş. Biz oraya gidiyorduk sen de gelir misin diye soracaktım.

Genç adamın gözlerinin içi parladı. Oğlunu kucağına alıp sıcak bir öpücük kondurup:

- Yavrum seninle gurur duyuyorum, derken sesi titriyordu.

Çekmeceyi açıp tüylü tavşana bir kez daha baktı ve gülümseyerek ceketini giydi ve odadan çıktılar. Sekreter onların çıktığını görünce telaşla seslendi:

- Efendim nereye gidiyor sunuz? Randevularınız var unuttunuz mu?

Adam gurur ve sevinçle oğlunun minicik eline sımsıkı sarılmış vaziyette hızlı adımlarla ilerleyerek sekretere cevap verdi:

- Hepsini iptal et!

- Peki arayanlara ne diyeyim efendim?

- Gerçek dünyadaki, gerçek insanlarla randevusu varmış yirmi yıl kadar gecikmiş bir randevu ama o yine de gidecekmiş dersin…

Sekreter bir şey anlamamıştı. Bir şeyler daha soracaktı ki, adam çocuğunun elinden tutarak çoktan uzaklaşmıştı oradan….


Etiketler:
Eyl 15

O gün çok telaşlıydı. Sabah namazından sonra uyumamış, iftara gelecek olan misafirler için hazırlık yapıyordu.Mükemmel bir masa hazırlamalıydı. Çünkü evine ilk kez gelecek olan insanlardı bunlar.

Eşi o beldenin sevilen doktorlarındandı. Hastanede ki tüm doktorları, hemşireleri çağırmışlardı iftara. Her şeyin mükemmel olması için uğraşıyor, tüm marifetini sergilemek için kan ter içerisinde çabalıyordu. İki çocuğunu da okula gönderdikten sonra bir taraftan hızla hazırlık yapıyor, bir taraftan da pişen yemekleri kontrol ediyordu. Camların tozunu alırken üçüncü kattan aşağı doğru baktı. Karşı arsadaki gecekondu sobasını yakmış olacak ki, kara dumanlar onun camına kadar yükselmişti.

- Ne yakıyorlar bunlar böyle.Etrafı kötü koku ve is sardı” diye söylendi. Hışımla kapattı camı. Bu kötü kokunun evini de kaplamasını istemiyordu.

Geniş salona iki ayrı masa kurdu.Özenle sıralanmış tabaklar, ortada muhteşem süslenmiş salatalar, tepsilerde dilimlenmiş çeşitli börekler, birbirinden farklı bir yığın tatlı çeşitleri, tencereler dolusu etli yemekler ve çeşidi özenle tablo gibi dizdi masaya.Manzara onun bile iştahını kabartmıştı. Her şey çok mükemmel görünüyordu.Masalarda eksik olup olmadığını kontrol ederken ikindi namazını geciktirdiği geldi aklına. Hızla abdest alıp namaza durdu.Nihayet namazını bitirmişti ki, aklına meyva almadığı geldi. Her şey hazırdı. Misafirlerde ezan okunurken geleceklerdi. Hazırlanıp manava gitmek üzere çıktı evden. İnsanlar koşar adımlarla evlerine gidiyorlardı. Oruç tutanlar iftara yakın ne kadar da telaşlı oluyorlar diye geçirdi içinden. Manava geldiğinde gözü birbirinden güzel meyvelere takıldı. Dört-Beş çeşit meyve aldı. Poşetleri zor taşıyordu.

- Aslında tüm bu yaptıklarım ve aldıklarımla bir tabur asker doyar. Biraz abarttım galiba. Ama olsun mübarek günde gelenlere ikram etmek lazım. Hem beni bir şeyden anlamayan beceriksiz biri olarak görmelerini istemiyorum. Diye avuttu kendini. Elindeki poşetler gittikçe ağırlaşıyordu sanki. Gecekondunun önünde durup poşetleri yere bıraktı. Karşıdaki kendi evinin penceresine baktı sonra. Camları temiz görünüyordu. Sonra gecekondudan çıkan duman geldi aklına. Arkasını döndüğünde ufacık bir camdan içeriye doğru baktı.Bir insanın bile zor sığdığı bu mutfakta nasıl yemek yapıyorlardı?İçeriden gelen seslere ister istemez kulak verdi. Bir çocuk sesiydi bu. Annesine sürekli sorular soruyordu. Annesi de üzgün bir ifade ile sabırla karşılık veriyordu ona.

- Anne iftara ne kadar kaldı?

- Yarım saat yavrum

- Peki iftarda ne yiyeceğiz anne. Sahurdan kalan makarnayı mı?

Annesi biran duraksadıktan sonra:

- Evet yavrum. Ne güzel değil mi? Allah’a şükretmemiz lazım onu da bulamayanlar var, dedi.

- Peki anne babam Almanya’dan dönünce sucukta yer miyiz?

Annenin sesi titriyordu. Kesik bir ses tonuyla;

- İnşallah yavrum inşallah.

- Ama hep inşallah diyorsun. Babam hiç gelmiyor. Neden gelmiyor babam bizi unuttu mu yoksa?

- Orada çalışıyor ya yavrum.

- O zaman neden sana para göndermiyor?Sen neden başkalarının evlerini temizlemeye gidiyorsun o sana gönderse ya!..

- Para biriktiriyor yavrum. Geldiğinde çok parası olsun sana her istediğini alabilsin diye para biriktiriyor. Hadi gel istersen makarnayı ısıtalım. Bak iftara az kaldı. Soframızı bir güzel kuralım seninle. Sonra dua edelim. Allah’ım verdiğin nimetlere hamdolsun diyelim ki nankör bir kul olmayalım değil mi yavrum?

Annesi elinden tutmuş oğlu ile mutfağa girdiğinde camdan onları dinleyen kadını fark etti. Onları dinlemesine bir anlam verememişti.

- Buyurun bir şey mi istemiştiniz?

- Başım döndü biraz içeriye girebilir miyim biraz dinlenip gideceğim.

- Tabi buyurun.

Genç kadın içeriye adım attığında ise üzüntüsü daha da arttı. Elindeki poşetleri oturduğu yere bıraktı.Onları dinlediği anlaşıldığı için utangaç ve titrek bir ses tonuyla güçlükle konuşmaya çalıştı.

- Ben karşıdaki komşunuzum. Kaç senedir burada oturuyoruz ama bir türlü tanışamadık. Karlıda ki apartmanın üçüncü katında oturuyorum adım Mukaddes. Ya sizin?

- Benim de münevver.

- Tanışmak bugüne nasipmiş Münevver hanım. Tanıştığımıza memnun oldum, derken çocuğa baktı. O kadar mahzundu ki…

- Oruç tutuyor musun yavrum?

- Evet tutuyorum teyzeciğim” Çocuk annesine dönüp:

- Anne ben dışarıda ezanı dinleyeceğim okununca sana haber veririm. Diyerek dışarı çıktı. İki kadın baş başa kalmışlardı.İkisi de konuşmuyor derin bir sessizlik içerisinde yere eğilmiş, utangaç bir şekilde oturuyorlardı. Sessizliği doktorun eşi bozdu.

- Eşiniz yok galiba”

- Eşim… Almanya’ya çalışmaya gitti. Orada ikamet etmesi için Alman bir kadınla evlenmesi gerekiyormuş. Anlaşmalı bir şekilde boşandık. O günden sonra ne aradı ne sordu. Beni de çocuğunu da unutmuş demek ki. Çocuk sürekli onu soruyor. Yalan söylemek zorunda kalıyorum. Küçücük dünyasında kurduğu hayalleri yıkmak istemiyorum.

Mukaddes hanımın gözleri buğulandı. Çevresinde bu kadar yakınında yardıma muhtaç ve zor durumda olan biri vardı ve o bunu bilmiyordu. Kendini çok kötü hissetti. Onların iftar yemekleri makarna ile, evinde hazırladığı değişik yiyecekleri kıyasladı. Utancı daha da artmıştı. Allah’a nasıl hesap verecekti?

“Komşusu aç iken kendisi tok yatan bizden değildir.” Diyen Resule nasıl ümmet olacaktı?O gün tüm uğraşılarının aslında bu dünyalık olduğunu düşündü.Ezana birkaç dakika kalmıştı ki, kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

- Komşu ben bugün sizi iftara davet etmek için gelmiştim. Bunu geciktirdiğim için beni affedin. Allah da beni affetsin. Hadi buyurun bize gidiyoruz hep beraber iftar açmaya…..


Etiketler:
Eyl 15

Elif dikkatle okuduğu kitabı yavaşça yere bıraktı. Son okuduğunu daha iyi anlayabilmek için gözlerini bir yere dikmiş, hareketsiz donuk bir şekilde düşüncelere daldı. Uzun süre bu şekilde düşündükten sonra hızla kitabı alıp son okuduğu yeri dikkatli bir şekilde bir daha okudu. Her okuduğunda yüzü biraz daha asılıyor, iyice anlamaya çalışıyordu.

“Kişi sevdiği ile beraber haşrolur”

Bu hadisi okuduktan sonra, sevdikleri ve sevmedikleri hanesini bir kez daha gözden geçirmesi gerektiğini düşündü. Sürekli bir arada olduğu insanlarla, alış verişte bulunduklarıyla, komşularıyla , akrabasıyla, kan bağı olanlarla ve ya bir şeklide ticari ilişkisi olanlarla da değil Sevdikleriyle beraber haşrolunmak.

Sonra bir başka hadisi hatırladı.

“Allah için sevin ve Allah için buğzedin”

Bu iki hadisi bir arada düşündüğünde biraz daha şekillendi kafasında.

Allah için sevdiklerimizle beraber haşrolacağız diye geçirdi içinden. Kendisinin ve çevresindeki insanların sevdiklerini ve sevme nedenlerini düşündü bir bir.Sevdiği insanlar kimlerdi ve neden seviyordu onları?

Akşamki haberlerde gördüğü bir olay geldi aklına. Bir pop star kendisini izlemeye gelen gençlerin çılgınca katılımları arasında ve bir sunucunun onlara yaklaşarak,

- Sahnedeki şarkıcı için ne düşünüyorsunuz . Çok mu seviyorsunuz?

sorusuna hep bir ağızdan ;

- Sevmek ne kelime biz ona tapıyoruz. Onun için ölürüz.

Cevaplarını düşündü. Tapmak ve uğruna ölmek, bir beşer için yapılamayacak şeylerdi bunlar. Yaradan için söylenmesi gereken bu sözler bir beşer için sarfedilmişti.

Üst kattaki komşunun 10 yaşındaki oğlu geldi aklına. Odasının duvarları tuttuğu takımın futbolcularının resimleriyle doluydu. Hiçbir ayeti hiçbir peygamberi ve sevgililer sevgilisinin hayatından hiçbir kesiti bilmeyen bu çocuk, futbolcuların attığı gol den , transferlerine ve özel yaşantılarına kadar her şeylerini biliyordu. O da bu futbolcuları çok fazla sevdiğini söylüyordu. Onun sevgisinin nedeni neydi peki?

Sonra akrabalarından Ahmet bey geldi aklına.. Akraba çevresinden iki kardeş hakkında yorum yapıyordu.

- Küçük olanı çok severim ben

diyordu. Büyük kardeş imanlı, Kur’an’ı hayatına aktarmaya çalışan.aile yaşantısında da eşi ve çocuklarıyla islam’ı kendilerine yamayan değil, İslam’a kendilerini adayan ve Allah rızası kul hakkını gözeten birisi iken, küçük kardeş bunun tam zıttıydı.Alnı bir kere secdeye değmemiş, hayatında İslami hiçbir hükmü uygulamayan, aile yaşantısın da da kendi gibi imansız birini tercih ederken evlerinde Allahın adının anılmadığı, kendi düşüncelerinin zıttı olan insanlarla ilişkisini koparmış birisiydi. Ahmet bey kendisi ara sıra namaz kılan birisi olmasına rağmen,

- Ben küçük olanını çok seviyorum. Diğeri beş para etmez. Çünkü o bana ve eşime hediyeler veriyor. Hatta son olarak, karşılıksız bir telefon verdi bana. Bu devirde karşılıksız kim kime ne veriyor ki? İşte bunun için küçük kardeşi daha cok seviyorum .

demesini hatırladı. Ahmet bey, sevme tercihini menfaatine yarayan birisi yönünde kullanmıştı..

Elif, kafasında binlerce soru işareti arasında titrek bir ses tonuyla hadisi bir kez daha mırıldandı.

- Sevdiklerimiz ve sevme sebeplerimiz. Kişi sevdiği ile beraber haşrolacak.

Yarabbi! sen bizi sadece senin rızan için sevenlerden eyle. Menfaatimize yaradıkları için senden uzak olanları değil,menfaatimize yaramasa da sana yakın olanları sevenlerden eyle. Toplumun putlaştırdıklarını bilinçsizce putlaştıranlardan değil, İbrahim (as) gibi bu putları yıkanlarda eyle. Yine İbrahim (as) ın çocukları ve çevresindekiler için yaptığı duada olduğu gibi .Rabbim beni ve benim soyumdan gelecek olanları Namazlarında daim eyle. Rabbimiz sen bizim dualarımızı kabul buyur. Rabbimiz, hesabın yapılacağı gün beni, Anne ve Babamı ve bütün inananları bağışla…


Etiketler:
Eyl 15

Halis bey sıradan bir iş günü yemekhanede konuşulanları dinledikçe hayret ediyordu. Birçok arkadaşı o gece için planlar yapıyordu.Bazıları arkadaşlarına gidecek,bazıları da eğlence yerlerinde yer ayırtmışlardı bile. Ballandırarak anlatıyorlardı.

- Biz geçen sene de oraya gitmiştik.Bir görseniz o kadar çok eğlendik ki bütün gece çok güzeldi. Sabah biraz zor kalktık ama değdi valla.

- Bizde bacanaklara gittik geçen sene. Sabaha kadar tombala oynadık. Eve aldığımız içkileri içtik. Sizin gibi kazıklanmadık yani. Sabaha kadar yedik içtik. Televizyonda da çok güzel eğlenceler vardı. Gazinoyu aratmıyordu yani Çok eğlendik çok. Bu senede onlar bize geleceklermiş.

Her kafadan ayrı sesler çıkıyordu. İlk kez bir an önce kendini eve atmak istedi Halis bey.

Çıkış saatinde koşar adımlarla çıktı fabrikadan. Fabrika bahçesinde işçilerin konuşmalarına kulak misafiri oldu yine. O gece neler yapacaklarını,o geceyi nasıl geçireceklerini anlatıyorlardı birbirlerine hararetle.

Arabasına doğru yöneldi. Düşünceli ve dalgın bir şekilde bindi arabasına.Yerine oturduğundaysa gözleri servis bekleyen işçilere takıldı yine. Halis bey bölüm şefi olana kadar oda servisle gelip gitmişti işe. Yıllarca zorluklarla, mücadele ile yükselmişti bulunduğu yere. Ama hiç unutmamıştı mazide yaşadıklarını. Unutulacak şeyler değildi ki.İlk işe girdiği gün ne kadarda sevinçliydi.Uzun süren işsizlikten sonra iş bulabilmenin verdiği sevinçle nasılda heyecanlıydı. Ne kadar dualar ve şükürler etmişti Rabbine. Evet ne kadar şükretse yine azdı.Onun gibi uzun süre işsiz olduğu halde hala bir iş bulamayan o kadar çok insan vardı ki. Fabrikaya ilk girişini,arkadaşlarıyla ilk karşılaşmasını,bulunduğu bölüme gelerek yapacağı işe hasretle sarıldığı o günü asla unutamazdı.Zorluk çekmeden rahatlığa ulaşılmazdı elbette.Zorluk çekerek ulaşılan yerin kıymeti mutlaka daha güzeldi.Yaşadığı her zorluğa göğüs germiş her sıkıntıda Rabbin den yardım dilemiş yılmamış,yıkılmamıştı Yaptığı işten ve olduğu konumdan asla şikayetçi olmadan azimle ve sabırla kendi işi gibi gayret sarf ederek gelmişti bu günlere.

Bu düşüncelerle marketin önüne kadar geldi. Arabasını yanaştırıp günlük ihtiyaçlarını alabilmek üzere girdi markete.İçeri girdiğinde yüzü asıldı birden. Yılbaşı için hazırlık yapılmıştı markette. Çam ağaçları süslenmiş, değişik süsler içeriye döşenmiş, renkli ışıklar ve paketlenmiş hediyeler,çeşit çeşit içkiler sıralanmıştı vitrine.Reyon elemanları da noel baba kılığında koşturuyorlardı içeride.Tamamıyla traji komik bir manzara hakimdi markette. Gözleri bir çırpıda içerisini taramıştı ki girdiği kapıdan hızla dışarı çıktı. Aceleyle arabasına binerek bir an önce oradan uzaklaşmak istercesine bastı gaza.Gördükleri onun ülkesinde olan şeylerdi.Çoğunluğu Müslüman olan bu ülkenin marketinde noel babalar karşılamıştı onu.Bu yozlaşma insanın içini acıtmalı,yüreğini sızlatmalı,düşündürtmeliydi de aslında.Bu hal hiç de normal değildi.Normal görülmemeliydi de. Evlerinin yakınında ki sürekli alış veriş yaptıkları bakkala gelene kadar donuk bir şekilde ilerledi. Nihayet bakkalın önüne geldiğinde kenara yanaşıp dalgın bir şekilde girdi içeri;

- Selamun aleyküm Hasan efendi

- Aleyküm selam Halis bey.

- Nasılsın bakalım işler nasıl?

- İyidir Halis bey Allah’a şükürler olsun rızkımız çıkıyor işte.

- Sana yılbaşı gelmiyor mu Hasan efendi?Herkesi bir yılbaşı telaşı sarmış. Vitrinlerini süslemişler. Çam ağaçları, süsler bir görsen şaşırıp kalırsın valla. Sen süslememişsin dükkanını. İnsanlar bayramdan daha fazla önem verir hale geldi yılbaşlarına.

- Sorma beyim bende anlamıyorum. Akrabalardan bazıları eğlence yerlerine gideceklermiş o gece. Neyi kutluyorlar vallahi bilmiyorum

- Bize dayatılan bir şeyleri kutluyoruz farkında değiliz.Bize ait olmayan bir günü sanki bizimmiş gibi kutluyoruz. Özenti sadece Avrupalı özentisi.Kraldan daha çok kralcı kesildi millet maalesef.

- Alışveriş merkezleri tıklım tıklım insanlar çılgınlar gibi alış veriş yapıyor. Amaçsız, şuursuz,kendisine sanal bir mutluluk bulmuş gibi yapay bir koşturmaca dünyasında debelenip duruyoruz işte.Allah sonumuzu hayır eder inşallah.

- İnşallah Hasan efendi.Ama sanki her geçen gün biraz daha yabancılaşıyoruz ülkemize ve ananelerimize. Biraz daha bizim olmayana sarılıyoruz. Sanki kendimizi birilerine kabul ettirme çabası bizi saçmalamaya doğru itiyor farkında olmadan. İşin ilginç tarafı Müslüman olduğunu iddia eden pek çok insanda bu şekilde. Televizyonda ki eğlencelere baktıkça yüreğim titriyor.içim acıyor.Biz bunları yapacak,tüm bunları normal görecek insanlar değildik.Ne oldu bize ? Kimler bizi bu hale getirdi? Ve nasıl müsaade ettik bu şekilde dayatma kutlamalara.?

- Allah hesap sorar valla beyim.

Soracak tabi Hasan efendi. Elbette soracak.Haberlerde görüyoruz Filistin de her gün canlar gidiyor. Bir aile bir saniyede yok ediliyor.. Irakta işkenceler,ölümler kol geziyor. Oradaki Müslüman bacılarına tecavüz edilirken, canlar yitip dururken biz neyi kutluyoruz? Kutlama yapacak neyimiz var bizim? Hangi zaferi kutluyoruz? Aslında gülüyoruz ağlanacak halimize….Oysa Rabbimiz kuranda nasıl buyuruyor.

“Öncekilerin başlarına gelenler sizinde başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz?”

- Evet Halis bey çok doğru söylüyorsun.. Keşke herkes senin gibi düşünse.

- Düşünmek zorunda aslında.Bunlar benim ifadelerim değil ki. Bunlar bizi yoktan var eden Rabbimizin ifadeleri.. Dünyanın bir tarafındaki Müslüman kardeşlerimizin ülkesini işgal eden, onlara zulmeden, haksız yere ülkelerini işgal edenlerin zaferlerini kutlamış oluyoruz bir nevi. Evet onların kutlama yapmaları gerekiyor.Bir ülkeyi tüm dünya Müslümanlarının gözü önünde iftiralarla işgal ederek orada bir soykırım yapıyorlar..Dünya Müslümanlarının göz yumması sonucu da gerçekleştirme yolundalar..Onun zaferini kutluyorlar. Onların kutlanacak bir zaferleri var .Ya bizim? Hangi zaferimizi kutlayacağız? Ne için , kim için eğleneceğiz? Bu neyin eğlencesi olacak anlamıyorum…

Aslında her birimizin o gece başını ellerinin arasına alarak düşünme gecesi olması lazım……..

O gece ağlama gecemiz olması lazım.

O gece Müslümanlara yaptıklarından dolayı zulüm sarhoşluğunda olan zalimlerin helakı için dua gecemiz olması lazım.

O gece Rabbimize bizi affetmesi için , duyarsızlığımız için, bana dokunmayan yılan bin yaşasın dediğimiz için, ve ya bu şekilde davrandığımız için,Doğudakinin canı yanarken batıdaki hissetmiyorsa bizden değildir buyruğunu hiçe saydığımız için ,görmemiz gerekenleri görmediğimiz için kısacası Allah’a gerçek birer kul olamadığımız için af dileme gecemiz olması lazım.İnsan olmamız lazım yani.Nefes alıp veren,yiyen içen,gezen,dolaşan et yığını değil insan olmamız lazım hem o gece hem de bir ömür boyu.

Hasan efendinin gözleri dolmuştu. İnsan olmak bu ne güzel bir ifadeydi. Müslüman olduğunu iddia eden pek çok kişi yılbaşı gecesi eğlenecekti.Peki insan olmadan insanların arasında gezenler,yeri geldiğinde insanlık dersi verenler Allah’ın huzurunda nasıl hesap vereceklerdi ki? Nasıl savunacaklardı kendilerini.? Hangi yüzle gideceklerdi sevgililer sevgilisi Habibin yanına?

- Hasan efendi yanlışa her gün başka yanlışlar ekliyoruz.. Şunu unutmayalım ki, biz kendimizi değiştirmeden Allah bizim durumumuzu değiştirecek değildir. Kurana inanan bir insan ona ters olanı asla yaşamaz.Peygamber efendimize inanan bir insan da yaşantısını ona göre tanzim eder.Allah’a birazcık imanı olan da onun çizdiği sınırların dışına asla çıkmaz.

Halis bey derin bir nefes çekerek saatine baktı. Eve oldukça gecikmişti. Hasan efendiye tebessüm ederek döndü

- İkimizde ne kadar doluymuşuz. Konuşacak ne kadar çok şeyimiz varmış Seninle alış verişin dışında hiç konuşmazdık.Şimdi Allah’a şükretmem lazım.Senin gibi Allah inancı olan küfre karşı çıkan,inançlarından asla ödün vermeyen birinden alışveriş yaptığımız için..İnşallah eve de beklerim daha detaylı konuşuruz… Ben Müslümanların bir gün mutlaka uyanacaklarına inanıyorum.Tek korkum da bu uyanışın çok geç olması.Allah hakkımızda hayırlısı neyse onu göstersin.

- Amin beyim. Bende çok memnun oldum bu şekilde bir konuşma yapmamız hayırlı oldu birbirimizi daha yakından tanıdık.Allah birbirimizi tanıyabilmemiz için yılbaşını vesile kıldı belki de.

Halis bey tebessüm ederek devam etti

- Belki de Allah’u alem: Hadi sana hayırlı işler.

Alacaklarını alarak oradan uzaklaşırken mahallesinde kendisi gibi düşünen birinin varlığını bilmenin verdiği rahatlıkla eve doğru yöneldi.Kapının önüne geldiğinde camda kendisini bekleyen oğlunu görünce tebessüm etti.Çocuk içeriye seslendi

- Anne babam geldiii

Ayşe hanım tebessüm ederek açtı kapıyı.

Eşinin elindekileri alırken bir taraftan da

- Hoş geldin bey. Geç kalınca oğlun meraklandı.Ben bir yere uğrayabileceğini düşünerek gecikebilir dedim ama o sana bir müjde vereceği için heyecanla seni bekledi.

- Oğlum hayırdır ne müjdesi bu?.

Çocuk heyecandan yerinde duramıyor bir sağa bir sola dönüp duruyordu.

- Baba biliyor musun , ben bu yıl örnek öğrenci seçilmişim. Dönem sonunda başarı belgesi vereceklermiş.

Halis beyin yüzü güldü. Oğluna sarılırken bir taraftan da

- Aferin oğlum sana .Sen zaten bizim için örnek bir insansın. Ama öğretmenlerinin de bunu fark etmeleri beni çok mutlu etti. Seninle gurur duyuyorum.

Ayşe hanım yemeğin hazır olduğunu söyleyene kadar sürdü bu mutluluk tablosu.Neşe içerisinde sofraya oturdular. Halis bey bir yandan akşam haberleri dinliyordu ki sıkıntı bastı.Tüm haberler yılbaşıyla ilgiliydi.Hangi ünlü yılbaşını nerede geçirecek,ne kadar para alacak,hangi gazino daha ucuz. Ard arda kanal değiştirdi.Nihayet bir kanalda yurttan ve dünyadan haber veren bir haber programı bulunca orada kaldı.Yine gündemde Irak ve öldürülenler vardı.Halis beyde az evvelki neşeden hiçbir eser kalmamıştı.Hüzünle izlemeye başladı.Boğazından lokmalar geçmiyor az evvel konuştukları da aklına geldikçe iyice hüzünleniyordu. Çaresizliği hiç bu denli yaşamamıştı.Kendini hiç bu kadar güçsüz ve işe yaramaz hissetmemişti.Zoraki birkaç lokma bir şeyler yedikten sonra kalktı sofradan.

Akşam namazını kılmak üzere abdest alıp namaza durdu. Aşkla kıldı namazını.Namaz sonrası yine içtenlikle yaptı duasını.Kendi için değil, tüm insanlar için dua etti.Zulüm içinde yaşamaya çalışanlar,rahat ortamlarında eziyet gören kardeşlerini unutanlar ve bilinçsiz bir şekilde şuursuzca hareket edenler,kendine ait olmayan günleri hiçbir şey umursamadan kutlamaya çalışanlar için dua etti içi yanarak. Ayşe hanım namazını kılmış haberleri dinlemeye devam ediyordu. Halis bey de yanına gelerek o da dinlemeye başladı.Haber arasında verilen reklamlarda gece o kanalda olacak eğlenceleri gösteriyorlardı. Ayşe hanım eşine bakarak hiddetle başladı konuşmaya;

- Bey bunlarda iyice çıldırdı. Şu hale bak ya!. Sanki yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir toplum değil de bir Avrupa ülkesi gibi. Anlamıyorum bey.

- Evet hanım bugün bakkalda Hasan efendiyle bu konuyu konuştuk.O yüzden gecikmiştim zaten. O da aynı bizim gibi düşünüyor. Yılbaşının bize ait olmadığını hıristiyanların adeti olan bu geceyi Müslümanın kutlamaması gerektiğini söylüyor.Ben Hasan efendinin bu şekilde düşündüğünü bilmiyordum.Çok sevindim Uzun uzun sohbet ettik.

- Gerçektende öyle. Bu gece hıristiyanlara ait.Bizimle alakası yok. Bugün Kur’anda okuyordum konuyla ilgili o kadar çok ayet var ki Kafirlere benzemek konusunda.Ne hazindir ki Müslüman olduğunu iddia eden pek çok kişi yılbaşını kutluyor.Kısacası kafirlere benziyor farkında olmadan Allah muhafaza yapılan tüm amelleri bir anda boşa gidebilir.. Allah canlarımızı bu hal üzerine alacak olursa imansız da gidiyor olabiliriz.. Bir yanda savaş zulüm diğer yanda eğlence. Allah perdelenen gözlerimizi aralamamızı nasip etsin inşallah.

Halis bey neşesiz bir şekilde televizyonu kapatarak onu rahatlatan Allah’ın kitabını açarak okumaya başladı.Yatsı okunana kadar sürdü bu hal.Namazını kılarak erkenden yattı.Üst kattakilerin sesleri onlara kadar geliyordu.içki içiyorlar olsa gerek ki sarhoşluktan dolayı ne söylediklerini bilmez halde bağrışıp duruyorlardı.Halis bey duymamak istercesine kulaklarına doğru çekti yorganı..İçin için dua ederken uyuya kalmıştı. Birkaç saat sonra şiddetli bir gürültüyle uyandı. Bağrışmalar sanki yan odada gibiydi.10 dan geriye doğru sayıyorlardı- 9 -8 – 7 -6 -5- hep bir ağızdan sıfıra gelebilmek için bağırarak neşe içerisinde eğleniyorlardı. Halis bey bir an o sayının kıyametin kopacağı an için düşündü.Sıfır denildiği zaman kıyamet kopsaydı.Kur’an da geçen kıyametle ilgili ayetleri düşündü.Dağların yürütüldüğünü,yerin yarılıp,yıldızların döküldüğünü,güneşin dürülerek insanların korkuyla dört bir yana kaçıştıklarını hayal etti.

Gözleri fal taşı gibi açılmış vaziyette;

- Aman Allah’ım eğer 3- 2 –1- 0- denildiğinde kıyamet kopuyor olsa yüzlerce insan kendini bilmez halde içkili bir şekilde can verecek.Düşünmek bile istemiyorum Allah’ın haram kıldığı bir şeyi içmiş haldeyken,hıristiyanlar’a ait bir geceyi kutlarken,kim bilir belki de kılınan namazlardan sonra masumane sadece televizyon seyredip çekirdek çıtlatarak bu geceyi ihya ederlerken ,bazılarının da eğlence yerlerinde dansözlere para yapıştırırken canlarını alacak Allah. Peki o zaman ne söyleyecekler kendilerini yoktan var edene?Bulundukları hali nasıl izah edecekler?

En önemlisi de kimlerle beraber haşrolunacaklar?

Sürekli üzerine basa basa iddia ettikler Müslüman kardeşleriyle mi yoksa şu anda taklit ettikleri, izlerinden gittikleri inkarcılarla mı beraber haşrolunacaklar?

Allahım sen bizi affet.. Sen bizim gerçeği anlamamızı sağla. Bizi kafirlerle dost olanlardan değil onları düşman bilenlerden, onlara benzemeye çalışanlardan değil,sana gerçek manada yönelen ve bu dini hakkıyla anlayarak yaşayanlardan eyle..Ahirette senin huzurunda Müslümanlarla bu din için mücadele edenlerle beraber haşrolanlardan eyle…


Etiketler:
Eyl 15

Zeynep elinde tıka basa doldurduğu valiziyle çıktı evinden. Biraz ilerleyince geriye dönüp baktı. On dokuz sene yaşadığı bu eve. Ne güzel günler geçirmişti burada. Hüzünler,neşeler dolu dolu yaşamıştı hayatı. Yüzünde derin bir hüzün ve sevinç bir arada son bir kez daha yutkundu. Beyni biran önce gitmek istese de ayakları ilerleyemiyordu.Elindeki valiz gittikçe daha da ağırlaşıyordu sanki. Caddenin karşısındaki banka oturup taxi beklemeye başladı. Gözleri bir noktaya takılıp kalmıştı, sonra düşüncelere dalıp gitti. Lise yıllarını hatırladı. Son sınıfta aynı mahallede oturan yüsra ablasıyla tanıştı. O tanışma ile birlikte yaşantısı tamamıyla değişmiş, hayata bakışı farklılaşmıştı. Ne kadar güzel anlatıyordu islamı. İnsanın yaşam kaynağı, çiçeğin suya, balığın denize, insanın ekmeğe ihtiyacı olduğu gibi insanın da yaradanına ihtiyacı olduğunu ondan öğrenmişti. Okul çıkışı formasıyla giderdi ona. Karşısında oturur onun anlattıklarını büyük bir heyecan ve şevkle dinlerken elleri eteklerinde olurdu. Yüsra ablası anlattıkıkça o utancından kısa olan eteğini çekiştirirdi uzatmak istercesine.

Onu yoktan vareden, ihtiyaçlarını karşılayan her yaptığını hatta kalbinden geçirdiklerini dahi bilen bir yaradanın olduğunu ondan öğrenmişti. Sonra kur’an okuyordu ona. Manasının olabileceği hiç aklına gelmemişti şimdiye kadar. Her konu ince ince yazılmıştı kur’anda.Abdest, namaz,gıybet,karı-koca ilişkileri, boşanma bile yazılıydı kur’anda. İnsanın yaşantısını düzenleyen bir kitap. İnsanlarla olan ilişkileri, toplumun düzenini, kimlerle nasıl ve ne şekilde dost olabileceklerini bile yazan bir kitap. Adeta ilaç reçetesi gibi. İnsan daha hasta olmadan onun ihtiyacı olabilecek ilaçları önceden göndermişti Allah. İnsanı yaratmadan önce onun hayat görüşünü belirlemiş ve bunu da kur’an da açıklamıştı.

Zeynep bu yaşa kadar hiç böyle düşünmemişti. Onun çevresindeki insanlar için ölünce arkalarından okunan bir şey di Kur’an. ölümü hatırlatan dualar manzumesi adeta. Bir de mevlit ve yasinlerde okunduğuna şahit olmuştu. Bir keresinde de bir hanım çok güzel okuyarak onu bile etkilemişti. Ama manasının onun hayatına müdahale ettiğini hiç kimse söylememişti. İşte bu duygularla aç olan yüreği okul çıkışı onu yüsranın evine götürüyordu. Yüsra da onu her gittiğinde güler yüzle karşılıyor, işi olsa bile hepsini bırakıp onunla ilgileniyordu. Evliydi ve üç çocuğu vardı. Çocukları ile ilişkileri o kadar mükemmeldi ki, zeynep ona hayran kalmıştı.

Kalbindeki Allah korkusu onları birbirine saygılı ve hoşgörülü yapmıştı sanki. Üç ay bu şekilde yüsraya gidip geldi. Kimi zaman kafasına takılanları soruyordu ona, kimi zaman da bir kitap veriyordu yüsra. Evde okuyor daha sonrada yüsra ile paylaşıyordu anladıklarını. Evliliğine de gıpta ile bakıyordu. İslamın bir insanı bir aileyi bu kadar güzelleştirmesi, onu o kadar çok etkiliyordu ki, kendisinin de böylesi bir evliliği olması için dua eder hale gelmişti. Yine okul çıkışı dalgın şekilde yüsranın kapısını çaldı.

- Kim o

- Benim yüsra abla

Kapı açıldı. Yüsra her zaman ki gibi parlak nurlu yüzüyle buyur etti içeriye.

- Hoş geldin kardeşim.

- Hoşbulduk abla. Bugün nasılsın.

- Allaha şükür iyiyim. Ya sen nasılsın Zeynep.

- İdare eder işte. Üniversite sonuçları açıklanacak yarın onu merak ediyorum.

- Hayırlısı neyse o olsun Zeynepciğim. Bazen bize hayırlı gibi gözüken şeyler şer, şer gibi gelen şeylerde hayırlı olabilir.En iyisi hayırlı olması için dua edelim. Allah hakkında hayırlısı neyse onu göstersin.

- Doğru söylüyorsun abla. Ailem okumamı çok istiyor biliyorsun. Oysa ben…

- Evet neden sustun Zeynep…

- Ben liseden sonra örtünmek isityorum. Örtündükten sonra asla açılmamayı düşünüyorum. Anneme bunu söylediğimde çok kızdı İçeride açarsın bir şey olmaz diyor. Bana iki yüzlülük gibi geliyor. Bir şeyi yaparsam tam yapmak istiyorum.

Yüsra tebessüm etti, kendiside başörtüsünden dolayı tıp fakültesinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Bu halen içerisinde bir ukde idi. Gözleri doldu. Karşısında onun durumunda olan arkadaşına güç vermeliydi.Zeynebi gördükçe kendi yaşantısını hatırlıyordu sanki. Aynı zorlukları oda yaşamış aynı süreçten oda geçmişti. Zeynepte yüsrada bir süre sessiz kaldılar.

Ertesi gün zeynep üniversite sonuçlarını almış iyi bir yerde kazanmıştı. Lise diplomasını alır almaz ilk işi eşarp ve pardesü almak oldu.Evde, odasında büyük bir neşeyle taktı eşarbı. Pardesöyü de giyip koşarak annesinin yanına gitti. Annesi şaşırmıştı. Kendiside örtülüydü ama kızına bu noktada hiçbir baskı uygulamıyor hatta özgür bırakıyordu.Neden örtündüğünü soran zeynebe verecek cevap bulamıyordu zaten. Tüm akrabaları örtülü olduklarından oda onlara ayak uydurmak için örtünmüştü bir kere. Annesi tebessüm ederek zeynebe baktı. Zeynep sevinçle dışarı çıkacağını söyledi ona. Yüsranın kapısına gelmişti bile. Yüsra içeriden;

- Kim o

- Benim Yüsra abla, Zeynep

Yüsra kapıyı araladı. Dışarı baktığında önce tanıyamadı. Sonra sevinçle sarıldı zeynebe

- Çok sevindim kardeşim benim. Ne kadar yakışmış Allah devamını getirir inşallah. Yarabbi sana şükürler olsun bana bugünleride gösterdin.

- Sağol ablacım inşallah bu eşarp asla başımdan çıkmayacak. Beni yaradana döndüm yüzümü.

Saatlerce konuştular. Yüsranın sevinci o kadar belliydi ki sürekli sarılıyordu zeynebe. Örtü bu kadar yakışırdı ancak. Sadeliği, saflığı,güzelliği berraklığı bu kadarmı ortaya çıkarırdı. Zeynep yüsradan ertesi gün kayıt için gideceğini söyleyerek izin isteyip evinin yolunu tuttu. Eve girdiğinde babasının gelmiş olduğunu gördü. Babası ;

- Ne o kızım bu ne hal böyle?

- Allah’ın emri olduğu için örtündüm baba.

- Ama kızım seni bu şekilde üniversiteye almazlar ki, nasıl olsa o zaman açacaksın başını şimdi kapanman daha erken değil mi?

- Ya şimdi ölürsem Allahın örtü emrini yerine getirmeden ölmüş olmazmıyım babacığım?

Babası kızının kararlı olduğunu görünce ısrar etmedi. Onun er geç bundan vazgeçeceğini düşünüyordu.

Zeynep ertesi gün kayıt için okulun yolunu tuttu.Örtülü bir resim uzattı görevliye. Görevlide böyle bir resmin kabul edilmediğini isterse peruk takarak çekilmiş bir resmi kabul edebileceğini söyleyerek resmi zeynebe uzattı. Dalgın ve ağır adımlarla kendini sahile zor attı. Denizin uçsuz bucaksız manzarasına bakarak düşüncelere daldı. Ondan iki şık arasında karar vermesini istiyordu hayat. Okumak yada örtünmek.Örtüyü seçmezse, Allahın bir emrini yerine getirmeyeceğini, ve buhal üzere ölürsede cennete kavuşamayacağını düşündü. Ya okumayı seçerse….

Hayatta en fazla istediği şeydi bu. Bir meslek sahibi olmak, ona bel bağlayan anne-babasına diplomasını getirmek, insanlara yararlı olabilecek bir iş yapıp maddi ve manevi olarak tatmin olabilmek.

Bu ikilem arasında gidip geldi. Neden böylesi bir tercihe zorunlu kılınmıştı ki neden? Bir karar vermeliydi. Bu dünyalık bir diploma ile, ahıretlik bir yaşam arasında karar vermeliydi. Derin düşünceler arasında evine yöneldi yavaş yavaş.Eve geldiğinde annesine ne söyleyeceğini düşündü. Ne söyleyebilirdi ki? Onları üzmeden hayalerini yıkmadan uygun bir şekilde izah etmeliydi olan biteni. Kapıyı açıp içeri girdiğinde sesi duyan annesi yanına gelip heyecanla sordu.

- Kızım kayıt işlemlerini hallettinmi?

Zeynep başı öne eğik suskun bir vaziyette iken;

- Neden susuyorsun kızım halledemedin mi?

- Anne ben örtülü resim götürmüştüm onlarda bu şeklide bir resim istemiyorlarmış. Galiba resim bahane. Okulada örtülü almayacaklarmış.

Odasına girip kapıyı kapattı derin düşüncelere dalarak uyuya kaldı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde babasının bağırtıları arasında uyandı. Babasının ona kızdığını anlamıştı. İçini bir korku kapladı. Sesler gittikçe yaklaşmıştı ki, kapı hışımla açılıp içeri giren babası;

- Sen ne yaptığını zannediyorsun. Biz seni okutana kadar neler çektik. Yemedik içmedik seni okuttuk. Senin yaptığına bak. Ne yaparsan yap o okula git.

Zeynep suskundu.sessiz sessiz gözyaşı döküyordu sadece.babasına bir şey demedi.o kapıyı çarpıp gittiğinde

- Allahım ne olur bana yardım et. Yarabbi, ben sana yöneldim ne olur beni bu yoldan çevirenlere,çevirmek isteyenlere fırsat verme.ne olur Allahım bana bir çıkış yolu göster..

Yatağına uzandı.Babasının sesini duymamak için yorganı kafasına çekip,dua etmeye bu şekilde devam etti.

Sabah ezanı gökyüzünde yankılanırken gözlerini araladı.Ezanı dinledi büyük bir hayranlıkla.sonra sessizce kalkıp abdest alıp namazını kılınca tekrar yine yaradanına yalvardı büyük bir içtenlikle. Gün tamamen ağarana kadar sürdü bu yakarışı.

Öğleden sonra hazırlanıp yüsraya gitti. Yüsra yine güler yüzle karşılamıştıki onun durgun olduğunu görünce ters giden bir şeyler olduğunu hissetti.

- Hayırdır arkadaşım. Bu halin ne böyle? Çok bitkin görünüyorsun.

Zeynep olan biteni anlatınca yüsranında keyfi kaçmıştı. Ne yapmalı, Zeynep’e nasıl yardım etmeliydi? Yüsra zeynebe ne yol gösterebiliyor nede üzülmemesi için onu teselli edebiliyordu. Burada söz konusu olan bir insanın geleceğiydi. Birilerinin keyfi uygulamaları yüzünden binlerce gencin hayatlarının karartılması,geleceklerinin birilerinin ağzından çıkacak birkaç söze bağlı kılnması daha ne kadar devam edecekti? Buna kim,ne zaman dur diyebilecekti?

Sessizliği yine yüsra bozarak;

- Kardeşim sen sabırlı ol. Ailenide anlamaya çalış. Onlarda kendilerince haklıdır. Dua edelim Allaha hakkında hayırlısı ne ise o olsun diye.Sende fazla üzülme.Herşeyi oluruna bırak.

Zeynep eve gitmek üzere izin isteyip kalktı. Yüsra sımsıkı sarıldı arkadaşına.

- Allah büyüktür unutma! Allah en büyüktür..

Diyebildi sadece. Cümleler boğazında düğümlenmişti. Zeynep sessiz kaldı. Eve gelmiştiki annesi onunla konuşmak istiyordu. Merakla sordu annesine

- Hayırdır anne ne oldu?

- Kızım seni babanın patronunun oğluna istemişler. Babanda olumlu bakıyor. Okuyamayacaksa bari evlensin, ev bark çocuk sahibi olsun diyor.

Omuzlarındaki ağırlık daha da artmıştı bunları duyduğunda. Hüzünlü yüzü asıldı birden. Sert bir ses tonuyla cevap verdi annesine.

- Anne ne yapmaya çalışıyorsunuz? Ben okumak için başımı açmakta, sırf okuyamadığım için zaruri bir şekilde evlenmekte istemiyorum.

Odasına kapandı. Yalnızdı. Tüm dünya onun karşısındaydı. Sanki elbirliği yapmışcasına onun hayatına müdahale ediyor,geleceğine yön vermeye çalışıyorlardı. Hıçkırıklar boğazında düğümleniyor gözleri ağlamaktan şişmiş ve kızarmış vaziyette Kuranı aldı eline. Orta yeri açıp mealini okumaya başladı.Okuduğu ayet müthişti.

“Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer inanmışsanız üstün gelecek sizsiniz”

Bir daha bir daha okudu ayeti. Evet gevşememeli, üzülmemeliydi. Sadece rabbine inanmalıydı. Sınırsız ve sonsuz bir inanışla hemde..

Kararlı bir şekilde kalkıp, anne ve babasının yanına giderek onlarla konuşmak istediğini söyledi.

- Anne baba sizinle konuşmak istiyorum. Ben bir şekilde okumak istiyorum. Beni bu yaşa kadar çalışıp çabalayarak siz okuttunuz.Bana çok hakkınız geçti.Allah razı olsun.Hakkınızı bana helal edin. Şu anda en fazla ihtiyacım olan şey,sizin duanız ve sevginiz. Ben sizin üzülmenizi istemeyecek kadar çok seviyorum. Üzülmenizi ve bana kırılmanızı değil,evlat olarak benimle gurur duymanızı istiyorum.

O tüm bunları söylerken annesinin gözleri dolmuştuKızının yanına gelerek sımsıkı sarıldı.

- Kızım ben sana inanıyorum. Her ne yaparsan yap senin yanındayım. Sen Allahın izniyle asla yanlış yapmazsın.

Zeynep çok mutlu olmuştu. Babasına baktığında oda gözleri nemlenmiş bir şekilde

- Bende kızım ben de..

Diyebildi sadece. Anne baba ve kızları neşe içerisinde sofraya oturdular. Zeynep çok mutluydu. O rabbine dönmüştü. Rabbininde ona yardımcı olacağından, bir kapı açacağından emindi. Yemek henüz bitmiştiki, çalan telefonu annesi açarak biraz konuştuktan sonra zeynebe seslendi.

- Kızım telefon sana

- Kimmiş anne?

- Yüsra ablan kızım. Çok önemliymiş.

Zeynep uzun süre karşıdaki yüsrayı dinleyerek kısa kelimelerle konuşmasını tamamladıktan sonra Bir sevinç çığlığı atti ki, anne babası merak etmişlerdi.

- Ne oldu yavrum?

- Anne biliyormusunuz ne olmuş?

- Ne olmuş kızım?

- Artık okuyabileceğim anne, okuyabileceğim. Baba duydun mu okula gidip diplomamı alabileceğim.

- Peki nasıl kızım?

- Yüsra ablanın bir akrabası Avusturyada yaşıyormuş. Onlara benden bahsetmiş. Onlarda gelsin biz onun hem maddi hem manevi her şeyini karşılayıp sonuna kadar okuturuz demişler.

Anne ve babası kızlarının okuyabileceği için sevinirken bir taraftanda ayrı kalacaklarını düşünerek hüzünlendiler. Kızları okuyacaktı. Belki de güzel bir meslek sahibi olup onun okumasına izin verilmeyen ülkesine hizmette bulunmak için gelecekti yurduna. Kendi memleketinde verilmeyen bu hakkı başka bir memelekette aramak üzere ayrıldı doğduğu topraklardan….


Etiketler:
Eyl 15

Ali ile annesi el ele tutuşmuş halde evden çıktılar. Kendisini en fazla güçlü ve güvendiği anlar annesinin elini tuttuğu anlardı. Ana oğul el ele ilerlerken, annesinin arkadaşlarından birisi ile karşılaştılar. Selma teyzesi iyice yaklaşana kadar tebessüm ederek bakıyordu onlara. Yanlarına gelene kadar sürdü bu hal. Ve iyice yaklaşınca da;

- Selamünaleyküm

- Aleyküm selam nasılsın Selma?

- Allaha şükür iyiyim arkadaşım ya sen nasılsın?

- Şükürler olsun Selma nasıl olalım işte bildiğin gibi.

- Nereye böyle? Ana oğul kıskandırıyorsunuz valla.

- Sorma Selma

Bu sırada Ali heyecanla söze atıldı.

- Teyzem hasta olmuş. Bizde onu ziyarete gidiyoruz.

Selma Ali’ye baktı tebessüm ederek. Bir yandan başını okşayıp diğer yandan da:

- Büyümüş de hasta ziyaretine gidermiş. Benden de selam söyle Selma teyzem geçmiş olsun dedi dersin tamam mı Aliciğim?

Ali olur manasında başını sallarken Selma arkadaşına dönerek:

- Seninle karşılaşmam iyi oldu arkadaşım. Yarın bize eski arkadaşlar gelecekler. Sen de gelsene. Geçmiş günleri konuşuruz.

- İnşallah Selmacığım.

- Kesin gel ama tamam mı?

- İnşallah Allah nasip ederse gelmeye çalışırım.

- Sakın beni atlatma bak! Yarın mutlaka bekliyorum. Ben sizi daha fazla tutmayayım. Ablana da benden selam söyle. Allah şifalar versin. Yarın görüşürüz.

- Selamını ve geçmiş olsun dileklerini iletirim Selma Allah’a emanet ol.

Vedalaşarak ayrılmışlardı ki Ali merakla sordu annesine:

- Anneciğim sen Selma teyzelere gitmek istemiyor musun?

- İstiyorum tabi oğlum, bunu da nereden çıkardın?

- Kesin geleceğim demedin ama!

- Dedim ya oğlum.

- Sen inşallah dedin kesin geleceğim demedin ki.

- Ali inşallah demek, Allah nasip ederse, dilerse demek. Biz ne kadar istersek isteyelim, Allah istemedikçe hiçbir şeyi gerçekleştiremeyiz. Mesela bak teyzenle bugün ne yapacaktınız?

Ali bir an düşündü:

- Tamam teyzemle biz lunaparka gidecektik. Hatta teyzem yarın mutlaka götüreceğim. Sen hazırlan ben seni alırım demişti. Ama hastalanınca gelemedi değil mi Anne?

- Evet oğlum! Biz çok istesek de Allah istemedikçe verdiğimiz sözlerde duramayabiliriz. Bu bizim elimizde olmayabilir. Söz verdiğimiz kişiye yalancı durumuna düşmemek için inşallah demek daha doğru olmaz mı sence? Mesela teyzen belki de yarın inşallah gideriz deseydi bugün sana mahcup olmayacaktı değil mi?

Ali düşüncelere daldı. Evet teyzesi inşallah yani Allah dilerse deseydi belki de gelebilecekti. Fakat o Allah’ın dilemesini kendi isteklerinden sonra geldiğini düşündüğü için Allah da ona yardım etmemiş, Allah’ın adını anmadan kesin gelirim diyerek onun dilemesini hiçe saymıştı. Bunları düşünürken onların kapısına gelmişlerdi bile. Kapıyı teyzesinin kızı açtı. Ali koşarak yatakta yatan teyzesinin boynuna sarıldı:

- Geçmiş olsun teyzeciğim.

- Sağ ol Aliciğim. Senden özür dilerim. Bugün başka planlarımız vardı değil mi? Ama iyileşir iyileşmez ilk işim sözümde durmak olacak tamam mı?

Ali gülümseyerek annesine baktı. Yolda konuştukları aklına gelice de bilmiş bir ifadeyle karşılık verdi.

- İnşallah Teyzeciğim… İnşallah…


Etiketler:
Eyl 15

Aslı üniversite imtihanlarının kazanamamış,ailesi de onu bir daha ki sene kazanır düşüncesiyle dershaneye gönderiyordu.Lise zaten oldukça yoğun geçmişti onun için.Son yazılılara kadar işin ciddiyetinin farkında değildi aslında. Ailesi onu anlamıyor o ise en deli olduğu dönemini yaşıyordu oysa.Kanının en deli aktığı bir dönem.Arkadaşlarıyla gezmek,eğlenmek,sinema,tiyatro,cafe,park vesaireler dururken evde ders çalışarak bu en genç günlerini harcıyordu.Hem ne olurdu sanki üniversiteyi kazanamayıp,hayatına bu şekilde devam etse? Ne olurdu sanki ailesi onu rahat bıraksa?Ama her gün anne ve babasından bir yığın nasihat dinlemek hiç hoşuna gitmiyordu. Onu son derece rahatsız eden konuşmalardı bunlar;

- Kızım bak bu senin hayatında bir dönüm noktası.İş fırsatı bakımından,geleceğin için çok önemli.Bizim Anne-babalarımız böyle uğraşmadılar bizimle.Hem ne güzel olurdu bende okuyabilseydim.Birkaç kuruşa talim etmezdim.Fabrikada benden aşağıda olanlar sırf üniversite mezunu diye müdür ve yardımcıları oluyor krallar gibi yaşıyorlar.Oysa benim sırtımdan ter akıyor yine de onların maşının yarısını bile alamıyorum.Aklını kullan kızım çalış,çalış.

Aslı bu nasihatlerden bıkmış,sırf bunları duymamak için ders çalışıyordu.Dershane başlayalı henüz bir hafta olmuştu.Sınıftakilerin bir çoğu da onun gibi dersleri ciddiye almayarak,ailesinin zoruyla gelenlerdi.Zaten çok ta kalabalık sayılmazlardı.O gün yeni biri daha gelmişti sınıfa.Öğretmen kendisini tanıtmasını istediğinde genç kız mahcup bir şekilde kalkarak tanıttı kendisini;

- Arkadaşlar merhabalar.Adım Şule.Ben de pek çoğunuz gibi geçen sene istediğim puanı tutturamadım.Okulda sınava hazırlanmak oldukça zor.Geçen sene de dershane deneyimim olamamıştı.Kısmet bu seneymiş.İnşallah bu sene de sınava girmeyi düşündüğüm için buradayım.Hakkımızda hayırlısı neyse o olsun.Zamanla birbirimiz daha iyi tanırız inşallah.

Öğretmen genç kıza teşekkür ederek boş olan Aslının yanına oturmasını söyledi.Genç kızda utangaç bir edayla arkadaşının yanına ilişti.Aslı yanına oturan kızı süzdü önce.Kendisinde oldukça farklı bir görünüşe sahipti Şule.Başı sıkı sıkıya kapalı,topuklarına kadar uzun dış kıyafetiyle çok sade giyinmişti.Oysa Aslı,iddialı kıyafetleri tercih ederken yüzünü ön planda gösterecek makyajını yapmadan dışarı çıkmazdı.Yanına utangaç bir şekilde oturan genç kızın mahcubiyetten kızaran yanakları,ışıl ışıl parlayan gözleri,ağır başlı hali ve tavrıyla o kadar güzel gözüküyordu ki.Aslı göz ucuyla süzdüğü genç kızın kulağına eğilerek;

- Hoş geldin.Umarım dersi anlarsın.Çünkü ben bir şey anlamıyorum.Bu sıcakta gezmek varken burada bu konularla uğraşmak çok sıkıcı değil mi?

Genç kız tebessüm ederek karşılık verdi;

- Hoş bulduk. Bu sıcak karşılama için teşekkürler.Gerçektende hava güzel.Ama bu güzelliği ders çıkışı da değerlendirebiliriz.Derse kendini verememen de gayet doğal.Matematik gerçekten de zor bir derstir.Laf aramız da,bana da ağır geliyor ama ne yapalım anlamak zorundayız.

Daha sonra öğretmenin kendilerine baktığını hisseden Şule susarak dinlemeye koyuldu.

Ders bitmiş eve gitmek üzere hazırlanıyorlarken Aslı merakla sordu;

- Bu civarda mı oturuyorsunuz?

- Sayılır. İki durak ötede. Yürüyorum anlayacağın. Ya sen nerede oturuyorsun?

- Bende az ileride yolumuz aynıysa birlikte çıkalım mı? Tabi bir bekleyenin ve uğrayacağın bir yer yoksa şayet.

- Yok. Eve gidiyorum.Bu gün burada gördüğüm dersleri tekrar edersem daha iyi anlıyorum.Beraber çıkalım inan çok sevinirim.

İki genç kız kitaplarını toparlayarak çıktılar dışarıya.Kapıdan çıkar çıkmaz güneşin kavurucu sıcağı bunaltmıştı Aslı yı.Oysa kısa kollu gömleği ve ince pantolonu vardı üzerinde.Yanındaki arkadaşına bakıp,onun sıcaktan daha fazla etkileneceğini düşünerek üzüntülü bir şekilde sordu;

- Çok sıcakmış değil mi? Sen daha fazla terlemiş ve sıcaktan bunalmış olmalısın.

Arkadaşı yine o masum gülücükle karşılık verdi;

- Yoo. Beni bunaltmadı. Üzerimdekileri birkaç senedir taşıdığım için alışığım. Galiba biraz da terlememeye ve bunalmamaya şartlandırıyorum kendimi.Düşünmüyorum yani

- Peki ailen mi istedi bu şekilde kapanmanı?

- Hayır onlar sadece bana anlattılar bende kabul ettim. Zorlama yok. Zoraki olmaz zaten. İnsanın yürekten istemesi lazım.Başka türlü verimli olamaz ki insan.

- Benim ailem bana bir şey anlatmadı.Onların önem verdiği tek şey üniversiteyi kazanmam.Başka bir şey duymadım onlardan.Sınavı kazanırsam hayatımın kurtaracağımdan bahsediyorlar sürekli.

- Ne güzel işte.Sınavı kazanmanı istiyorlar demek ki.Aslında bu dünyada bir sınav. Kazananlar,kazanamayanların olduğu cezanın ve mükafatın olacağı bildirilen bir sınav.Üniversite imtihanını kazandığın da bu dünyanı kurtarıyorsun.Bu dünyadaki imtihanı kazanınca da Ahiretini kurtarıyorsun.Yani ebedi kalacağın yurdunu belirliyorsun? Hangisi daha kalıcı?

Aslı şaşırmıştı.Soracak o kadar soru vardı ki ama eve gelmiş ayrılmaları gerekiyordu.

- Şule tanıştığımıza memnun oldum.İyi ki bizim sınıfa geldin.Seninle iyi anlaşacağız galiba.

- Evet çok iyi anlaşacağız.İnan bende çok memnun oldum.Daha sonra detaylı konuşuruz inşallah.Yarın görüşmek üzere.Allah’a emanet ol.

Aslı ne diyeceğini bilemediğinden sadece;

- Sende.

Diyebildi.Evin kapısına yönelmişti ki arkasına dönüp giden arkadaşına baktı.Kendinden o kadar farklıydı ki konuşmaları,giyim tarzları,hatta şikayet ettikleri şeyler bile farklıydı onunla.Ama yine de sevmişti bu genç kızı.En azından samimiydi,içtendi,doğaldı.Bu da kısa bir okul arkadaşlığı için yeterliydi.Her zaman ki gibi yorgun bir şekilde eve attı kendini.Odasına çekilmiş,bütün kitapları yatağın üzerine boşaltıp hangi dersi kontrol etmesi gerektiğine karar verememişti. Annesinin hazırladığı ve odasına getirip bıraktığı yemeğini bitirince ders yapmaya başladı.Aslında canı hiç istemese de annesinin nasihatlerini dinlemektense bu kasvetli odada ders yapmayı tercih etmişti.Odaya göz gezdirdi sonra.Duvarlarda ki popçuların resimlerine baktı uzun uzun.Onlar da kendisi gibi uğraşmışlar mıydı acaba?Tıpkı onun gibi odalarına kapanıp saatlerce ders çalışmışlar mıydı?Hayatlarını imtihan kazanma hırsıyla ertelemişler miydi?Onun gibi uğraşmışlar ve saatlerce nasihat dinlemişler miydi?Şimdi bolluk içinde,şöhret olarak gününü gün eden bu insanlar nasıl örnek oluyorlardı ona?

Yoksa her şeyi bir kenara bırakıp duvarlarını süsleyen bu insanlar gibi kısa yoldan para,şöhret ve itibara kavuşmak için onları mı örnek almalıydı? Hep zirvede olan ünlü ve zengin bir şarkıcı olmak ne güzel bir hayal di bu.O zaman kimse ona nasihatte bulunamaz,kimse ders yap diye baskı uygulayamazdı.İnsanlara o hükmeder ve ünlü biri olarak refah içerisinde yaşar giderdi.Sonra şöhretin doruğunda uyuşturucunun tuzağına düşenleri hatırladı.Ailelerinden kopan ve mutluymuş gibi gözükmeye çalıştıklar geldi aklına.Aile kurmaktan bile aciz birbirlerinin kucağında gezen bir yığın insandı bunlar.Her şeyleri sahte,güzellikleri,gülüşleri,dostlukları,sevgileri her şeyleri sahteydi bunların.Ya sonları o hepsinden beterdi.Ya ucuz bir otelde yalnız ölüp gidiyorlardı veya bakacak kimseleri olmayınca tanımadıkları insanlara muhtaç oluyorlardı.Bir kısmı da uyuşturucu kurbanı olarak izbe bir yerde bulunuyordu cesedi.Güzellikleri,şöhretleri,itibarları yok olunca zaten psikolojileri de bozuluyordu bir çoğunun.Tüm bunları düşünürken uzandığı yatağında derin bir uykuya dalıp gitmişti bile.

Ertesi gün geç vakit kalkıp yine her zaman ki gibi isteksiz bir şekilde dershaneye gitmek üzere çıktı evden.Sınıfa girdiğin de arkadaşları çoktan gelmiş.koyu sohbete başlamışlardı bile.Şule Aslıyı görünce tebessüm etti yine.Arkadaşını görünce sevinmiş sıranın üzerine yaydığı kitaplarını kendi tarafına çekerek;

- Hoş geldin Aslı.Nerede kaldın? Gelirken sana uğrayıp beraber geliriz diye düşündüm ama ailen ne der düşüncesi beni engelledi.

- Keşke zile bassaydın ben inerdim,beraber konuşa konuşa gelirdik. Ben yolda sıkılıyorum.

- Tamam inşallah yarın zile basarım,beraber geliriz.Ders çıkışı sende bize gelirsin beraber hem ders çalışırız hem konuşuruz.Anneme senden bahsettim.Oda çok çabuk arkadaş edinmemden dolayı çok sevindi.Seni merak ediyor bir gün gel de sizi tanıştırayım.

Aslı olur manasında başını sallarken öğretmende içeri girmiş derse başlamışlardı bile.

O gün yine olağan bir şekilde ders dinleyerek geçmişti.Dersin bir an önce bitmesi eve gitmek için can atıyorlardı.Çıkışta yine Aslı ve Şule beraberlerdi.Aslı merakla sordu yine;

- Dün okul çıkışı ne yaptın bakalım?

- Biraz ders yaptım biraz da anneme yardım ettim.Akşam da misafirlerimiz vardı onlarla geç vakte kadar sohbet ettik.Gelen uzaktan bir akrabamız oda örtülü üniversite imtihanına girmiş fakat örtülü olduğu için derslere alınmayınca o da okulu bırakmak zorunda kalmış.Bizim başımıza da aynı şeyin gelmesinden endişe ettiğini anlattı.Kendisini her konuda geliştirmiş birisidir.Benimde İslam’la gerçek mana da tanışmama o vesile oldu aslında.

- Örtülüleri derse almazlarsa sende açarsın.Okumak daha önemli değil mi?Hem okul bitince tekrar kapatırsın.

Şule üzgün bir şekilde cevap verdi;

- Allah’ın izniyle böyle bir şey asla yapmam.Hani dün konuşmuştuk hatırladın mı? Bu dünyanın imtihanıyla Ahiretin imtihanını.

- Evet hatırladım..

- İşte bu dünya da diploma alabilmek uğruna neden gerçek ve kalıcı hayatımı mahfedeyim.Sonuna kadar direnirim,hakkımı ararım ama asla ve asla inandığım değerlerden taviz vermem.

- Belli olmaz o gün belki de mecbur kalır ve bir yolunu ararsın.Peruk gibi .şapka gibi.Demokrasilerde çareler tükenmez.

Şule tebessüm ederek karşılık verdi.

- Bu kimi kandırmak olur sence? Allah’ımı, beni oraya almayanları mı yoksa kendimi mi? Kimi kandırmış olurum bu şekilde? Neyse bunları daha sonra konuşuruz.Sen neler yaptın bakalım?

- Hep aynı bizim evde pek renk yoktur her kes kendi halinde ben odamda ders yaparken annemler ses bile yapmazlar.Benim daha fazla çalışıp,sınavı kazanmam için ellerinden gelenleri yapıyorlar.

- Bunu bu şekilde bilmek sana daha ağır sorumluluk yükler değil mi?

- Aslında öyle olması gerek ama bana yüklemiyor sadece sinir ediyor.Beni yarış atı gibi görmeleri hayatımı sadece kazanmam gereken sınava bağlı görmeleri çok rahatsız ediyor.Ya kazanamazsam sorusu daha ağır geliyor.

Şule arkadaşının olumsuz tavrına üzülmüştü.Arkadaşını rahatlatacak bir teklif geldi aklına

- Aslı ailen bize gelmene izin verirse, bize gidelim de beraber ders yaparız,sohbet ederiz,hem seni annemle tanıştırırım.

- İzin verirler herhalde.Geçerken bir sorarız tamam mı?

Bu arada konuşmaya dalmışlar Aslı ların kapısına gelmişlerdi bile.Aslı arkadaşına dönerek;

- Sen bir dakika bekle ben anneme sorayım hemen gelirim olur mu?

- Tamam Aslı ben seni burada bekliyorum.

Aslı koşarak çıktı merdivenleri.Kısa bir zaman sonra neşeyle dönmüştü Şulenin yanına.

- Tamam geliyorum.Annem sıkı sıkı ders çalış ama diye tembih etti.

Sevinçle yola devam ettiler.Yol boyunca yine koyu sohbet içindeydiler.Aslı,Şule lerin evine geldiğinde Annesi ile tanışınca şaşırmıştı.Hem kızını hem de onu gülerek karşılayan Şulenin annesi her ikisini de öperek hoş geldiniz demesi çok hoşuna gitmişti.Şule;

- Aslı sen keyfine bak.Bir şeyler atıştırıp derse başlarız ama önce ben namazımı kılayım tamam mı arkadaşım.

Aslı şaşkın bir şekilde tamam manasında başını sallayarak salondaki koltuğa oturup beklemeye başladı.Şule abdest almış karşıdaki odada namaza durdu.Aslı uzaktan onu görebiliyordu.Dikkatli bir şekilde,kendinden geçmiş halde de namaz kılan genç kızı seyretmeye başladı.Ayakta ellerini göğsünde bağlamış,bir şeyler mırıldanıyordu.Şulenin yüz ifadesi dikkatini çekti sonra.Bazen yüzü asılıyor,bazen tebessüm ediyor,bazen de sanki sevinçli bir haber almış gibi rahat bir şekilde devam ediyordu namazına.Aslı hayranlıkla seyrediyordu arkadaşını.Şule terapide gibi rahatlıyor casına kılıyordu namazı.Aslı namaz kılan çok insan görmüştü ama hiç birinde bu huşuyu görememişti.Namaz kılarken amcasını defalarca görmüştü.Babannesini ve diğer insanları da seyretmişti namaz kılarlarken ama hiç birinde bu şekilde etkilendiklerini görmemişti.Şule secdeye gittiğinde uzun süre kalkmıyor dakikalarca duruyordu secdede.Her hareketini takip etmeye başladı Şulenin.Her tavrı,her hali etkiliyordu onu.Namaz dan sonra yanına geldiğinde Şulenin gözleri kızarmıştı.Aslı şaşırmıştı ama bir şey soramadı ona.

O gün biraz ders,biraz da konuşarak geç vakte kadar oyalandılar.Aslı eve gitmesi gerektiğini söyleyerek izin isteyip kalkmıştı ki,Şule ve babası da onu bırakmak üzere beraber çıktılar evden.Aslı çok memnun kalmıştı o geceden.Gelince annesine de anlattı.Hafta sonu tekrar gideceğini söyleyip uyumak üzere odasına gitti.Yatağa yattığında Şulenin namaz kılması geldi gözünün önüne.Tanıdığı diğer namaz kılanlarla arasındaki farkı bir türlü bulamıyordu.Ertesi gün bunu Şuleden öğrenecekti.

Ertesi gün erkenden kalkıp Şulenin gelmesini beklemeye başladı.Vakit hayli geç olmasına rağmen Şule gelmemişti.Aslı daha fazla gecikmemek için koşar adımlarla gitti dershaneye.İçeri girdiğinde ders başlamıştı.Öğretmenden özür dileyerek yerine oturdu.Şule gelmemişti.Nedenini çok merak ediyordu.Dersin bir an önce bitmesi ve arkadaşına gidip neden gelmediğini öğrenmek için sabırsızlanıyordu.Nihayet ders bitince hızla eve giderek annesine olayı anlatıp Şulelerin evinin yolunu tutmuştu bile.Kapının önüne gelince zile bastığında Şulenin annesi gülümseyerek açtı kapıyı.Aslı merakla sordu.

- Teyzeciğim Şule okula gelmedi de bende merak ettim.Hasta değildir umarım.

- Önemli bir şey yok kızım.Sadece üşütmüş ateşi vardı biraz bende bu şekilde okula göndermedim.O, senin bekleyeceğini düşünerek gitmeyi çok istedi ama ateşi buna mani oldu.Telefon numaranı da bilmiyormuş.Seni bekleteceği için çok üzüldü.Ben sizin evi bilseydim gelip haber verecektim.Bilmediğim için seni beklettik galiba.Hakkını helal et yavrucuğum.

- Olsun teyzeciğim,önemli değil.O kadar beklemekten bir şey olmaz. Önemli bir şey olduğunu düşündüğüm için meraklandım sadece.Şule nerde? Görüşebilir miyim?

- Tabi ne demek? Odasında Kuran okuyordu.Dur haber vereyim hemen.

- Rahatsız etmeyin teyzeciğim ben beklerim.

Bu arada telefon çalmış Şulenin annesi telefonda konuşuyordu.Aslı kapı aralığından Şuleyi görünce arkadaşına dikkatle seyre dalmıştı.Her şeyden habersiz,kendinden geçmiş gibi Kuran okuyordu Şule.Aslı arkadaşını süzmeye başladı.Yüz ifadesi dikkatini çekti yine.Bazen tebessüm halini alırken bazen de korku dolu bir ifade beliriyordu yüzünde.Hayretle bakıyordu arkadaşına.Namaz kılarken de aynı hale tanık olmuştu.Çok etkilemişti Şulenin bu hali.O kadar etkilenmişti ki ayakta tepkisiz bir şekilde onu seyrettiğini unutmuştu.Ta ki Şule nin annesinin gelerek;

- Kızım neden ayakta bekliyorsun,otursana.Bende Şuleye haber vereyim.

Diye seslenene kadar devam etti bu hal.Annesinin haber vermesiyle Şule bir müddet sonra onların yanına gelerek sımsıkı sarıldı arkadaşına;

- Arkadaşım benim. Hakkını helal et.Seni beklettim bugün.O kadar çok üzüldüm ki anlatamam.Ama sabah çok ateşliydim ve evden çıkacak durumda değildim.

- Önemli değil Şuleciğim. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu düşündüğüm için ziyaret edeyim diye geldim. Yoksa sana hesap sormak gibi bir niyetim asla olamaz.

- Aslıcığım, hesap sorman için değil sadece ağızdan çıkan her söz yemin gibidir bence. Sözümde duramamanın üzüntüsü bu sadece. Ve özürüm de bunun için.Anlat bakalım bu gün neler yaptınız?

- Bildiğin gibi konu tekrarı yapıldı bu gün de. Sen olmayınca tadı yoktu zaten.

- Canım arkadaşım benim. Allah razı olsun. Ne güzel bir yüreğin var senin. Ve bunu ne güzel yansıtıyorsun.

- Şule sana bir şey sorabilir miyim?

- Tabi ki arkadaşım buyur.

- Kur’an okurken yüz ifaden dikkatimi çekti.Bazen sevinçli,bazen hüzünlü,bazen de hiddetliydi sanki.Geçen gün sen namaz kılarken de çok dikkatimi çekmişti bu halin.Neden bu şekilde olduğunu merak ettim.Bir kere bizim evde Kur’an okutmuştu annem.Ama onlar hep aynı şekilde okuyup bitirdiler.Sonra da annem onlara para vermişti.

Şule acı acı gülümsedi.Kur’anı para karşılığı okunması ona her zaman yanlış gelmişti

- Bak Aslıcığım. Kur’an okurken mealini yani anlamını da okuyorum ben. Arapça bilmediğim için anlamıyorum. Türkçeye çevirileri var Kur’anın.Oradan okuyorum.Bazen Cennet ve oradaki nimetleri o kadar güzel anlatılıyor ki tebessüm etmemek imkansız.Cehennem ve ateş halkından bahsederken de üzülüyorum,hüzünleniyorum.Hüküm ayetlerinde de merakla bir daha bir daha okuyorum ki yanlış anlamışsam düzelteyim diye.Yüz ifademin sürekli değişmesi belki de ondandır.Gel istersen sana da okuyayım.Kayıtsız kalınmayacağını sende göreceksin.

Arkadaşının eline yapışarak odasına götürdü. Kur’anı Kerimi eline alan şule okumaya başlayacaktı ki, Aslı heyecanla atıldı,

- Aman ha. Annem başın açıkken okunursa çarpılırsın dedi. Biz ellemeyiz bile çarpar diye.

- Allah celle okumasını ve yaşamasını emredecek birde dinlersen çarpılırsın diyecek bu tezat olmaz mı arkadaşım. Bu insanları Kuran dan uzaklaştırmak için söylenen sözler.Ben okuyayım sen sadece dinle.Dinlemende hiçbir sakınca yok.

Aslı şaşırmıştı. O, kendini bildi bileli Duvarda kabında asılı duran Kur’anı Kerim geldi aklına. Şimdiye kadar onu açıp okumayı hiç düşünmemişti.Büyükleri sürekli çarpan bir şey olarak bahsediyorlardı ondan.Eline aldığı,ellediği zaman çarpan ulaşılmaz bir kitap olarak anlatılmıştı ona.O bunları düşünürken Şule okumaya başladı;

‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Gerçek şu ki, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün arka arkaya gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde yüzen gemilerde,Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle ölümünden sonra yer yüzünü dirilttiği suda,debelenen her canlıyı orada üretip yaymasında,rüzgarları estirmesinde,gök ile yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için ibretler vardır’

Aslı heyecanla atıldı.

- Çok etkileyici. Ben bu şekilde hiç düşünmemiştim. Bütün kainata baktığımızda aslında Allah’ın eseri olduğunu biliyoruz ama bu kadar hayatımıza müdahale ettiğini düşünmemiştim.

Şule, Aslının bu denli merakla dinlemesine sevinmiş heyecanla sordu;

- Aslı mesela namazda sürekli okuduğumuz Elham’ı biliyor musun.

- Evet çok küçükken babannem öğretmişti.

- Bak onun anlamını da okuyalım istersen

- Sevinirim vallahi. Manası olabileceğini hiç düşünmemiştim. Tekerleme gibi ezberletilmişti bana nedir manası?

‘Bütün hamdler alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a mahsustur. O Rahmandır yani dünyada herkese merhametli, Rahimdir yani ahirette sadece iman edenlere merhametli olandır.Biz yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.Bizi doğru yola ilet.Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna gazap ettiklerinin yoluna değil’

Aslı duygulanmıştı gözleri buğulanmış sesi titreyerek karşılık verdi;

- Ne güzel bir duaymış bu Yarabbi. Hem bizi yoktan var ediyor hem de ona nasıl dua edeceğimizi de gösteriyor. Çok güzel Şule inan çok etkileyici.Senden bir şey rica etsem.

- Tabi ne istersen Aslı.

- Bana arada bu şekilde okur musun? Çok fazla etkiledi beni. Duvarda ki kabında asılı dururken ulaşılmaz geliyordu. Bu kadar etkileyici olabileceği hiç aklıma gelmemişti.Oysa şimdi bambaşka bir yönünü anladın Kur’anın.Sana,bana,hepimize hitap eden ilahi bir mesaj.

- Arkadaşım hasta olan bir insanın reçetesini çerçeveleterek duvara asması ne kadar iyileştirirse onu, Hayat kaynağı olması gereken Kur’anı asması da o kadar etkiler ancak.Okunması ve yaşanması gereken Allahın kitabından uzaklaştığımız müddetçe asla kendimize gelemeyiz.Bizi biz yapan değerler ancak kulluğumuzun bilincine varacağımız zaman olacaktır.İnşallah her gün beraber okuruz.Kimi zaman cennet ayetleriyle sevinçten ağlarız,kimi zaman cehennem ayetleriyle korkudan göz yaşı dökeriz.Kimi zaman iman ayetleriyle imanımızı sağlamlaştırır,kimi zaman da peygamberlerle olan bölümlerinde kendimize dersler çıkartırız Allah’ın izniyle.

Aslı gözleri ışıl ışıl parlayarak atıldı söze;

- İnşallah arkadaşım inşallah. Çok geç oldu. Annem merak etmiştir. Şimdi çıkmam lazım hava kararmadan gideyim. Yarın gelecek misin okula.

- İnşallah geleceğim.Bugün daha iyiyim. Tamam o zaman yarın görüşürüz.

- Allah’a emanet ol arkadaşım.

Aslı koşar adımlarla çıktı evden. Yolda gördüğü her şeye bakmıyor görüyordu. Daha önce dikkatini çekmeyen her şey o kadar anlamlı geliyordu ki ona. Örneğin yoldan geçen bir kedi.İnsanlar ne kadar robot yaparlarsa yapsınlar bunun gibisini yaratamazlardı.Mesela ağaçlar,kuşlar,kelebekler,batmaya yüz tutmuş şu güneş,birazdan parlayarak çıkacak olan yıldızlar,ve öylece asılı olup sürekli şekil değiştiren ay,yerde yemyeşil halı gibi döşenmiş çimenler hiç birini kimse yaratmaya kadir değildi ki.Bunları düşünerek eve girmişti bile.Yemeğinin yedikten sonra banyoda hafızasında kalan bilgileriyle abdest alarak odasına girip kapıyı kilitledi.Hiç kullanmadığı seccadeyi sererek Allahu Eber diyerek durdu namaza.Elham suresini okurken Şulenin okuduğu bölümleri düşünüyordu.Gözleri buğulanmış vaziyette secdeye vardığında hıçkırarak ağlamaya başladı.Göz yaşları sel olmuş dakikalarca ağladı ağladı.Secde den başını kaldırmak istemiyordu sanki.Bu yaşına kadar yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını düşündükçe binlerce tövbe ediyordu onu yoktan var edene. Her aldığı nefes için, her yaşadığı an için, her bir zerresi için ne kadar şükretse azdı aslında. Ama o bu yaşına kadar bunları hiç düşünmemiş sadece gününü gün etmişti.Tüm bunlar aklına geldikçe hıçkırıkları daha da sıklaşıyordu.Çok sevdiği ve kaybettiği bir şeyi bulmuş casına sevinçli,ama yaptıklarından dolayı da üzgün,karmakarışık duygularla uzun süre ağladı secde de.Dakikalar sonra Namazı bitip selam verdiğinde uzun uzun dua etti onu yoktan var edene.Binlerce tövbe etti yaptıkları ve yapmadıkları için.Daha fazla geç kalmadan gerçekleri onun görmesine vesileler kıldığı için Rabbine binlerce kez şükretti sonra.Duası bittiğinde gözyaşlarından ıslanan seccadeyi bir dahaki namazda kullanmak üzere katlayıp masanın yanına bıraktı.

Camdan dışarı seyretmeye koyulmuştu ki,gökyüzünün derinliklerine bakarak Rabbine şükrederken sabah ezanı farklı minarelerden Rabbin huzuruna davet ediyordu tüm insanları.Bu çağrıyı daha önce hiç dikkate almamanın verdiği buruklukla az evvel bıraktığı seccadeyi alarak tekrar serdi ve durdu namaza.Secdeye vardığında seccade hala ıslaktı ama o bunu hissetmiyor sadece alnını onu yoktan var edenin huzurunda eğmenin gönül rahatlığını yaşıyordu tüm benliğinde…


Etiketler:
Eyl 15

Hasret

Yazar Hakkında Bilgi
:

Sümeyye eli titreyerek bastı zile.Heyecanı her halinden belliydi.Elleri buz tutmuş,engel olamadığı bir titreme hakimdi tüm vücudunda.Bacaklarında derman kalmamış,yere yığılacakmış gibi zor duruyordu ayakta.Uzun seneler olmuştu bu kapıdan içeri girmeyeli.Kapının açılmasını beklerken son kez eşarbını ve üstünü başını düzeltti.Her şey yolunda gibiydi.Kendinden emin bir şekilde bir daha bastı zile.Kapının yavaş yavaş açılmasıyla heyecanı bir kat daha fazlalaşmıştı.Merakla baktı kapıyı açana. Uzun sarı boyalı saçlarıyla gayet bakımlı,oldukça fazla makyajlı olduğundan mimiklerini bile görmekte zorlandığı bir hanım açmıştı kapıyı.Açar açmazda Sümeyye yi ayaklarından başına kadar süzerek sordu;

- Buyurun.Kimi aramıştınız?

- Ben Engin beyi aramıştım.Kendisiyle görüşebilir miyim?

- Neden aradınız ki Engini? Hem siz kim oluyorsunuz?

- Ben onun kızıyım.Adım Sümeyye.

- Tamam senden bahsetmişti.Buyur gel Engin içeride.

Genç kızın heyecanı dorukta nefesi kesiliyordu sanki.Yavaşça içeri süzülürken babasını göreceğinden dolayı müthiş bir sevinç ve heyecanı bir arada yaşıyordu şu anda.Ev oldukça lüks döşenmiş bir zamanlar burada yaşadığı durumundan eser kalmamıştı sanki.Aynı ev olduğunu söylemek o kadar zordu ki.Büyük salonda şaşalı koltuğun tekine oturmuş kır saçlı,göbekli elindeki meyve suyunu yudumlayan adama bakıp heyecanla sordu;

- Baba sen misin?

Adam şaşırmıştı.Karşısında duran genç kızı süzdü oda.Başında büyük eşarbı,topuklarına kadar uzanan pardesü ile hiç tanımadığı bir genç kız ona baba diyordu.

- Baba ben Sümeyye.

Adamın şaşkınlığı daha fazla artmış bu defa farklı bir şekilde süzdü genç kızı.Oturduğu yerden hiç kalkmadan,yüz ifadesini hiç değiştirmeden

- Hoş geldin. Bunca yıl nerelerdeydin bakalım? Ne kadar da büyümüşsün. Tabi senelerdir görüşmüyorduk. O annen göndermiyordu seni değil mi?

Sümeyye kendisini tanıyan babasının elini öpüp uzun yılların hasretiyle sarılmak üzere ona doğru yöneldi.Ama babasının bu soğuk tavrı karşısında sadece bir yabancının elini öper gibi öperek karşısına oturup,babasının sorusuna karşılık verdi;

- Hayır annem bana bir şey söylemedi.Sadece sana kırgındı baba. Seni en son 10 yaşındayken görmüştüm.En son annemi ve beni sokağa attığın anı,

- Defolun gidin sizi artık istemiyorum ben başkasıyla evleneceğim.

Deyişini asla unutamadım. Her baba sözcüğü duyduğumda zihnimden bu sözler geçiyordu.Her baba kızı yan yana görsem aynı duygularla bakıp kaldım bu manzaraya.Kızlarıyla sohbet eden,onları okula bırakırken yanaklarına sıcacık bir öpücük konduran her babayı gördüğümde hep içim acıdı,boğazım düğümlendi,gözyaşlarımı içime akıtarak gıptayla seyrettim onları..Sen baban yaşadığı halde baba diyememenin acısını yaşadın mı hiç? Baban refah içerisinde yaşarken sen kuru ekmeği bile bulamadığın aç kaldığın oldu mu ? Okula yürüyerek parasız ve delik ayakkabılarından su sızmış ve ayakların donmuş vaziyette gittin mi? Ya sıcağı görünce ayaklarının sızlamasını yaşadın mı hiç?Bayramlarda mahalledekilerin ellerini öperken verilen paralarla nasıl sevindiğimizi tahmin edemezsin.O paralarla günlerce geçindiğimizi de.Kışın odun kömür bulamayarak battaniyenin altında ders yaptın mı baba sen? Annenin başkalarının temizliğini yapmaktan nasırlaşan ellerini öptün mü hiç? Birinin senin için canını dişine takarak çalıştığını,ezildiğini, horlandığını, dışlandığını görerek vicdan azabı çektin mi? Karşılıksız sevdin mi baba? Yada karşılıksız sevildin mi?

Babası kızarak pişkin bir şekilde karşılık verdi.

- Ne o bunca yıldan sonra bana hesap mı sormaya geldin?

- Hayır. Babamı merak etmemden daha doğal ne olabilir ki?

Adam sarışın bayana dönerek konuşmaya başladı.

- Alev bu benim bahsettiğim kızım Sümeyye. Sen bize bir çay koy istersen içelim de benim birazdan çıkmam lazım.

Kadın umursamaz bir şekilde cevap verdi.

- Anladım canım o kadar aptal değilim herhalde. Ama kızının bu şekilde örtülü olduğundan hiç bahsetmemiştin.

- E anasına bak kızını al demişler ya. Annesiyle aynı ortamı paylaşırken düşüncelerinden de kapmış demek ki.Bizim boşanmamıza sebep olanda onun bu şekilde aşırı kapalı olması ve bana sürekli;

- Ne olur bey az kazan ama helalinden kazan. Ben senden hiçbir şey istemiyorum sadece Yaradanına yönelen iyi bir kul ol yeter .

Diye ısrar etmesidir zaten. Ah kızım az çekmedim annenden. Eve gelen misafirlere içki ikram etmez

- Haram olanı ben içmediğim gibi içene de ikram edemem derdi. Benim aldığım içkileri de lavaboya döktüğünü gördüğüm zaman da yerdi dayağı ama hala akıllanmazdı.Keçi gibi inat vardı kızım senin annende.O kahrolası inadı yüzünden ne kadar sıkıntı çekti.Ne olurdu sanki arkadaş toplantılarında,düğünlerde,özel günlerde şöyle başını açarak süslenseydi Alev gibi.Evde namazını kılsın ne istiyorsa yapsın ona karışıyor muydum sanki? Ama inat işte sırf beni rezil etmek için kocaman eşarp takardı başına. Her defasında da ağzından kan gelene kadar dayak yerdi de yinede uslanmaz,yapacağını yapardı.Ne vardı sanki bu kadar abartacak.Burası Arabistan değil.Annenin istediği şeylerin zamanı geçeli çok oldu.Peygamber asırlar öncesinde yaşamış ölünce de bitmiş her şey.Zaman sana uymuyorsa sen zamana uyacaksın yoksa gerici diye adın çıkar vallahi. .

Sümeyye donuk bir şekilde dinliyordu konuşulanları. Annesinin babasından hiç söz etmemesinin sebebini şimdi daha iyi anlıyordu. Gerçi oda hatırlıyordu bu anlatılanları.Ama babasının pişman olduğunu düşünerek kendilerinden özür dileyeceğini zannederken o daha hiddetli bir şekilde çıkmıştı karşısına.Biraz sitem biraz da kırgınlıkla atıldı söze.

- Ben buraya annemi attırmanı dinlemek için gelmedim. Annem Allah için yaşayan eli öpülecek bir kadın.Senin o kadar yaşattıklarına rağmen senden bahsedildiğinde sadece;

- Allah onu affetsin

Diye dua edebilecek kadar büyük bir yüreğe sahip.Her şeyden öte o beni büyüten zor şartlarda okutan ve bu yaşa getiren insan Bunları duyacağıma hiç gelmeseydim daha iyi olacakmış.Ben haftaya evleniyorum.Belki son kez babalık yaparsın ve düğünüme gelirsin diye davetiye getirmiştim sana.İstedim ki, ben büyürken yanımda olmayan babam düğünümde yanımda olsun.İstedim ki,en ihtiyaç duyduğum anlarda varlığını hissedemediğim babamın düğünümde varlığını hissedebileyim.İstedim ki,bana son kez babalık görevini yerine getir.İstedim ki,baba olduğunu ilk ve son kez hisset.Ama yanılmışım.

Gözleri buğulanmış ama güçlü olmak, güçlü gözükmek istercesine davetiyeyi masanın üzerine bırakarak koşar adımlarla çıkmaya çalışırken babası daha da sinirli bir şekilde bağırmaya başladı;

- Anladım neden geldiğini. Evleniyorsun ve paraya ihtiyacın var.Babamdan ne koparabilirsem kardır diyerek geldin yanıma. Bu el öpmeler, masum edalar da sırf bu yüzden değil mi?Bunca yıl neredeydin? Aklın başına yenimi geldi? Şimdi mi bir baban olduğunu hatırladın? Annen git babandan biraz para dilen dedi değil mi? Yok öyle yağma. Bir kuruş bile vermem.

Sümeyye donakalmıştı. Kendi babası,c anı, kanı nasıl olurdu da bu şekilde düşünür,onu para koparmaya gelen maddiyatçı biri diye itham ederdi? Başı çatlayacakmış gibi ağrımaya başlamış, bu rezil ortamdan bir an önce çıkmak istiyordu ama babasına son bir kez daha dönüp,kendinden emin bir şekilde,babasının gözlerinin içine bakarak karşılık verdi;

- Benim amacım senden para istemek olsa bile bu nasıl bir babalıktır ki benimde hakkım olan bu evde hakaretler ediyorsun. Allah şahidim olsun ki buraya gelirken bunu asla düşünmedim.Aklıma bile gelmedi.Benim amacım sadece yıllar önce bana vermen gerekirken vermediğin sevgini gösterebilmen için sana şans tanımaktı. Ama hata yapmışım.Hem de çok büyük bir hata.Allah seni ıslah etsin baba.Allah sana doğru yolu göstersin.Umarım öz kızından bile fazla değer verdiğin paranla mutlu olursun.Umarım bana bugün söylediklerinden dolayı pişman olmazsın.

Daha fazla konuşamadı Sümeyye. Heyecan ve neşe içerisinde girdiği kapıdan müthiş bir hayal kırıklığıyla çıkıyordu şimdi. Oysa nasıl hayaller kurarak gelmişti buraya.Babasının ona hasretle sarılacağını,uzun uzun dertleşeceklerini hatta babasının pişman olduğunu , gözyaşları içinde ondan özür dileyeceğini hayal etmişti yol boyu.Hiçbir şey tahmin ettiği gibi olmamıştı.Kalbi kırık vaziyette dönüyordu onu sevgisiyle saran annesinin kucağına.Eve gittiğinde annesinin nasırlı ellerinden öpecekti defalarca.Ağarmış saçlarını okşayacak,yüzündeki derin çizgileri seyredecekti uzun uzun.Onu bu yaşa getirene kadar emek sarf eden,sürekli çalışan annesinden helallik dileyecekti. Hakkını helal ettirmek için sarılacaktı bu yüreği kocaman sevgi yüklü kadına.Ve baba sözcüğünü kaldıracaktı literatüründen.Bir daha asla anmayacak,soranlara da öldü diyecekti.Ölüden ne farkı vardı ki babasının? Ölüler onun kadar canını acıtamazdı.Onun kadar yüreğini sızlatamazdı.Onun gibi acı çektiremezlerdi.Kafasındaki düşüncelerden arınmak istiyor
du.Okunan ezanı hatırlayarak en yakın camiye giderek abdest almaya başladı. Abdest suyu rahatlatmıştı onu. Ferahlamış, siniri yatışmış içi rahat bir şekilde girdi camiye.Caminin atmosferi onu daha fazla rahatlatmış,gevşetmişti.Kafasındaki tüm olumsuz düşünceleri silip atmış Rabbinin huzuruna gelmenin coşkusuyla durdu namaza.O şimdi Rabbinin huzurunda kıyamdaydı.Çevresinde ki pek çok insan maddiyatın,makamın,statünün,kendilerinden üstün gördüklerinin huzurunda kıyama dururken o,onu yoktan var edenin huzurunda kıyamdaydı.Ve her rekatta tekrarlıyordu.

‘Bütün hamdler alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

O Rahman’dır,Rahim’dir.

Din gününü sahibi odur.

Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.

Bizleri doğru yola ilet.

Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna,gazab ettiklerinin yoluna değil’

Ne güzel bir duaydı.İnsanı rahatlatan ama bir yandan da sorumluluklarımızı hatırlattığı için omuzlarımıza ağırlık bindiren bir dua.Ve secde Rabbine en yakın olduğu yerde heyecanı daha fazla artmış,başını kaldırmak istemiyordu.Kimlere secde eder insan farkında olmadan? Kimlere boyun eğer?Neleri ilahlaştırır bilinçsizce? Rabbin önünde eğilmesi gereken bu başlar kimlerin huzurunda eğilir? Ne için ,kim için yapılır bu dualar? Selam verip kalbi titreyerek dua etmeye başladı.Babası bu haldeyken o,gerçekleri gördüğü için,Yaradanına yöneldiği ve başını sadece Rabbin huzurunda eğdiği için,zorluklara aldırmadan inandığı değerler için mücadele eden bir Anneye sahip olduğu ve yine aynı değerlere sahip bir eş bulabildiği için dua etti bol bol.Kur’an da sık sık okuduğu bir dua geldi aklına sonra.İbrahim aleyhisselamın yaptığı bu dua onun dilinden pek düşmez sürekli tekrar ederdi.;

‘Rabbimiz,beni ve benim soyumdan gelecek zürriyetimi namazında daim kıl.Rabbimiz, dualarımı kabul et.Rabbimiz, o büyük hesap gününde beni,Annemi,Babamı ve bütün inananları bağışla’

Yüreği titreyerek yaptı bu duayı.Daha önceleri tanımadığı babası için bu şekilde dua ederken şimdi tanıdığı ama onun inandığı değerlere karşı çıkan birisi olduğunu gördükten sonra daha farklı geliyordu bu dua.Onun gerçektende çok fazla ihtiyacı olduğunu düşünerek,bir daha bir daha yineledi duayı.Her defasında Kalbinin sıkışmasına,gözlerinden akan yaşlara aldırmadan tekrarladı defalarca.

Namazı bitmiş camiden çıkarak deniz kenarındaki banka oturmuş,derin düşüncelere dalmıştı Sümeyye. Uçsuz bucaksız denize baktı uzun uzun.Hafifçe dalgalanan bir çarşaf gibiydi.Sonu gözükmeyen bu insanı dinlendiren maviliği Allah tan başka kim yaratabilirdi ki? Kim bu kadar muntazam bir şekle sokabilir,taşmasına kim engel olabilirdi ki? Bank’ın etrafındaki rengarenk çiçeklere baktı sonra.Hapsi birbirinde farklı,değişik şekilde ve değişik kokuda bu muhteşem manzarayı kim yaratabilirdi o yüce yaratıcıdan başka?Ya ağaçlar her mevsim başka başka meyve veren,sonbaharda dökülen yaprakları ilk baharda tekrar dirilten kimdi? Kafasını kaldırıp bulutlara,masmavi gökyüzüne,karşıda parlayan güneşe,bir yere takılı olmadan öylece uçan kuşlara bakarken sık sık okuduğu ayetler geldi gözünün önüne.Mülk suresinde geçen ayet ne kadarda güzel açıklıyordu bu olayı.

‘Onlar üstlerinden dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahmanda başkası tutmuyor.’

Gözleri etrafını taradı sonra.Her şey ne kadar mükemmel,ne kadar muhteşem.Hiçbir aksaklık, bir düzensizlik,bir çarpıklık ve göze hoş gözükmeyecek bir şey yoktu.Sonra yine okuduğu Ayeti kerime geldi aklına tebessüm ederek tekrarladı Ayeti kerimeyi,

‘O,biri diğeriyle tam bir uyum içinde yedi kat gök yaratmış olan Rahman’ın yaratmasında hiçbir çelişki ve uyumsuzluk göremezsin.İşte gözünü çevirip gezdir,herhangi bir çatlaklık görüyor musun?Sonra gözünü iki kere daha çevirip gezdir.O gözlerin umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.’

Sümeyye Ayetlerle buluştuğunu,bütünleştiğini hissetti.Kalbi daha fazla rahatlamış bir şekilde mırıldandı.

- Yarabbi,sen bizler için ne güzellikler yaratmışsın.Biz nankör kulların bunları akletmekten uzak kendimizi müstağni görerek bu dünyada temelli kalıcılar gibi böbürleniyoruz.Tüm bu güzellikleri görerek sana dönmeyen insan aptal olmalı.Bu muhteşem Yaratıcıya iman etmeyen bir kul akılsız olmalı.Hepimiz bir araya gelsek senin yarattığın bir sineğin kanadını bile yaratmaktan acizken senin Yaratıcılığından şüphe duyanın haline acırım.Rabbim sen bizleri ve tüm bunları görmekten uzaklaşarak mal varlığının onu kurtaracağını düşünen babamı doğru yola ilet.Bizleri senin yolunda gidenlerden eyle.Sana hakkıyla kul olan,sana hakkıyla ibadet edenlerden eyle Yarabbi..

Sümeyye vaktin oldukça geç olduğunu hatırlayarak eve gitmek üzere yola koyuldu.Gözüne takılan her şeyin yaratıcısını düşünerek,şükür ederek yoluna devam etti.

Nihayet eve geldiğinde Annesi mutfakta yemek hazırlamakla meşguldü.Üstünü çıkarıp Annesinin yanına giderek sımsıkı sarıldı Tüm günün özlemiyle,yaşadıklarının şokunu atmak istercesine sımsıkı sarılarak için için dua etti yine.Böyle bir anneye sahip olduğundan dolayı.Böyle bir hayatı yaşadığı için.Annesi de durumu anlamıştı.Ona soru sorarak daha fazla üzmek istemedi.Gerektiğinde onun anlatacağını biliyordu.Sessizce yediler yemeklerini.

Bir hafta çok çabuk geçmiş düğün günü gelip çatmıştı. Sümeyye gelinliğin eşarbını takarken bir taraftan da gözü kapıdaydı.Olur ki babası pişman olarak gelebilir,bu defa özür dileyerek ona sarılıp özlem giderebilirlerdi.Düğün boyunca bunun hayalini kurup durdu.Ama akşam olup düğünün bitmesiyle hüzün çökmüştü yüreğine.Babası gelmemiş,haberde göndermemişti.Üstelik birde Annesini yalnız bırakıyor olmanın hüznü de eklenince göz yaşlarına hakim olamadı.Yakın arkadaşları ve annesi onu teselli etmeye çalışırlarken o kafasındaki bu düşünceler,dilinde yine dualar la yeni evinin yolunu tutmuştu.

Aradan bir ay geçmişti ki babasının kalp krizi geçirdiğini ve hastanede yattığı haberi geldiğinde gidip gitmemek düşüncelerine dalmıştı. Gitmediği zaman olur ki babasının ölümünden sonra pişman olabilirdi.Bu pişmanlığı yaşamamak için gitmeye karar verdi.Akşam işten dönen eşine anlattı olan biteni.Kararsızlığını da anlatınca eşi olgun bir edayla;

- Gidip,gitmeme kararını ancak sen verebilirsin.Benim bu konuda sana bir yaptırımım olmaz.Ben sadece eğer istersen seninle gelebilirim.Bunun kararını en iyi verebilecek kişi sensin.En iyi ve en doğru kararı vereceğine de inanıyorum.Bu gün bir olay okudum sana anlatayım mı Sümeyye?

Sümeyye şaşırmıştı. Ciddi bir konu konuşurken olay anlatma da nereden çıkmıştı. Eşine şaşkınlığını hissettirmeden yavaşça

- Sen bilirsin diyebildi sadece. Eşi karşısına oturarak anlatmaya başladı.

- Bir alim her gün etrafında toplanan kişilere bir şeyler anlatır,onların yapması ve yapmaması gerekenleri Ayet ve Hadislerle açıklarmış. Buna rağmen aralarında kırgınlık olan bu cemaate bakarak şöyle demiş;

- Arkadaşlar yarın sizden birer poşet patates getirmenizi istiyorum.

Dinleyenler şaşırmış birbirlerine bakarak şaşkınlıklarının ifade etmişler ama sebebini hiç biri sormamış. Ertesi gün patates dolu poşetlerle gelmişler toplantı yerine.Alim getirilen patatesleri ortaya boşalttırarak;

- Şimdi boş poşetleri elinize alarak Kırgın olduğunuz ve affedemediğiniz birinin adının baş harfini kazıdığınız patatesleri teker teker doldurun. Her kes için bir tane ama unutmayın.

Homurtular arasında söyleneni yapmışlar. Bazılarının ağzına kadar dolan bazılarının ise yarım kalan poşetlerine bakarak devam etmiş alim.;

- Şimdi bu poşetleri bir ay boyunca nereye giderseniz taşıyın. Ama sakın elinizden bırakmayın. Sürekli elinizde taşıyacaksınız tamam mı?

Dinleyenler şaşkın bir vaziyette ;

- Bu Alim bizimle dalga geçmez herhalde. Yıllarını ilime veren birinin dediği mutlaka mantıklı bir şeydir.Mutlaka bize faydası olan bir şeydir.Yapalım bakalım .

Ellerinde dolu patates poşetleriyle ayrılmışlar. Bir hafta sonra bir araya geldiklerinde her birinin farklı bir şikayeti vardı.Kimi ağır olduğundan,kimi artık kokmaya başladığından,kimi bundan sıkıldığından,kimi de sürekli taşımaktan utandığından dem vurarak bir ay boyunca bunları taşımanın imkansızlığından yakındıklarını duyunca Alim onlara dönerek;

- İşte bunlar affetmeniz gerekirken affetmeyerek gönlünüze taşıttığınız yüklerdir. Affetmediğiniz süresince bu yükleri de bu şekilde taşıyorsunuz farkında değilmisiniz.?

Sümeyye can kulağıyla ve biraz da merakla dinliyordu eşini. Anlatmak istediğini anlamış, vermek istediği mesajı almıştı.

- Allah razı olsun.Ne demek istediğini gayet iyi anladım. İleride gönlümde ağırlık yapmaması için babamı ziyaret etmem gerekiyor değil mi?

Eşi tebessüm ederek sessiz kaldı sadece. Ertesi gün

Sümeyye hazırlanmış ve adresteki hastaneye doğru yola koyuldu.Hastaneye ulaştığında görevliye sorarak babasının yattığı odayı bulmuştu.Kapı kapalıydı.Kapıyı hafifçe tıklatarak içeri girerken yine heyecanlı ve ürkekti.Babası kendindeydi ama serum takılı vaziyette yatıyordu.Yanında eşi Alev oturmuş bekliyordu.Sümeyye yi görünce şaşırmışlardı.Hiç beklemedikleri her hallerinden belliydi.Babasına yanaşan Sümeyye elindeki çiçekleri dolabın üzerine bırakarak meraklı bakışların üzerinde olduğunun bilincinde titrek bir şekilde;

- Geçmiş olsun baba.Hasta olduğunu duyunca gelmek istedim. Allah şifalar versin.Umarım önemli bir şey yoktur.

Alev, Sümeyyenin gelmesinden rahatsız olmuştu.Yatmakta olan eşine dönerek;

- Siz ikiniz konuşun. Bende dışarı çıkarak bir sigara içeyim. Birazdan gelirim. Sen de kendini fazla yorma. Sinirlenme. Sümeyye sende onu sinirlendirecek şeyler yapma sakın. Ölüm döşeğine gelince mal için millet toplanır demişlerdi de inanmamıştım. Demek ki doğruymuş.

Sümeyye şaşırmış ve çok üzülmüştü. Onun amacı babasının ona bırakacağı malı sorgulamak değil hele sinirlendirmek hiç değildi. Amacı sadece daha sonra pişman olmamak için ziyaret etmekti. Belki de son kez görüp helalleşmekti.Ama o bile yanlış anlaşılmıştı. Üzüntü ve kızgınlıkla cevap verdi;

- Benim amacım hasta olan babamı ziyaret etmek.onu sinirlendirip daha fazla hasta olmasını sağlamak değil. Mirasla, mal, mülkle işim yok. Benim derdim babamın malı değil, ama sizin derdiniz bu galiba. Beni görür görmez ilk olarak bunu gündeme getirdiğinize göre. Kimin derdi ne daha iyi anlaşılıyor. Merak etmeyin bende fazla kalmayacağım. Ziyaret edip gideceğim hemen.

Alev sinirlenerek dışarı çıktığında Sümeyye onun kalktığı yere otururken sordu;

- Baba nasılsın? Kendini nasıl hissediyorsun?

- İyi değilim.Öleceğim galiba kızım.. Öleceğim ve uğrunda ömrümü harcadığım malım mülküm bile beni kurtaramıyor. Öleceğim beni mezara koyup gidecekler. Öleceğim toprak olup çürüyecek, yok olacağım. Ölmek çok soğuk ve ürkütüyor beni. Ölmek istemiyorum, istemiyorum

Gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı Engin beyin. Ölmek aklına geldikçe hıçkırıklarla ağlamaya başlamıştı. Sümeyye şaşkındı, gözünde büyüttüğü o varlıklı babası öleceği için ağlıyordu. Şaşkındı Hiçbir şeyin mağlup edemediği bu güçlü adamı ölüm mağlup ediyordu. Şaşkındı her zaman güçlü gördüğü bu adam çocuklar gibi hıçkırarak ağlıyordu, çaresizdi. Sağlıklıyken bu hale geleceğini hiç düşünmeyen bu adamın bu denli çaresizliği ağlayarak karşılamasından dolayı şaşkındı. Sümeyye hiç bir şey söyleyemedi. Ölüm döşeğinde olan bir insana keşke lerle dolu cümleler kuramazdı. Hem ne faydası olurdu ki bunun. Alev’in odaya gelmesiyle sımsıkı kavradığı babasının elini bırakarak toparlandı. Ayağa kalkıp bir yandan da babasına dönerek;

- Baba benim gitmem gerek. Senin iyileşmen için dua edeceğim. Allah şifalar versin. Kapıya doğru yöneldiğinde Alev le göz göze geldiler. Sümeyye nin gelmesinden hiç de hoşnut olmadığı belli olan bu kadın için annesi ve onu terk etmişti babası. Ve o tercih edilen kadında mal bölünür endişesi taşıyordu. Karısından, çocuğundan kopararak evlendiği adamın ölmesi hiç umurunda değil, tek düşündüğü malın sadece onda kalmasıydı. Sümeyye acıyarak baktı Aleve. Mal için bu kadar kırıcı konuşan bu kadın da ölümü tadacaktı,tıpkı babası gibi belki de o da hıçkırıklarla ağlayacak geri dönebilmek için yalvaracaktı. Ama şuan bunları hiç düşünmüyordu. Düşündüğü tek şey Engin beyin bırakacağı miras ve onun ölümünden sonra rahat bir hayat sürmek. Arkasını dönüp babasına baktı babası hala ağlıyordu. Hıçkırıkları odanın içinde yankılanırken Sümeyye odadan çıkmış, bahçeye doğru yürüyordu.Öleceği için sürekli ağlayan babası aklından çıkmıyor çaresiz bir şekilde yatarak ölümü beklemesini hafızasından kazıyamıyordu bir türlü.

Eve geldiğinde olan biteni anlattı eşine. Eşi de üzülmüştü. Sümeyyenin üzüntü duyması onu da üzüyordu elbette. Onun bu düşünceli hali canını sıkmıştı ama yapacak bir şey olmadığını da biliyordu. Sümeyye Namazdan sonra kafasını dağıtmak,bu düşüncelerden arınmak için okumak istiyordu. Elindeki hadis kitabını açarak okumaya başladı. Peygamber efendimizle ilgili her şey o kadar dikkatini çekiyordu ki. Hz. Aişe yürüyen Kuran ifadesini kullanıyordu. Yürüyen Kuran olabilmek ne güzel bir ifade. Öyle olabilmeyi ne kadar çok arzu ediyordu Sümeyye. Ya sahabi, onlarda Peygamber efendimizle yan yana omuz omuza mücadele etmişler, yerlerinden, yurtlarından çıkarılmayı göze almışlar şehadeti tebessüm ederek karşılamışlardı. Şehadeti gülerek karşılayıp hoşgeldin diyebilmek. Ayeti kerimelerde ‘onlar ölü değil aksine diridirler’
ifadesine muhatab olabilmek ne güzel şeydi. Hayatları şehitler gibi olanın şehadeti arzulaması kaçınılmazdı ki zaten. Hayatını boş şeylerle geçirenler korkardı ölümden. Ölümün gelmemesi için ellerinden geleni yapanlar aslında akıbetlerini tahmin edenlerdir. Hayatlarını kendileri için tüketenler Yaradanla karşılaşmaktan kaçarlar mutlaka. Ve bu karşılaşmadan korktukları için ağlarlar aslında. Gözüne ilişen bir olayı kısık sesle okumaya başladı;

‘Peygamber efendimizin en yakınında olan, gece namazlarında bile beraber olduğu vefakar dostu Selman hastalanmış, ölüm döşeğinde yatmaktaydı. Sad b.Vakkas arkadaşını yasta yatağında ziyarete gittiğinde onu ağlarken bulur. Vefakar arkadaş, neden ağladığını sorar kadim dostuna;

- Neden ağlıyorsun ey kardeşim. Bir sıkıntın, bir derdin mi var?

Selman çok şiddetli ağrılardan mı muzdarip. Sıkıntı ve ağrılardan ötürü hayat artık kendisine dayanılmaz mı gelmeye başlamış? Selman niçin ağlıyor? Dünyadan ve dünyanın cezbedici güzelliklerinden ayrılacağı için mi üzülüyor? Ya da ahiret hayatında orada karşılaşacaklarından mı korkuyor?Ağlamasının sebebi ne?

Sad’ın bu sözleri üzerine Selman ağlamasının gerçek sebebini şöyle açıklar.

- Ben ne dünyaya olan düşkünlüğümden ne de Ahirete olan korkumdan dolayı ağlamıyorum. Rasulullah bizden bir söz almıştı. O söze bağlı kalmamış olduğumu görüyorum. İşte ağlama sebebim budur. Sad, olur ki bu sözü kaçırmış ve daha sonra onu da ağlatabilir diye merakla sordu;

- Rasulullah bizden hangi sözü almıştı ey arkadaşım?

- O (sav) herhangi biriniz dünyadaki geçimliği bir yolcunun azığı kadar olsun demişti. Ben bunu aşmış olabilirim diye ağlıyorum…

Sümeyye yüreği titreyerek okudu bu olayı. Ashabın ağlama sebebi acaba bizi de aynı tesiri yapıyormuy du? Selmanı hasta yatağında ağlatan bizi de ağlatıyor mu? Sonra babasının hasta yatağında ağlaması geldi aklına. Bu iki ağlama ne kadar da farklıydı bir birinden. Selmanın ağlaması yersizdi aslında. Asıl ağlaması gerekenler bu dünyada daha fazla kalabilmek için mücadele verenlerdi. Asıl ağlaması gerekenler Rabbin huzuruna gideceklerini hiç düşünmeyenlerdi. Asıl ağlaması gerekenler Kuranı bir hayat nizamı olarak görmeyerek, Rasulün pratiğinden ders çıkarmayanlardır.Ağlaması gereken asıl biziz. Hem de hıçkıra hıçkıra….


Etiketler:
Eyl 15

Gözlerini yarı aralayıp etrafında olup biteni anlamaya çalıştı Sevda.Açmakta bile zorlandığı ,tozdan kızaran gözleriyle etrafı taramaya çalışıyordu ki,nafile diye geçirdi içinden.Ne olmuştu acaba? En son hatırladığı koltukta oturduğu ve sevdiği bir filmi izliyor olduğuydu.Ellerini ve ayaklarını kıpırdatmak istese de başaramadı.Tüm vücudu uyuşmuş,bedenini hareket ettiremediğini düşündü.Görebildiği tek şey beton parçalarıydı.Evdeki eşyalardan bir kısmı üzerine devrilmiş,ayaklarındaysa müthiş bir acı hakimdi.

Bu acının son bulması ve vücudunu tıpkı eskisi gibi hareket edebilmesi için yalvarırken,neler olduğunu anlamaya çalıştı.Televizyon izlerken müthiş bir gürültüyle sarsılan evi hatırladı ve bir anda çevresindeki her şeyin bir toz yığını haline geldiğini hatırladı.Her şey o kadar ani olmuştu ki,beyninde toparlaması ve algılayabilmesi çok güç oluyordu.Evet,evet deprem olmuştu.Hem de çok şiddetli bir deprem.Bağırmak istiyordu fakat buna dermanı yoktu.Sesi çıkmıyordu sanki.Birilerine sesini duyurabilse bu kahrolası yerden kurtulabilir yaşamını yine normal bir şekilde sürdürebilirdi.Sesini duyurmak bir yana vücudundaki hiçbir uzvunu kımıldatamadığını hissettiğindeyse bir an her şeyin bitip ölümün kapısında olduğunu düşündü.

Bu kadar çaresiz,bu kadar yalnız,bu kadar muhtaç olabileceğini hiç düşünmemişti şimdiye kadar.Hep ona ihtiyaç duyardı insanlar.Hep onun peşinden koşarlar,dertlerinin dermanını hep onda ararlardı.Hep onun hal ve hatırını sorar,hep onunla olabilmek için mücadele ederdi insanlar.Hatta onu her gördüklerinde yakalarını düğmeler,ceketlerini kapatırlardı ona olan saygılarından.O bir topluluğa girdiğinde herkes ayağa kalkar müthiş bir saygı gösterisinde bulunurlardı.Çevresindeki herkes ona ulaşabilmek için mücadele verirken o nasıl olurdu da insana muhtaç bir şekilde böylesi çaresizlik içerisinde beklerdi? Yardım eden o olmalıydı.Yardım bekleyen zavallı değil.İnsanlara yardım ettiğinden dolayı hürmet gören o olmalıydı.Yardım edecekler diye onları bekleyip hürmet göstermek zorunda kalan değil.Nasıl gelmişti bu hale? Ve nasıl düzelecekti bu hal? Ne yapmalıydı.Saygınlığını yitirmeden, yardım ettiklerine muhtaç olmadan,yardım ettiğinden dolayı onları ezerken onu ezmelerine fırsat vermeden.

– Kendi çabamla belki kurtulabilirim diyerek tüm gücüyle bir kez daha zorladı kendini.Ama çabasının boş ve yersiz olduğunun iyice farkına vardığındaysa ümidinin tükendiğini anlayarak gözlerinden akan yaşlara aldırmadan bir kez daha bağırdı.

– Kurtarın beniiii..!

Ses yok.Tekrar tekrar denedi ama nafile.Ne kadar zaman geçti hiç farkında değildi.Ona ay gibi yıl gibi gelmişti zaman.Hala çaresiz ve ümitsiz beklemekten başka yol yoktu.Oda bekledi, bekledi.Olur ki bir ses duyarsa o zaman bağırmanın daha uygun olacağını düşündü.Tüm gücünü bu şekilde sarf etmenin anlamsız olacağını biliyordu.Tozdan ve ağlamaktan kızaran gözlerini kapatıp bunu belki de bir rüya olabileceğini düşünmek istedi.Bir rüya ise gözlerini açtığında yine televizyonun karşısında ki koltukta uzanmış en sevdiği filmi izliyor olabilirdi.İsteksiz bir şekilde tekrar araladı gözlerini.Korkunç gerçek onu bir kez daha yıktı.Depremde yıkılan o muhteşem evinin enkazı altında kalmıştı.Bir yerine zarar gelmemesi için uğraştığı,eşyalarını kirlettikleri için misafiri bile çağırmaktan korktuğu,gözü gibi baktığı ve her fırsata da güzelliğinden dolayı övündüğü o muhteşem evinin enkazı altında ölüm kalım mücadelesi veriyordu şimdi.

Ne gariptir ki şuan da evi aklına bile gelmiyor tek düşündüğü bir an önce o yıkıntıdan kurtulmaktı.Başına bunların gelebileceği hiç aklına gelmezdi.Televizyonda tsunami ve deprem haberlerini film izler gibi izlemiş,bu haberlere karşı ne kadar da duyarsız kalmıştı.Oysa şimdi kendisi aynı durumdaydı.Deprem sonrası kaçışan insanları izlerken neler düşündüklerini ve ne hissettiklerini şimdi daha iyi anlıyordu.Ekrandan seyretmekle yaşamak birbirinden ne kadarda farklıydı.Onları izlerken günün birinde aynı olayın kendi başına da gelebileceği aklına bile gelmemişti.Ona o kadar uzak geliyordu ki o hal.Ama şuan onların durumundaydı.Onlar gibi çaresiz,onlar gibi muhtaç,onlar gibi şaşkın ve ürkek.Hatta hiç bu kadar ölümün kıyısında hissetmemişti kendisini.Bu denli düşünmemişti ölmeyi.Ölmek, toprak olup çürümek, yok olmak ve insanların ardından o artık aramızda yok demesi ne kadar da uzak geliyordu ona ama belki de şuan öyleydi onun için.Aylar önce şahit olduğu bir olay geldi aklına.Acı bir tebessümle hatırladı olayı.Sabah haberlerini izlerken alt yazıda

– Son dakika..Valiye suikast girişimi..Ayrıntılar az sonra..

Spiker yine olağan haberleri veriyordu.Gayet sakin alışılagelmiş soğukkanlılıkla okuyordu sıralanan haberleri. Birbiri ardına.

Yine kapkaç,hırsızlık,yaralama,öldürme,dolandırma,hortumlama bu ve benzeri haberleri ard arda sıralıyor.Derken sıra flaş habere geliyor ki O şehrin valisinin adı geçtiğinde spikerin yüzü kızarıyor ve konuşamıyor.Derhal reklama giriyorlar.Akşam haberlerinde o haberi sunamayan spiker açıklıyor nedenini;

– Haberde geçen vali benim babamdı.Şimdiye kadar hep başkalarının haberlerini verdim.Tanımadığım bir yığın insanın öldürülme ve suikast haberlerini verirken gayet sakindim.Ama kanımdan, canımdan olan birinin suikast haberini vermek ne kadar acıymış.Diğer haberleri verirken o olayın benimde başıma gelebileceğini,bir gün kendi kanımdan birinin haberini vermek zorunda kalacağım asla aklıma gelmezdi.Haber olarak verdiğim olayın benim etrafımda cereyan edeceğini hiç düşünmemiştim.Ve ana haber bülteninde bu olayı bu şekilde açıklayacağımda asla aklıma gelmezdi.Ama her şey bizim için.En ummadığımız,asla başımıza gelebileceğini düşünmediğimiz bir olayla karşılaşabiliriz.Hayata,olaylara ve etrafa daha duyarlı bir şekilde bakıyorum şimdi.Hiçbir şey bana uzak değil.Her an her şey olabilir düşüncesi içerisindeyim.

Evet böyle açıklamıştı o spiker.

– Haklıymış gerçektende.Haberlerde film gibi izleyip dikkate almadığımız olaylar bir gün bizimde başımıza gelebiliyormuş.O spikeri izlerken – hadi canım bu kadarı da olmaz demiştim ama her an her şey olabiliyormuş.Bu son olayı da insanlar televizyonlarından izlerken çaylarını yudumlayıp

– Ah yazık ne kadar kötü.diyecekler ve günlük meşgalelerine geri dönecekler.Tıpkı benim senelerdir yaptığım gibi.Tıpkı her duyduğum olaya tepkisiz kaldığım gibi.Tıpkı haberleri dinledikten sonra benim başıma bunlar asla gelmez diye düşünüp hayali bir şeyler izliyormuşcasına ruhsuz ve donuk baktığım gibi.O olayları yaşayanların ne düşündüğünü,ne hissettiğini,ne kadar muhtaç olduklarını asla düşünmediğim gibi.En çok değer verdiklerimiz ellerimizden gittiğinde kıymetini biliriz.Bu bedeninde,canımızında kıymetini,hayatın ve yaşamın değerini yolun sonunda anlayarak çok geç dediğimiz anda keşkelere başlarız. Keşke şunu yapmasaydım,keşke böyle davranmasaydım,keşke keşke..Uzayıp gider bu keşkeler.Sonu yok yani keşkelerimizin.

Sevda vücudunu hissedememeye başlamıştı artık.Zaman kavramından habersiz,beynini kemiren bu düşünceler ve çaresizlik bütün olumsuzlukları yaşıyordu şuan.Aklında tek bir şey vardı.Bir an önce sağ salim buradan çıkmak.Kurtulmak yani.Bunun haricinde bir şey düşünemiyordu ki.

Başka bir şehirde olan anne-babası,kardeşleri ve diğer akrabaları hiç mi hiç gelmiyordu aklına.Tek düşündüğü hayatta kalabilmek ve nefes alıp verebilmek rahatça.Kasabanın doktorlarından olan doktor sevda şimdi övündüğü mesleğini kendi için bile kullanamıyordu maalesef.Yüzlerce insana ben şifa veriyorum,ben iyileştiriyorum diye böbürlenen ve bu yüzdende her hastasının üzerinde tahakküm kurmaya çalışan Sevda doktor şimdi kendini kurtarmaktan acizdi.Oysa insanların hayatlarının kendisinin kurtardığını iddia edecek kadarda küstah dı.Ama böylesi bir çaresizlik içerisindeyken bunları düşünmek istemiyordu.Çocukluğundan bu yana yaşadıkları geldi bir bir aklına.Tüm anıları film şeridi gibi geçti gözlerinden.

Annesi ve babası dört sene önce trafik kazasında ölmüşlerdi.Acziyeti orada da belliydi aslında.Anne ve babasını hayata döndüremeyen bir doktor başkalarını iyileştirdiği için insanların ona minnettar kalmasını nasıl isteyebilirdi ki? İki kardeştiler.Ablası da kendisi gibi doktordu.Büyük şehirde bir devlet hastanesinde doktorluk yapan ablası evinin bir odasında da ihtiyaç sahiplerini tedavi ediyordu.Kimin ihtiyacı varsa koşuyor, para talep etmeden canı gönülden koşuyordu ihtiyaç duyulduğunda.Hipokrat yeminine sadık,insanlığıyla bilgi ve tecrübesini birleştirerek insanların hizmetine sunan birisiydi ablası.Yani Sevda’nın tam tersiydi demek daha doğru bir ifade olur.Ne kadar çok kızıyordu ablasına. Örtülü bir şekilde mesleğimi yapacağım inadı yüzünden ilerleyememiş senelerdir hep aynı yerde aynı statüde kalmaya mahkum etmişti kendini.Bir araya gelişlerinde sürekli uyarmasına rağmen ablası her defasında;

– Sevdacığım senin derdin bu dünyada ilerlemek ve bu dünyada sana saygı duyulması.Oysa ben bu dünyaya farklı bir açıdan bakıyorum.Gerçek dünyam için yatırım yapabileceğim geçici bir mekan burası.Burada yapacağımız en ufak bir iyilik ve en ufak bir kötülük,diğer dünyada mutlaka karşımıza çıkacak.Bu dünyada ebedi değil bak eninde sonunda hayata gözlerimizi yumup gideceğiz.En fazla değer verdiklerimizi,hayatımızda olmazsa olmaz dediklerimizi,yaşamın bir parçası olarak gördüklerimizi,itibarımızı,bizi biz yaptığını düşündüğümüz her şeyi bu dünyada bırakıp göçeceğiz.Değil mi ki ölüm var,değil mi ki bu dünya geçici,o halde gerçek ve sonsuz olan bir şey için çalışmak daha doğru değil mi?Bizi yoktan var edene dönmek,onun yap dediklerini yapıp,yapma dediklerinde uzak durmaya çalışmak daha mantıklı değil mi?

Ablasının bu sözlerini düşününce onun aslında ne kadar doğru hareket ettiğini daha iyi kavradı.O en başından beri haklıydı.Sonra ona kıyametle ilgili ayetleri de okumuştu.Onları düşündü ve tek tek hatırlamaya başladı yavaş yavaş.

“Güneş dürüldüğü zaman,

Yıldızlar kararıp döküldüğü zaman,

Dağlar yürütüldüğü zaman,

Gök yarılıp parçalandığı zaman,

Yer dümdüz olduğu zaman,

İçerisinde olanları dışarı atıp boşaldığı zaman,

Ve kendi yaradılış gereğine uygun olarak Rabbine boyun eğdiği zaman

Her nefis neyi hazırladığını bilecektir.”.

Evet hatırlayabildikleri bunlardı.Şimdi oda kendisiyle yüzleşmiyor muydu? Hesap sormuyor muydu kendisine? Keşke demiyor muydu? Pişman olmuş vaziyette göz yaşı dökmüyor muydu? Oda biliyordu neyi hazırlayıp,Yaradanının karşısına hangi amellerle çıkacağını.Ne umduğunu ve ne bulacağını gayet iyi biliyordu.Ablası defalarca uyarmıştı onu.Anlatmıştı yapması ve yapmaması gerekenleri.Kur’an dan ayetlerle delillendirerek ikna etmeye çalışmıştı.Son bir çabayla beyninden silip atmaya çalıştı bu olayları.

Tüm bunlar olmuş olabilir miydi? Yani kıyamet mi kopmuştu acaba? Yoksa herkes ölmüştü de oda kabir demiydi? Bu daha vahimdi.Daha korkunçtu.Kendini daha fazla çaresiz hissetmesine sebep olmuştu bu düşünce.Eğer kıyamet kopmamışsa tekrar yaşarsa dünyada Yaratıcının istediği gibi olabilir,haramdan uzak durarak,Yaratıcının istediği bir hayat tarzı çizebilirdi kendisine.Gözleri buğulanmış kıyametin kopmaması için dua etti sonra.

– İnşallah bu sadece bir depremdir ve çok fazla hasar vermemiştir.En kısa zaman da da beni kurtarırlar ve bende ablam gibi bir hayat tarzı çizerim kendime.İnşallah her şey çok geç olmadan sil baştan tevbe ederek başlarım hayatıma.Yarabbi ne olur bana bir şans daha ver ne olur Allahım ne olur…

Dermanı tamamen tükenmiş, bu yakarışların çok geç olduğunu düşünmeye başlamıştı ki cılız bir ses duyuldu yıkıntıların arasından…

– Orada kimse varmııı?

– Ses verin birileri var mı oradaaa?

Hayatı boyunca sevinemeyeceği kadar büyük bir sevinçle ve son gücüyle gözlerinden yağmur gibi akan yaşlarla bağırdı Sevda,

– Ben varım.Kurtarın beniii. Ne olur yardım ediin!

Dışarıda uğultu hakimdi.Bu kadar seste onu duyamayacaklarını düşünmeye başlamıştı ki bir kez daha denemek istedi

– Kurtarın beniii.Oradakiler sesimi duyun nolur!

Dışarıdan sevinçli bir şekilde bağırışmalar duyuldu sonra

– Canlı biri var burada.Yaşıyor ve sesi geliyor.Arkadaşlar buraya gelin.Hadi çabuk olun.Çok geç olmadan kurtaralım canlıyı

Sevda bulunduğu dar mekanda ilk kez tebessüm ederek mırıldandı

– Allah’ım sana şükürler olsun.Sen bana yanlışlarımı düzeltmem için fırsat verdin.Bende sana layık kul olabilmek için elimden geleni yapacağım.Yaptıklarımdan dolayı beni affet Allah’ım.Bağışlayanda,esirgeyende,kullarına mühlet verende sensin.Beni affet sana layık kul olamadım.Beni affet Allah’ım ne olur affet.

Hıçkırarak ağlamaya başladı Sevda.O kadar yoğun duygular yaşıyordu ki şuan.Sesini duydukları için sevinen ve yaradanına kavuştuğu için Şükreden ama ona layık olamadığı için utançla af dileyen karma karışık bir ruh haline bürünmüştü şuan.Dışarıdaki gürültüler giderek daha da yaklaşmıştı.

İnsanların bir canlıya ulaşabilmek için sevinçle bağırışmaları çok hoşuna gitmişti.Başka bir yerde cana rahatça kıyılırken burada bir canlıya ulaşabildiği için sevinen ve onu kurtarmak için mücadele eden birilerinin varlığını bilmek ne güzel bir duyguydu.Rabbine ne kadar şükretse azdı.O dilemeseydi asla kurtulamazdı.O dilemeseydi tevbe etmeden ölmüş olacaktı.O dilemeseydi boş ve yararsız işlerle uğraşıp duruyor olacaktı.Her şey onun dilemesiyle oluyordu.Ve Yaradanının ona böyle bir af dilemesi için fırsat vermesinin şükrünü nasıl yapabilirdi?.

Sürekli şükür ve tevbelerle düşünceler içerisindeyken birden bir ışık yansıdı o karanlık yere.İyice yaklaşmışlardı.onlarca insan hiçbir para ummadan sadece onu çıkarabilmek için uğraşıyor elleriyle yıkıntıyı eşeliyor, büyük beton parçalarını kaldırarak ona daha çabuk ulaşabilmek için uğraş veriyorlardı.

Ve nihayet onları görebilmişti.Üzerindeki tüm parçalar kaldırılmış onu sedyeye taşıyorlardı.Şükrü bir kat daha artmıştı onu yoktan var edene. Yoktan var olunduğunu bile bile şükretmemiş,ölümle yüz yüze geldiğinde var olduğunu hatırlamış olmanın verdiği utanç ve kurtularak Rabbine yaraşır bir kul olabilmek için yaşadığından dolayı da büyük bir sevinç içerisinde ambulansa konulmuştu bile.Şükrü ve tevbesi hastaneye ulaşana kadar devam etti Sevda doktorun.Şuan içinde bulunduğu ambulans yerine tabutta da olabilirdi.Bu düşünceyle hafifçe tebessüm ederken aklına necip fazıl kısakürek in bir dörtlüğü geldi. Onun yaşadıklarına ve o küçücük yerde sıkışıp kaldığında düşündükleriyle ne kadar da benzeşiyordu aslında.

Tahtadan yapılmış bir uzun kutu

Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.

Çakanlar bilir ki, bu boş tabutu

Yarın kendileri dolduracaklar…


Etiketler:
Eyl 15

Kasabanın üzerindeki derin karanlık yavaş yavaş yok olmaya başlamadan Ezan sesi karanlıkları delerek semaya doğru yükseliyordu.Sessiz ortamda daha bir anlamlı ve insanın yüreğini sızlatan bu çağrı uyumakta olan Hasan efendinin kulağını ılık bir rüzgar gibi okşuyordu.Hızla yataktan kalkıp rehavet veren uykuyu bıçak gibi kesip atan soğuk suyla abdest aldı.Gözlerinde uykudan eser kalmamıştı.Gayet dinç ve huşu içerisinde kıldı namazını. Namaz sonrası yine tüm ümmet için dualar etti.Gün tamamen ağarana dek sürdü duası.

Hasan efendi emekli olmuş, çocuklarını evlendirdikten sonra da eşiyle ikisi yalnız yaşamaya başlamışlardı.Günlerini cami ile ev arasında geçiriyor,gençliğinde yapamadıkları için tevbe ve dualarla telafi etmeye çalışıyordu. Gerçi gençken de alnı secdeye varıyor,elinden geldiği kadar Allah’ın hükümlerini yerine getirmeye çalışıyordu.

Ama yaş ilerleyince ve çocukların sorumlulukları biraz da olsa üzerlerinden kalkınca kendini Allah’a daha da fazla adamıştı.Boş sözden ve faydasız olan her şeyden kendini uzak tutmaya çalışıyor,sadece cami cemaatiyle islami sohbetler edip kasabanın tek kahvesine bile uğramıyordu.Yani samimi olduğu insanlar sadece cami cemaatiydi. Caminin imamıyla ve birkaç arkadaşıyla fikir alışverişinde bulunmak onu çok mutlu ediyor bilmediklerini araştırarak öğrenmek ise son derece huzur veriyordu ona.

Öğlen ezanı okunmadan abdest alarak hızla çıktı evden. Camiye yetişmek için acele ediyordu ki evleriyle bitişik komşusu da koşarak çıktı evinden

- Hasan efendi sende mi geç kaldın?

- Evet Ramazan efendi.Hayırdır sen niye koşuyorsun.

- Dükkana çocuğu bırakıp yemeğe gelmiştim bir hata yapmadan ona yetişeyim diye acele ediyorum.Sen camiye mi gidiyorsun?

- Evet komşum camiye gidiyorum.

- Hoca efendiye söyle de hoparlörün sesini biraz kıssın.Sabah sabah yankılanıyor.O kadar açmasının ne gereği var ki? Namaz kılan saatini kursun da kalksın o vakitte.Tüm kasabayı rahatsız etmenin bir anlamı yok ki.

- Yapma komşum.Ezan sesinden rahatsız olur mu insan? O sesi duyarak belki namaza kalkacak ve hayatı boyunca da bırakmadan alnı secdeye varacak.Ben bu vebali yüklenemem.Sen kestirirsen bende açılması için elimden geleni yaparım.

- Tamam hadi yine başlama nasihate.Ben gider çatarım bir gün ona.Hadi geç kaldım ben.

- Allah’a emanet ol komşum.Para kazanma hırsını inşallah bir gün yener sende bize katılırsın.Allah büyüktür.

- Boş ver Hasan efendi.Sen beni kurtarırsın komşumsun ya..

Hızla uzaklaştı oradan.Hasan efendi acı bir tebessümle ardından bakakaldı.Kasabanın kasabıydı Ramazan efendi.Birde ona en yakın olan komşusu.Her işe gelip giderken yeşil önlüğünü giymiş para kazanma hırsıyla dükkanına koşarken görürdü.Senelerdir bir kere bile camide görmemişti onu.Onu her gördüğü yerde tavsiyelerde bulunur,bu dünyanın gelip geçici olduğunu ve ne kadar para kazanırsa kazansın,ne kadar mal yığarsa yığsın ,ne kadar arsa ve tarla satın alırsa alsın,kendinden çok uzaklarda görse de ölümün er geç onu da yakalayıvereceğini anlatsa da o, alaysı bir ifadeyle karşılık vererek iş önlüğünü hızla giyip koşardı dükkanına.

Hasan efendi derin düşünceler arasında girdi camiye.İçerisini şöyle bir süzdü.Genelde hep aynı insanlar vardı.Bazen Cuma günleri biraz fazlalaşsalar da tıka basa dolu hiç görmemişti burayı.Ramazan efendi cumalara bile gelmez,Hatta o vakitte dükkanını bile kapatmaz müşteri gelebilir endişesiyle ısrarla beklerdi.Artık klasikleşmiş bir şekilde başıyla her birini selamlamış boş olan caminin önündeki safta yerini almıştı bile.İmam geriye doğru baktığında Hasan efendiyle göz göze gelmiş hafifçe gülümsemişti. Oda hep aynı yüzlerle muhatab oluyor sanki mütemadiyen aynı insanlara namaz kıldırıyordu.Namaz sonrası yine tüm insanlık için dualar ettiler hep birlikte.Çıkışta yine hal hatırlı sohbetlerde bir kasabalının hasta olduğunu duyduklarında topluca geçmiş olsuna gitmek için çıktılar camiden.

Sekiz-dokuz kişi ard arda yolda yürürlerken Ramazan efendinin dükkanının önünden geçiyorlardı.Dükkanının önünde o meşhur yeşil iş önlüğüyle oturmuş bir arkadaşıyla tavla oynuyordu.Hasan efendi üzüntüyle baktı komşusuna.Ölümü bu kadar uzak saymak,Allah’ı ve onun kitabından bu derece uzak durmak,Allah’a secde etmeye davet eden ezandan bile bu denli rahatsız olmak ne hazin.Sonra ayeti hatırladı.

“Biz insanlara asla zulmetmeyiz.İnsanlar kendi kendilerine zulmeder”Evet ne güzel açıklamıştı yaradan.Yarattığı mahlukata o zulmetmiyordu ki.Kendi kendine zulmeden yine yaradılandı.Bunlar kafasını kemirirken akşamı zor etmişti Hasan efendi.

Günler bu şekilde gelip geçerken o yine camiden içeri girdi.Cami her zamankinden biraz daha fazla kalabalıktı.Ama bu defa gözlerine inanamadı. Ramazan efendi en öndeydi.Biraz daha dikkatli baktığında onu gördü.Evet en ön saftaydı komşusu.Yine yeşiller giymiş en önde etrafındaki insanlara aldırmadan öylece duruyordu.

Hayatı boyunca bir kere bile camiye gelmeyen bu adam şuan buradaydı.Yine hayatı boyunca Ezandan rahatsız olan hatta bu rahatsızlığını en kaba şekilde dile getiren bu zat için kasabanın semalarında yükselmişti salavatlar.

Evet Ramazan efendi En ön safta sessiz ve hareketsiz yatıyordu.Bu defa yeşil önlüklü değil,tabutu yeşillere bürünmüştü.Sağken ayak basmadığı bu camiye cansız bedeni başkaları tarafından getirilmiş en ön tarafa yerleştirilmişti.Sağken ezandan duyduğu rahatsızlıkla camidekileri kıran bu kişi için Salalar okunmuştu.

Bu dünyayı,ve burada kazandıklarını,her fırsatta övündüğü evlatlarını,çokluğuyla gururlandığı arsalarını,son model yaptırdığı evini bu dünyada bırakarak son yolculuğuna çıkmıştı Ramazan efendi.Hasan efendi tüm bu düşünceler içerisindeyken imamın sesiyle irkildi;

- Ey cemaat.Mevtayı nasıl bilirdiniz?…..


Etiketler: