Eyl 14

Doktor olan Metin Bey, etrafındaki insanlar tarafından çok sevilen, dürüst, çalışkan, akıllı ve çok dindar bir insandı. Kuran’ı çok iyi bilir ve Allah’ın söylediklerini harfi harfine yerine getirirdi. Son derece güzel ahlaklı olan Metin Bey, hiçbir zaman sinirlenmez ve üzüntüye kapılmazdı. Her şeyin Allah’ın kontrolünde meydana geldiğini, başına gelen olayların kaderinde olduğunu, Allah’ın insanı bu dünyada imtihan ettiğini ve her zaman en güzel davranışlarda bulunması gerektiğini bilirdi. Daima vicdanının sesini dinlerdi. Bu yüzden vicdanı çok rahat, kalben de çok huzurlu bir insandı. Vicdanına göre hareket etmeyen ve Allah’a karşı suç işleyen insanların yaşantılarını izler onların çektikleri sıkıntıları, vicdan azabını ve yaptıkları yanlışlıkları görüp bundan ibret alırdı.

Metin Bey çok da yardımsever bir insandı. Çok akıllı olduğu için de insanlara yapılabilecek en büyük faydanın, onları Allah’ın tavsiyelerine uymaya ve vicdanına göre hareket etmelerini sağlamaya çalışmak olduğunu bilirdi. Bu yüzden de her fırsatta insanlara Allah’ın sözlerini hatırlatır, onlara öğütler verir ve onları hatalı davranışlarından dolayı da uyarırdı.

İşte böyle örnek bir insandı Metin Bey. Metin Bey biricik oğlu Serkan’ın da çok iyi yetişmesi için elinden geleni yapıyordu. Ona her şeyden önce Allah’a karşı olan sorumluluklarını öğretmiş ve onu Kuran’a göre yaşaması gerektiği konusunda eğitmişti.

Metin Bey, Serkan’a ilkokul 3. sınıfa geçtiğinde sınıf geçme hediyesi olarak bilgisayar almıştı. Oğlunun bilgisayarı iyice öğrenmesini istiyor ve bunun için de akşamları işten dönünce fırsat buldukça ona bu eğitiminde yardımcı oluyordu. Çünkü bilgisayar hem Serkan’ın aradığı bilgiyi internetten bulup kültürünü arttırmasını sağlayacak, hem de ona ödevlerinde yardımcı olacaktı. Ancak Metin Bey’in bilgisayar konusunda çekindiği bir husus vardı. Çocukların bilgisayar oyunlarına olan düşkünlüğünü biliyor ve Serkan’ın bilgisayar oyunlarına dalıp, sorumluluklarını yerine getirememesinden ve vaktini boşa geçirmesinden endişe ediyordu.

Serkan genelde başarılı ve sorumluluklarını bilen bir çocuk olmasına rağmen, gerçekten bazen babasının endişelerini haklı gösterecek davranışlarda bulunabiliyordu. Bilgisayar oyununa daldığı veya internetten kendisine fayda sağlamayacak sitelerde sörf yaparak vaktini boş yere harcadığı zamanlar oluyordu.

Metin Bey iki kez Serkan’ı bu yanlış hareketleri yaparken görmüş ve uyarmıştı. Ve bir daha da Serkan’ın vaktini boş şeylerle geçireceğini düşünmüyordu açıkçası. Ancak insanları doğru yoldan ayırıp, hep yanlış yollara sürükleyen şeytan, Serkan’ı bir kez daha kandırdı ve onu saatlerce bilgisayarın başında oyun oynattı. Öyle ki, babası eve geç gelmesine rağmen, vaktin nasıl geçtiğini bile anlamadan saatlerini bilgisayarın başında geçirmişti Serkan. Oysa çok daha faydalı şeyler yapabilir, örneğin kitap okuyabilir, odasını toplayabilir veya televizyonda faydalı bir belgesel izleyebilirdi.

Metin Bey, Serkan’ı kendinden geçmiş bir vaziyette bilgisayarın başında oyun oynarken görünce, hemen ona bilgisayarı kapattırdı. Ardından Serkan’da aynı hatayı bir daha yapmamasını sağlayan ve onun hayatı boyunca bir daha hiçbir zaman unutmayacağı babasının öğütlerini can kulağıyla dinledi.

Babasının Serkan’a söylediği ve tüm çocuklara örnek olacak sözler ise şunlardır:

“Bak oğlum, şunu unutma ki, benim her zaman senin yanında olmam mümkün değil. Yani sana doğru olanı söyleyecek birini her zaman yanında bulamayabilirsin. Ama sana daima doğruyu söyleyen ve sana yol gösteren bir ses var ki, o da senin içindedir. O ses senin vicdanın oğlum. İnsanın içinde iki ses vardır, biri şeytanın sesi, diğeri de vicdanının sesi. İçindeki şeytanın sesi yani kötü ses, seni daima tembelliğe, boş işler yapmaya ve Allah’a karşı gelmeye çağırır. Sakın ona uyma, yoksa zarara uğrarsın. Sen daima vicdanının sesini dinle. Çünkü vicdanın sesi, Allah’ın insana ilhamıdır. Vicdanına uymak, seni daima en güzele, en doğruya, en iyiye ulaştıracaktır.”

“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onunla sorguya çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azablandırır. Allah, herşeye güç yetirendir.” (Bakara Suresi, 284)


Etiketler:
Eyl 14

Bir yaz günü çocuklar dere kenarında oynuyorlardı. İçlerinde Gaffar adında biri vardı. Hayvanlara yaptığı işkenceler yüzünden çocuklar ona Gaddar lakabını takmışlardı. Gaffar daha yeni ve canlı bir oyun oynanmasını istiyor; fakat teklif edilen oyunların hiç birini beğenmiyordu.

Kendisi gibi düşünen iki üç arkadaşını bir köşeye çekti. Onlarla başbaşa vererek konuştuktan sonra, eğlenceli bir oyun bulduklarını söyledi.

Diğer çocuklar bu yeni oyunu merak ediyorlardı.

Gaffar ve arkadaşları kasabaya yeni taşındıkları için henüz yüzmeyi bilmeyen Ali’nin yanına sinsice yaklaştılar. Sonra zavallıyı kolundan, bacağından yakalayarak dereye fırlattılar.

Büyük bir paniğe kapılan Ali, kulaç atmak icin bir iki defa çırpındı; fakat yüzemedi. Suya batıp çıkmaya başla dı. 0 imdat diye bağırıp çırpındıkça Gaffar ve arkadaşları kahkahalarla gülüyorlardı.

Çocuklardan biri çabucak soyunmaya başladı. Bu Ismail idi. Cesur bir çocuk olduğu için Gaffar’a sadece o karşı koyabilirdi. Ali’ye yapılan fenalığı görür görmez isyan etmişti. Dereye atlamasıyla Ali’yi kenara çıkarması bir iki dakika sürdü.

Diğer çocuklar İsmail’i kutladılar. Oradan geçmekte olan biri, olup bitenleri görmüştü. İyi giyimli ve güzel yüzlü bu adam Ismail’in başını okşadıktan sonra dedi ki:

- Yavrum, sen Peygember Efendimizin buyurduğunu yaptın. Allah senden razı olsun. Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:

“MÜ’MİN MÜ’MİNİN KARDEŞİDİR. ONA FENALIK YAPMADIĞI GİBİ, FENALARIN ELİNE DE BIRAKMAZ.”


Etiketler:
Eyl 14

Hikaye’nin Adı
:

Cahil Cesur Olur

Yazar Hakkında Bilgi
:

Ömer Faruk Yılmaz

Hikaye Yazıcı Versiyonu

Görüntülenme Sayısı
: 630 kez

Eklenme Tarihi

:
12 Mayıs 2006 Cuma

Ortalama Puan
: % 80

Toplam Oy veren

:
4 Kişi oy vermiştir.

Köylünün biri, sığırını ahıra bağladı. Gece bir aslan geldi, sığırı yedi, onun yerine oturdu.

Köylü sığırını merak etmişti, onu yoklamak istedi geceleyin ahıra gitti. Sığırını zannederek arslanın vucudunu okşuyor, sırtını kaşıyordu.

Arslan, karnı tok olduğu için sesini çıkarmıyor, köylü için de şöyle düşünüyordu:

- “Eğer hava fazla aydınlık olsaydı, bu adamın korkudan ödü kopardı. Beni böyle küstahça kaşıması, gece vakti kendi sığırı sanmasındandır.”

ÖĞÜTLER:

Doğruyu araştırmadan, kendi zannına göre hareket eden yanılır.

Çağlar boyu zulmet ve nur, hak ve bâtıl, doğru ve yanlış sürekli çarpışmıştır. Her iki kesimden de insanlar ola gelmiştir.

Zar atarken besmele ile atanlara, yahut sahneye Allah’ın hoşlanmadığı bir tarzda çıkarken besmele çekenlere hep rastlamışsınızdır.

İşte bunlar kendi sığırını zannederek vahşi arslanı kaşıyan köylü gibidir.

Nasıl yaşarsanız öylece inanırsınız. Yaşam tarzları Allah’ın kurallarına göre olmayan bazıları, dürüstçe hareket edip “Bizim yaşantımız hatalı demiyor da, dini inançlarını yaşam tarzlarına göre ayarlıyor.

Yamadık dünyayı, yırtarak dinimizden.

Din de gitti, dünya da gitti elimizden.

Hak gelince bâtıl zâil/yok olur. Görüşlerindeki noksanlık yüzünden hakla batılı karıştıranlar, hak gelince, yani hikayemizde ahır aydınlanınca sığırı zannettiği arslanı görecek ve korkacaktır.

Allah’tan hakikaten alimler korkar. Gerçeği olduğu gibi görenler, yani alimler Allah’tan elbet en iyi korkan, seven ve yaşantısını ona göre düzenleyendir.


Etiketler:
Eyl 14

Adamın biri dere kenarında yüksek bir duvar üzerinde bulunuyordu. Güneşin altında çok çalışmış, susuz ve yorgun düşmüştü. Aşağıya inme imlanı da yok gibiydi. Birdenbire suya bir kerpiç parçası attı. Kerpiç “com” diye suyun içine düştü. Bu ses, adamın çok hoşuna gitti. Susuzluğun tesiri, suya düşen kerpiçlerin sesi adamı peşpeşe kerpiçler atmaya sevketti.

Su dile geldi:

- “Heey! Bana baksana sen. Bana böyle kerpiç atıp durmaktan sana ne fayda var?” dedi. Susamış adam:

- Ey iki cihan azizi su! Bilesin ki, bu atıştan benim için iki fayda vardır. O yüzden ben bu işten katiyyen vazgeçmem.” dedl.

Su merak etti:

- “Nedir bunlar?”

Susamış adam:

- “Birinci faydası, su sesi işitmek insanı dinlendiriyor, sevinç veriyor, ikincisi ise, kopardığım her kerpiç ile duvar açılıyor, ben de o nisbette sana yaklaşıyorum” dedi.

ÖĞÜTLER:

Duvar, insanoğlundaki benlik ve enaniyetin simgesi,

Kerpiç ise, secde etmek anlamına geliyor.

Duvardan kerpiç koparılmasıyla, Allah’a yakınlaşmaya engel olan şeylerin giderilmesi kastediliyor.

Varlık duvarından bir kerpiç koparmak, secde etmek gibi Allah’a yakınlaşmak olur.

Peygamberimiz “Bir kulun Rabbine en yakın bulunması secde halindedir.” buyurmuştur. Yine “Allah’a çok secde et. Çünkü sen secde ettikçe, Cenab-ı Hakk o secde ile seni bir derece yükseltir ve yine o secde ile senden bir hatayı düşürür, yani affeder” buyurmuştur.

* Bir kimsenin kudretli, sıhhatli, güçlü ve kuvvetli bulunduğu gençlik zamanında ibadet etmesi bir başka güzeldir. Güneş ışığı gibidir. Yaşlılık zamanındaki ise mum ışığı gibidir. Gençlik, yeşil, taze ve meyvesi bol bahçe gibidir. Pınar suyu gibi beden bahçesini sular.

* “Gençler bilebilseydi, ihtiyarlar muktedir olabilseydi” derler. Gençler, pekçok işlerini ihtiyarlara danışarak yapmalı, kuvvetini daha güzel değerlendirmeli, ihtiyarlar da bizden herşey geçti deyip bir köşeye çekilip, ölümü beklememeli. Gençleri hayırlı ve güzel işlere teşvik etmelidir. İşte toplumun düzeni böylece oluşur.

* Nasıl bir gençlik geçirdiyseniz, öylece yaşlanır ve ölür, nasıl öldüyseniz öylece dirilirsiniz.


Etiketler:
Eyl 14

Hikaye’nin Adı
:

Allah Beni Affeder

Yazar Hakkında Bilgi
:

Ömer Faruk Yılmaz

Hikaye Yazıcı Versiyonu

Görüntülenme Sayısı
: 239 kez

Eklenme Tarihi

:
12 Mayıs 2006 Cuma

Ortalama Puan
: % 100

Toplam Oy veren

:
2 Kişi oy vermiştir.

Adamın biri Şuayb peygambere:

- “Allah benim birçok günahımı ve hatamı gördüğü halde beni lütuf ve keremiyle cezalandırmıyor.”

Allah-ü Teala Şuayb’a şöyle vahyetti:

- “O kulum, ben bu kadar günah ettim de, Allah beni keremiyle cezalandırmıyor, diyor. Ona söyle ki: Ey doğru yolu bırakarak, yanlışa yönelmiş adam! Sen tersini söylüyorsun. Allah seni öylesine imtihan ediyor ve cezalandırıyor ki, senin günahtan kararmış simsiyah kalbin ve günahların etkisiyle zincirler içindeki bedenin bunu farkedemiyor. Fakat yine de Benden ümidini kesmesin. Bana sığınsın, Bana dönsün.”

Şuayb aleyhisselam Allah’ın kendisine bildirdiği sözleri “Allah beni cezalandırmıyor” diyen kimseye söyleyince, o günahkar kimse de güzel tesir uyandı. Şuayb aleyhisselama sordu:

- “Eğer beni cezalandırıyorsa hani belirtisi?”

Şuayb peygamber:

- “Ya Rabbi! O adam bu söze karşı savunmada bulunuyor ve Senin verdiğin cezayı bilmek istiyor.

Cenab-ı Hak buyurdu:

- “Ben settarım, örtücüyüm. Fakat işaret söyleyebilirim. Onu beğenmediğimin işareti: O itaat ettiğini sanıyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor fakat namazdan, zekattan ve başka ibadetlerin hiç birinden zerre kadar zevk almıyor. Yüksek ibadetlerde ve amellerde bulunuyor, fakat zerre kadar mutluluk duymuyor. İtaatlerin mahsul vermesi için kalbde manevi bir zevk lazımdır.”

Öğütler:

* “Allah affeder” deyip günahta ısrar edenler en büyük yanlış içindedirler.

* Demir paslandığı gibi kalbler de kararır.

* Kul bir günah işlediğinde kalbde siyah bir leke oluşur. Tevbe ederse bu leke silinir. Günahına devam eder ve tevbe etmezse nihayet o siyah noktalar kalbi simsiyah eder.

* İbadetin ruhu, özü, ibadetten zevk almaktır. Eğer alınmıyor ise Allah’ın beğenmediğini anlayıp hemen tevbe etmelidir.


Etiketler:
Eyl 14

Üç kadın ellerinde sepetleriyle pazardan dönüyorlardı. Dinlenmek için yolun kenarındaki kanepeye oturdular. Çocukları hakkında sohbet etmeye başladılar.

Birinci kadın; Oğlunun çok hareketli olduğunu, ellerinin üzerinde dakikalarca yürüyebileceğini söyledi.

İkinci kadın; Bülbül sesli oğlunun şarkılarına herkesin bayıldığını anlattı.

Üçü4ncü kadın onları dinlemekle yetindi. Niçin konuşmadığını sorduklarında:

- Benimkinin anlatılacak bir marifeti yok, dedi.

Bu konuşmalara kulak misafiri olan bir ihtiyar, kadınların peşinden yürüdü.

Sokağın başında kadınlar sepetlerini yere bırakıp yorulan kollarını, ağrıyan bellerini ovuşturmaya başladılar. Onları gören çocukları koşarak geldiler.

Birinci kadının oğlu perendeler atarak ellerinin üzerinde yürüyordu. İkinci kadının oğlu bir taşın üzerine oturup annesinin sevdiği şarkılardan birini söylemeye başladı. Diğer kadınlar onu coşkuyla alkışladılar.

Üçüncü kadının oğlu ise;

- Sana yardım edeyim anneciğim, diyerek sepetin kulpuna yapıştı. Kadınlar oradan geçmekte olan yaşlı adama, çocuklarının marifetini nasıl bulduğunu sordular.

- Ben marifetli bir çocuk gördüm, dedi ihtiyar. 0 da annesine yardıma koşan şu çocuk, 0, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şu hadis-i şerifine uygun davrandı:

“HERKESE ANNESİNİN HİZMETİNDE BULUNMAYI TAVSİYE EDERİM.”


Etiketler:
Eyl 14

Eleştiri zararlı bir kıvılcımdır, öyle bir kıvılcımdır ki övünç denilen cephane deposunun patlamasına yol açar. Acımasız eleştiriler ünlü bir İngiliz yazarın roman yazmaktan vazgeçmesine yol açmıştır. İnsanları suçlamaktansa onları anlamaya çalışalım. Neden böyle davrandıklarını bulmayı deneyelim. Bu yol, eleştiriden çok daha yararlı olan sempati, hoşgörü ve sevecenlik doğurur. Çocuklarınızı eleştirmek istiyorsanız eleştirmeden önce Amerikan gazeteciliğinin klasiklerinden biri olan aşağıdaki yazıyı okuyun. Unutmayalım ki,

“Tanrı bile insanları yaşamının son gününe dek yargılamaz.”

“Dinle oğlum! Ben bu sözleri sen yatmış uyurken söylüyorum. Küçük ellerinden birini yanağına dayamışsın, sarı buklelerin ise ıslak, alnına yapışmış. Odana yavaşça girdim yanımda da başka kimse yok. Birkaç dakika önce kitaplıkta oturmuş gazete okurken bir pişmanlık dalgası beni boğmaya, soluğumu tıkamaya başladı. Suçluluk duydum ve başucuna geldim.”

“İşte düşündüğüm şeyler oğlum: sana kızmıştım. Okula gitmek için giyindiğin sırada seni azarladım. Çünkü yüzünü üstünkörü yıkadığını görmüştüm. Ayakkabılarını temizlemediğin için seni suçladım. Yere bir şeyler düşürdüğünde yine kızdım.”

“Kahvaltıda yanlışlarını görmüştüm. Önündekileri döktün, dirseklerini masaya dayadın, ekmeğine gereğinden fazla tereyağı sürdün… Trene yetişmek üzere yola koyulduğunda, sen bana el sallayıp “Güle güle, baba” dedin, bense yanıt olarak “Omuzlarını geri çek” dedim, kaşlarımı çatarak.”

“Aynı eleştiriler akşamüzeri yeniden başladı. Daha yoldayken dizlerini yere dayamış, bilye oynadığını görerek, arkadaşlarının yanında aşağıladım. Çorap pahalı bir şeydi ve eğer satın almak zorunda kalsaydın, daha dikkatli davranırdın! Düşün, Oğlum, bunlar bir babanın söyleyeceği sözler miydi?”

“Anımsıyor musun, daha sonra kitaplıkta oturmuş okurken, usulca içeri girdin, gözlerinde incinmiş bir ifade vardı. Gazetemin üzerinden sana baktığımda, bir an duraksadın. “Ne istiyorsun?” diye sordum.”

“Hiçbir şey demedin. Koşup kollarını boynuma doladın ve öptün beni. Tanrı yüreğini öylesine sevgiyle doldurmuştu ki.”

“Sana aldırış etmediğim halde boynuma sıkı sıkı sarıldın. Sonra gittin, merdivenlerden yukarı çıktın. Çok geçmeden gazete ellerimden kayıverdi ve bir korku kapladı benliğimi.”

“Alışkanlığım beni ne hale getirmişti? “Kusur bulma alışkanlığı” Sana verdiğim ödül buydu. Seni sevmiyor değildim; yalnızca senden çok şey bekliyordum.”

“Benim çocukluğumdaki değer yargılarıyla yargılıyordum seni. Oysa sen çok güzel, çok dürüst özelliklere sahiptin. Küçük yüreğin, geniş dağların ardından söken şafak kadar büyüktü. Bana doğru koşup, beni öpmen, iyi geceler dilemen bunu kanıtlıyor. Bu gece hiçbir şey umurumda değil oğlum. Karanlıkta yatağının yanına gelip, diz çöktüm. Yaptıklarımdan utanıyorum.”

“Senden özür diliyorum”… Bu sözleri sana uyanık olduğun zaman söylesem hiçbir şey anlamayacağını biliyorum. Ama yarın gerçek bir baba olacağım! Seninle arkadaş olacağım, sen üzülünce üzüleceğim, sen gülünce güleceğim. Ağzımdan sabırsız bir söz çıkmak istediğinde, iyi geceler dilemen bunu kanıtlıyor. Bu gece başka hiç bir şey umurumda değil oğlum. Karanlıkta yatağının yanına gelip, diz çöktüm. Yaptıklarımdan utanıyorum.”

“Korkarım seni yetişkin bir adam gibi görmüşüm. Şimdi seni örtünün altında büzülüp yatmış görünce, hala bir bebek olduğunu anlıyorum. Daha dün annenin kollarındaydın, başını omsuzuna dayamıştım. Senden çok şey, çok şey istedim oğlum.”

(*) W. Livingtone Larned’ in “Baba Unutur” adlı yazısı bir anda içten gelen duyguların kaleme aktarılmasıyla ortaya çıkmıştır. 17 yıl önce ilk yayınlandığı günden beri yüzlerce dergi ve gazetede tekrar yayınlanmış olan yukarıdaki yazı “Reader’s Digest ” adlı dergide yayınlanan özetin aslıdır.


Etiketler:
Eyl 14

Adamın biri sahibinden izin almadan bağa girdi. Ağacın tepesine çıktı, ağacı silkiyor, meyvelerini döküyordu.

Tam o sırada sahibi çıkageldi.

-”Hey, alçak adamı Benim bunca zahmetlerle yetiştirdiğim meyvelerini nasıl çalarsın ha? Senin bu yaptığına hırsızlık denir. Kuldan utanmaz, Allah’tan korkmaz seni…” diye bağırmaya başladı.

Hırsız, gayet sakin:

-”Asıl senin yaptığın ayıp yahu! Allah’ın bağından Allah’ın kulu, Allah’ın cömertçe verdiği hurmayı yerse hiç suç olur mu? Böylece delisine bağırıp çağırıyor, Allah’ın ihsanını kullarından sakınıyorsun: Ayıp, ayıp…” dedi.

Bağ sahibi, hizmetçisine:

-”Aybek, çabuk bir iple sopa getir.” dedi.

Hizmetçi ipi getirince, hırsızı ağaçtan indirip, ağacın birine bir güzel bağladı. Arkasına, ayaklarına vurarak onu adam akıllı dövmeye başladı.

Hırsız:

-”Yahu Allah’tan kork! Bu suçsuz günahsız kulu nasıl döversin, bu yaptığın çok günah.”

Bağ sahibi hem vuruyor hem de:

- “Allah’ın bir kulu, Allah’ın başka bir kulunu yine Allah’ın sopasıyla güzelce dövüyor.

Sopa da O’nun, sen de, ben de.

Ben ancak O’nun sopasıyla, O’nun buyruğunu yerine getiriyorum. Bunun günah neresinde?”


Etiketler:
Eyl 14

Sekiz yaşındaydım. Bir gün, babamdan anneme bir armağan almak için para istedim. Bana tam bir dolar verdi.

Hemen çıktım evden, şehre inip mağazaları dolaşmaya başladım.

Şık bir mağazaya gidip reyonlarda gezindim. Şık mağazanın nazik görevlisinin dikkatini çekmiş olmalıyım ki, yanıma gelip ne istediğimi sordu. Ona bir dolarım olduğunu ve anneme çok güzel bir armağan almak istediğimi söyledim. Bana, daha ucuz hediyelikler satan bir mağazanın adını verdi.

Tam ümidimi kesiyordum ki, bir mucize yüreğimi yerinden oynattı. Karşımda duran camekanın içinde, çok şık, cam kutusunun içinde duran camdan yapılmış minik bir çatal duruyordu. Nazik bayana çatalın fiyatını sordum.

- “Bugün sizin şanslı gününüz küçük hanım,” dedi.

- “O çatal bugün indirime girdi. Fiyatı da tam bir dolar. Bu aralar cam çatallara pek ilgi gösteren olmuyor.”

Ben vardım ya! Ertesi gün anneme armağanını verdim.

Babam merakla eğilip annemin elindeki cam kutuya baktı.

- “Ne güzel bir şey bu!” diye annem bir nida attı ve çatalı babama gösterdi,

- “Bakar mısın hem de el yapımı…”

- “Evet, el yapımı,” dedim gururla.

- “Vitrine koyabilir miyim?” diye izin istedi annem. Ben de izin verdim.

Noel geldiğinde cam çatalı kutusundan çıkarıp Noel ağacına astı annem.

Yıllar sonra, annem öldüğünde bankadaki kasasından değerli eşyalarını ve mücevherlerini almaya gittim. Kasadaki eşyalarının arasında duruyordu cam çatal, camdan kutusunun içinde. Kutuya bir de not iliştirilmişti:

- “Sen hep düşünceli, sevgi dolu bir insan oldun ve bizi hep mutlu ettin. Seni seviyorum. Annen.”

Cam bir çatal mı? İnsan cam bir çatalı neden banka kasasında saklar ki?

Annem saklamıştı, çünkü bu küçük armağan onun için çok, ama çok değerliydi. Banka kasasında saklanacak kadar değerli.

Sevgi, adına verilen en küçük armağanı kralların hazinelerinden daha değerli kılabilecek bir şeydir. Sevgi, yıllar sonra anılarınızı canlandıran kuru bir papatyaya, minik ellerle yapılmış bir resme, üzerine desenler çizilmiş bir peçeteye bile paha biçilmez değerler katar. O anılar büyükanneden, dededen, teyzeden yadigâr kalan eşyalar kadar değerli olur.

Sevginin en güzel yanlarından biri de hafızalarda sonsuza dek yaşayabilmesidir.


Etiketler:
Eyl 14

Efendinin biri, uşak bir yazılı kağıt verip “Al şunu fılan efendiye götür. Cevabını al getir” der. Uşak çıkar gider. Geldikten soma efendi der ki:

” Cevap getirdin mi? ”

” Vermedi ki getireyim. ”

” Kâğıdı vermedin mi? ”

” Hayır, cebimde duruyor. Yalnız cevap istedim. ”

” Sen cevap isteyince o sana ne dedi? ”

” Yüzüme baktı baktı “Hay ayı hay” dedi. Ama sana mı dedi bana mı orasını bilemem. “


Etiketler: