Eki 02

Sevgi Üzerine Söylenmiş Sözler
Ağlama! Gözlerine yaş değmesin. Gül! Dudaklarından tebessüm eksilmesin. Sev! Kalbinden yerim silinmesin. Unutma ,sen sadece benimsin….
Aşk bir kum tanesi ise sana kumsalları vereyim
Aşkımı dağlara yazacaktım aşkımdan büyük dağ bulamadım..
Ayrılık küçük sevgileri öldürür ama büyük sevgileri güçlendirir. Tıpkı rüzgarın mumu söndürüp yangını güçlendirdiği gibi…
Bana unut dediler seni. Unuttum; ama seni değil, bana seni unut diyenleri.
Ben sende imkansızlıkları sevdim fakat asla umutsuzlukları değil.
Bilirmisin geceler ne kadar uzun gelir bekleyenlere, hele o beklenenler vazgeçilmezlerdense…
Birgün biri çıkıpta güneşe adını buzla yazarsa bil ki o seni benden daha çok seviyor…
Bulunduğun kıyıdan ayrılmazsan okyanusun ötesindeki adalara asla ulaşamazsın
Dünya 3 günlüktür.dün, bugün ve yarın .dün geçti, yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil
Eğer geceler seni düşündüğüm kadar uzun olsaydı asla sabah olmazdı….
Eğer kişi; hem akıllı hemde çalışkan ise takdir et, akıllı değil, çalışkan ise dikkat et, akıllı olup tembel ise ikaz et, hem akılsız hem de tembel ise imha et..
Geldiğin zaman boşluk dolduran değil, gittiğin zaman yeri doldurulamayan ol.
Gerçek sevgi kötülük gördüğünde azalmayıp iyilik gördüğünde artmayandır.
Göz; gözü gözleyen gözleri gözler..
Gülmek için mutluluğu beklersen tebessüm bile edemeden ölürsün.
Gülmek senin için bir tutku olsun,bir gün ağlarsan o da mutluluktan olsun.
Gülü öylesine sevmelisin ki; soranlara dikeni yok diyebilmelisin
Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayattan lezzet alır.
Her gönülde çiçek olacağına bir gönülde buket ol…
Her şey paylaşıldıkça küçülür, paylaşıldıkça küçülmeyen tek şey sevgidir..
Her şeyin başı sevgiyle başlar sevmesini bilene
Her zaman doğruyu söyle..ne dediğini hatırlamak zorunda kalmazsın
Hiç kimse beni kendinden nefret etmemi sağlayacak kadar alçaltamaz.
Insanlar gelmeleriyle yanlızlıklarını dağıtanları severler, gitmeleriyle
kendilerini yanlız bırakanlara aşık olurlar.
Insanlar zamanla bir çok şeyi öğrenmişlerdir; kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi; fakat; çok basit bir şeyi öğrenememişler: insan gibi yaşamayı.
İnsanlar;çiçekleri severler ama koparırlar, ağaçları severler ama keserler, hayvanları severler ama avlarlar. Birisinin bana “seni seviyorum”demesinden çok korkuyorum!!!
Nokta kadar menfaat için , virgül gibi egrilme
Ölümden değilde ölümlerden korkarım,çünkü ilkinde ben varım,ikincisinde sevdiklerim
Özünde soyluluk yoksa insanın tac da giyse soysuzdur !!!
Paylaşacak dostlarınız yoksa iyi şeylere sahip olmanın bir zevki de yoktur.
Rüzgara hakim olamıyorsan yelkenlerini ona göre ayarla. Ve unutma ki hayat karşılaştığın güçlüklerle değil gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir..
Sen beni, benim seni sevdiğim kadar sevseydin; benim seni, senin beni sevdiğin kadar sevdiğimi a n l a r d ı n
Sen uçurumun kenarında bir çiçek olsaydın hayatım pahasına da olsa seni sulardım.
Seni seviyorum! Diyen dillere değil…senin için ağlayan gözlere inan…
Sevmek seni seviyorum demek değil….. Seni seviyorum derken titremektir.
Silgin kaleminden önce bitiyorsa yanlışların çok demektir
Yaşamın kaynağı sevgiyse eğer, sevgi mutluluk, mutluluk paylaşmak, paylaşmak dostluk, dostluk hatırlanmak, hatırlanmak unutulmamaksa eğer, demekki sevilmişiz.
Yüksek tepelerde hem kartala hem de yılana rastlanır…ama birisi oraya uçarak diğeri ise sürünerek gelmiştir….


Etiketler: , ,
Eyl 15

İnsanın çabalarının vazgeçilmez hedefi mutluluktur. Elde etmek veya kendisinden uzak durmak, kurtulmak istediğimiz ne varsa bunlar karşısındaki tepkimizi mutluluk arzusu ve hedefi yönlendirir.

İnsan mutlu olmak için kendi kendine yeterli midir?

Hayır, insan tek başına ihtiyaçlarını karşılayamaz, varlığını sürdüremez; bu manada başkalarına muhtaçtır. Ama mutsuzluğun sebepleri arasında başkalarının olumsuz davranışları da vardır. Ayrıca bireyin aklı yanında güdüleri, duyguları, alışkanlıkları… vardır, bazen bunlar birbiriyle çatışır, çatışmayı anlık ve sürekli mutluluk lehine çözebilmek için aklın hakemliği ve irşadı da yeterli değildir; ötekiler aklı aşabilir, etkisini sıfırlayabilir. Sürekli mutluluk için bazen anlık zevk ve mutluluklardan vazgeçmek gerekir, akıl bunu emreder ama ötekilerin etkisiyle insan aklın buyruğunu dinlemez. Akla yardımcı olmak için din ve vicdan/ahlak da vardır, fakat bunların kitaplarda ve başkalarında var oluşu, sahip olmayanların mutluluğunu sağlamaz. Herkesin bunlara sahip olması için -bunların vazgeçilmez olduğuna inanılıyorsa- eğitim gereklidir; rejimlerin imkan ve niteliklerine göre devlet ve/veya özel kesimlerin din ve ahlak eğitimine yer vermeleri, özen göstermeleri zorunlu olur.

Bu dünyadan başka geleceği ve derdi olmayanların mutluluk hedefleri de bu dünya ile sınırlıdır. Dinle, aşkın bir varlıkla alışverişi olmayanların mutluluklarına “Allah, peygamber, ahiret, cennet, cemal (cennette Allah’ı görmek), rıdvân (cennette Allah’ın, kuluna -kendisinden- memnun ve hoşnut olduğunu söylemesi), bunların insana vereceği ölçüsüz ve benzersiz mutluluk beklentisi, cehennem, ateş, ceza ve bunların getireceği mutsuzluk korkusu” gibi unsurlar tesir etmez.

TIME dergisi son sayısında, mutluluk formülleri arayan ‘mutluluk bilimini kapak yapmış. ABD’nin bazı üniversitelerinde yapılan araştırmaların ortaya koyduğu sonuçlar oldukça ilgi çekici:

Para, iyi eğitim, yüksek IQ ve gençlik gibi özelliklerin sanıldığı gibi mutluluk getirmediğini tespit eden araştırmacılar şunları tavsiye ediyorlar:

1. Şükredin:

Başınıza gelen güzel şeyleri düşünün.

İslam’a göre şükür nimeti attırır, insan kendisinden daha iyi durumda olanlara baktığında bir de daha kötü durumda olanlara bakmalı ve haline şükretmelidir (Bu daha iyi olmak için çalışmaya engel değildir).

2- Başkalarına iyilik yapın:

Başkalarına karşı yardımsever olmak hem kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacak, hem de sizi başkalarının gözünde yüceltecektir.

İslam düşmanlara bile iyilik yaparak onların dostluğunu kazanmayı tavsiye ediyor. Dinimizde iyilik yapmanın saiki ise “başkalarının gözünde yücelmek” değil, Allah’ın rızasını kazanmak; yani iyi bir Müslüman olarak yaşamak oluyor.

3- Hayatın tadını çıkarın:

Anlık zevkleri görmezden gelmeyin.

İslam’a göre dünya hayatı zindan veya ağlama vadisi değildir, dinin istediği “iki cihanda mutluluktur”. Bu dengeyi kurabilmek için de anlık zevkler ikiye ayrılmış, sürekli mutluluğa zarar verenler haram kılınmış, zarar vermeyenlerin yaşanması tavsiye edilmiştir.

4- Akıl hocanıza teşekkür edin:

İslam aklı, ilmi, tavsiyeyi değerli buluyor, bunlardan yararlanmayı, akıl ve ilim verenlere saygı göstermeyi emrediyor. Ancak aklın tek başına yeterli olmadığını, asıl teşekkür (hamd,şükür) edilecek varlığın Allah olduğunu, O’nun Peygamber aracılığı ile yaptığı bilgilendirme ve irşadların ön planda tutulması gerektiğini vurguluyor.

5- Affetmeyi öğrenin:

Allah, kendine ortak koşanları ve inanmayanları affetmiyor; zaten onların böyle bir talepleri de olmuyor. Bunun dışında dilerse -kendisini tanıyan ve inananların- bütün günahlarını affedebileceğini bildiriyor ve tövbenin önemini belirtiyor. Kullarına da affı birinci planda uygulamalarını tavsiye ediyor.

6- Ailenize ve arkadaşlarınıza zaman ayırın:

İslam’da aile ile ilgilenmemek, akraba ile ilgiyi kesmek, Allah’ın da bunu yapanla rahmet ilgisini kesmesine sebep oluyor. Hz. Peygamber, kendi dostları bir yana, vefat etmiş eşinin dostlarına bile vefakâr davranıyor, izzet ve ikramda bulunuyor.

7- Vücudunuza özen gösterin:

Peygamberimiz insanın üzerinde ne gibi haklar (ödevler) bulunduğunu açıklarken “Vücudunuzun da sizin üzerinizde hakkı vardır” buyuruyor. Vücut emanettir, o, emanet edenin iradesine uygun olarak korunacak ve kullanılacaktır.

8- Zorluk ve stresle baş etmenin yollarını bulun:

Dini inançlar zorluklarla mücadele etmekte yardımcıdır.

Araştırmacılar nihayet dini inançların (herhalde pratikleri, ibadetleri vb. de bunun içinde görüyorlardır) önemine gelmiş bulunuyorlar. İslam’a göre dini inanç ve ibadetler, Allah’ın emir ve yasaklarına uygun bir hayat tarzı “iki cihan saadetinin” olmazsa olmaz şartıdır, asıl amilidir, temel yapıcısıdır. Din ve onun insanı zenginleştiren, onu diğer canlılardan ayıran boyutunu ortaya çıkaran ve bunu maddi boyutuna hakim kılarak insanı kemale erdiren iman ve çeşitli ibadetleri olmadan insanın hem dünyada hem de ebedi hayatta sürekli mutluluğu elde etmesi mümkün değildir.


Etiketler:
Eyl 15

Üç yıla yakın süredir, bir gün bile tatil yapmamıştım. Derken, umulmadık bir anda, iki hafta için kentten uzaklaşma olanağını elde ettim.Dağ karlar altındaydı; kiraladığım kulübeye büyük güçlükle çıkabildim. Ama, mavi gökte güneş pırıl pırıl parlıyor; kayaklarımın altında milyonlarca kar tanesi gevrek gevrek eziliyordu. Kendimi birden çok mutlu hissettim.

Burada, tüm bu güzellikler arasında, yaşamın streslerinden uzak bir düş gibi kalmıştı. Geceleri ve sabahın erken saatleri çok soğuk oluyordu; fakat gündüzleri hava ılıktı. Saatlerce kayak yapıyor ya da kulübemin dışında güneş banyosu yapıyordum; yalnızlıktan bu denli zevk aldığımı hiç anımsamıyorum.

Bir gece kar bastırdı; uzun karanlık, sonunda kurşunî bir sabaha yerini bırakınca o günü dinlenerek geçirmekten başka çarem olmadığını anladım. Aynı gün öğleden sonra, çok güçlü bir fırtına kulübeyi kırbaçlamaya başladı ve yine akşam oldu. Kulübenin keresteleri gıcırdıyor, rüzgar adeta bacadan içeri saldırmaya çalışıyordu. Bir keresinde, birinin seslendiğini duyar gibi oldum. Kapıyı açmaya yeltendimse de rüzgarın şiddeti beni odanın içine savurdu.

Kar, birike birike pencere pervazına dek yükselmişti. İster istemez ateşin başına döndüm.

- “Beni kimse çağırmış olamaz” diyordum; dışarıdaki cehennemde hiçbir insanın sağ kalamayacağı kesindi.

Kulede üç gün boyunca kaldım. Dördüncü gün, masmavi gökte altın renkli bir güneş, sabahı müjdeledi. Fırtına, biriken karları, kulübenin önünden yanlara sürüklediğinden, dışarıya çıkıp temiz havayı bol bol ciğerlerime doldurabildim. Ortalık bembeyazdı ve kesinlikle sessizliği bozan tek bir ses yoktu. Kendimde tükenmeyecek bir güç hissederek kayaklarımı ayaklarıma geçirdim, ama ilerlemek kolay değildi; tozumsu karın içine gömüldüm. Birkaç saat sonra yorularak kulübeye dönmeye karar verdim.

Dağın arkasında güneş batıyordu; altın rengi, kırmızıya çalmaya başlamış ve karın sonsuz beyazlığına pembe bir parıtlı vermişti. Kadını işte o zaman gördüm. Yanıma gelinceye dek, yakınlarda bir insan olduğunu fark etmemiştim bile. Birden genç ve güzel bir yüzle burun buruna gelince irkildim.

Başında, Kuzey İtalya’da kimi kadınların kullandığı, siyah bir atkı vardı. İnce vücudunun üzerine kirli bir asker kaputu atmıştı. Siyah atkılı ayakkabılarına şaşkınlıkla baktım. Ayaklarında kayak olmadığına göre, bu kof ve derin karların üzerinde nasıl olup da saatlerce batmadan yürüyebilmişti? Üstelik hiç de yorgun görünmüyordu. Ama gözlerinde büyük bir kaygı okunuyordu. Hafif bir yabancı aksan ile bana dedi ki:

- “Kulübenize dönünce, lütfen fenerinizi yakıp buraya getirir misiniz? Eşim Alfredo aşağıda ve yukarı çıkmaya çalışıyor. Işığınızı görürse, güç bulup çıkabilir belki.” Ona hâlâ şaşkınlıkla bakıyordum.

- “Peki, kayaksız olarak buraya nasıl çıkabildiniz? Hem neden eşinizin yanından ayrıldınız?” diye sormaktan kendimi alamadım.

- “Yardım getirmek için onu bıraktım. Ben dağı çok iyi bilirim, hiç de korkmam.”

İçimde kadına karşı bir sempatinin uyanmakta olduğunu hissediyordum. “Kayaklarımın arkasına basın ve bana tutunun. Birkaç dakika içinde kulübeye varırız; siz orada dinlenip sıcak birşey içerken, ben gidip eşinizi ararım” dedim.

Soğuk müthişti; biraz ısınmak için ellerimi çırpıyor ve vücudumu ovalıyordum. Gökyüzü daha şimdiden mürekkep gibi kararmıştı. Kadın kayaklarıma basarken, “Teşekkür ederim” dedi, ardından sırtımda küçük bir elin dokunuşunu hissettim.Fakat, kulübeye birkaç yüz metre kala, onun benimle olmadığını fark ettim. Dehşete düşerek seslenmeye başladım. Fakat bana yalnız, karla kaplı dağ yamaçlarından yankılanan kendi sesim yanıt verdi.

Kulübede, kibriti çakıp fenerin fitilini tutuştururken ellerim titriyordu.Feneri kemerime bağladım ve yine dondurucu soğuğa çıktım. Fakat karşılaştığımız yere varıncaya dek her tarafa baktığım halde, kadına rastlamadım. Ayak izlerini bile göremedim.Şimdi, gökyüzünde ay çıkmıştı. Aniden, uzun bir zamandır çepeçevre dönmekte olduğumun farkına vardım. Kulübemin sıcağına kavuşmaya can atıyordum. Her tarafım uyuşmuş, kafam da dumanlanmıştı; kadının eşini bu arada tümüyle unuttuğumu itiraf edeyim.

Derken, çok hafif bir ses duydum. Büyük bir çaba harcayıp dönerek dik yamacı son hızla indim. Yamacın eteğinde biri yüzüstü yatıyordu. Bu durumuyla hâlâ sesleniyor ve birşeyler mırıldanıyordu.Adam, kırksekiz saate yakın uyudu. Sonra, yine gözlerini açarak uzun uzun çevresine bakındı. Zayıf, ama genç bir sesle,

- “Yaşamımı kurtardığınız için minnettarım” dedi.

- “Daha fazlasını yapabilmeyi isterdim” diye karşılık verdim.

- “Alfredo’sunuz, değil mi?”

Adını bilmem onu şaşırtmadı; yalnızca başını eğmekle yetindi.Artık ona gerçeği söylemem gerekiyordu. Ona, eşine rastladığımı, benden ne yapmamı istediğini ve onu nasıl tekrar kaybettiğimi teker teker anlattım. Adam hiçbir şey söylemeden faltaşı gibi açılmış gözlerle bana bakıyordu.Neden sonra, başını duvar tarafına döndürerek acı acı ağlamaya başladı. Bu büyük acısı karşısında elimden bir şey gelemeyeceğini anlayarak kulübede onu yalnız bıraktım.Geri döndüğüm zaman, onu, ocağın yanında oturmuş, alevleri izlerken buldum. Bu kez sesi sakindi.

“Dağın eteğinde, iki kayaktan yapılmış bir haç vardır” dedi.

“Altı ay önce donarak ölen genç eşimi oraya gömmüştüm.”

Bundan sonra uzun bir süre konuşmadık. İkimiz de bir mucizenin gerçekleştiğini ve bunun açıklanmasının olanaksız olduğunu anlamıştık.Gözlerim pencerenin dışına, dağın zirvesine takıldı. Batmakta olan güneş, buraya altın ve kırmızı renkte bir taç oturtmuştu sanki. Doğanın sonsuz güzelliğinin çerçevesi içinde aşkın tanığı olmuştum. Birden kendimi çok güçsüz hissettim.


Etiketler:
Eyl 15

Gözyaşlarından daha samimi,daha içten,daha inandırıcı,daha berrak,daha olgun lisan var mıdır acaba? Öyle lisan ki, kelimesiz ve cümlesiz,fakat deruni manalı,pratik,sahibinin meramını en kestirme yoldan anlatan… Gözlerin hakikatleri, hakikati duyguları ve öz niyeti dilden lisandan daha net ifade ettikleri şüphesiz bir vakıadır. Edebiyata,şiirlere çok sık konu olmuş gözyaşları bizatihi şiirlerin en güzelidir.

Gözyaşları mecazi aşkın olduğu kadar ilahi ve imani aşkın en az çizemidir…Gözyaşları arzuların,özlemlerin,hareketlerin en azizini,en sıcağını ve hislerin en ateşlisini yansıtırlar….

Gözyaşları,muhabbetin,şefkatin,acının,merhametin,gurbetin,hasretin,yakarışın ve yalvarışın en veciz tezahürüdür. Duyguların sıcak dili ve dışa yansımasının adı: “Gözyaşı”

Öte yandan kalblerden merhametin,yalvarışın,dile getirilişin en müessir,en veciz şekli olan gözyaşlarının karşısında hissiz,duygusuz,cevapsız kalabilecek kişi bir merhamet sahibi olmasa gerek. Hele hele merhametlilerin en yücesi ve onun yaratıcısı olan ErhamürRahimiyn olan Allah, gözyaşları içinde yalvaran kulları karşısında duaları müstecap kılmaz da na yapar?..

İbni Abbas: “subhanellezi’nin secde ayetini okuduğunuz zaman ağlamadan secde etmeyin. Gözünüz ağlamıyorsa,buna üzülerek kalbiniz ağlasın” buyurmuştur.

Bu ağlayış bir rahatlama, bir teselli, Allahın merhametinin delilidir.Rasuli ekrem (s.a.v)bir hadisi şerifinde: “Kur’an-ı Kerim hüzün ile inmiştir. Onu okurken kusurlarınıza ve ilerideki tehlikelere karşı üzüntünüzü gösteriniz.” (Ebu Yala,İbn-i Ömer’den…)


Etiketler:
Eyl 15

Öğretmen, yetişkin sınıflardan birisine şöyle bir ödev verir:

- “Sevdiğiniz birine gidin ve ona kendisini sevdiğinizi söyleyin.”

Bir sonraki dersin başında ise öğrencilerden birisi söze şöyle başlar:

- Geçen hafta bize bu ödevi verdiğinizde size sinirlenmiştim. Bu sözleri söyleyebileceğim hiç kimsenin olmadığını düşünüyordum. Eve giderken bir anda yüreğimin sesine kulak verdim. İşte o zaman kime “Seni Seviyorum” diyeceğimi anladım.

Bundan beş yıl önce babamla aramızda bir tartışma geçmişti ve o günden bu yana bu sorunu çözememiştik. Önemli aile toplantılarının dışında birbirimizi görmemeye çalışıyorduk ve hemen hemen hiç konuşmuyorduk. Eve vardığımda babama kendisini çok sevdiğimi söylemeye hazırdım. Bu kararı almak bile üzerimden büyük bir yük kaldırmıştı. Saat 5:30′da annemle babamın evinin kapısını çaldığımda kapıyı babamın açması için dua ettim. Çünkü kapıyı annem açarsa kendimi tutamayıp, ona kendisini sevdiğimi söylemekten korkuyordum. Fakat Allah yardım etti ve kapıyı babam açtı. Hiç zaman kaybetmeden eşikten adımımı attım ve :

- “Baba, buraya seni sevdiğimi söylemeye geldim” dedim. Babam sanki bir anda başka bir adam olmuştu. Yüzündeki ifade yumuşadı, kırışıklıklar yok oldu ve ağlamaya başladı. Kollarını açtı, beni kucakladı ve bana :

- “Ben de seni seviyorum oğlum, ama bunu hiçbir zaman dile getirmedim” dedi.

Fakat sizlere asıl anlatmak istediğim esas nokta bu değil. Babamı ziyaretimden iki gün sonra babam bir kalp krizi geçirdi ve hala hastanede. Şimdi yaşam savaşı veriyor. Şimdi sizlere şu mesajı vermek istiyorum:

- “Yapmanız gerektiğine inandığınız hiçbir şeyi ertelemeyin. Ya babama olan sevgimi ifade etmek için hala bekliyor olsaydım? Yapmanız gerekeni hemen yapın, hiç beklemeden…


Etiketler:
Eyl 15

Merhaba gülen gözlü arkadaşım, dudağındaki tebessümü kaybetmemişsin daha. Ne güzel dünyaya gülen gözlerle bakabilmek ve insanlara tebessümler saçabilmek senin gibi.

Biliyorum, üzülüyorsun donuk gözlerle karşılaşınca. Ne yapalım arkadaşım, herkes senin gibi olamaz. Duyabiliyorum “Hayır olmalı” dediğini.

Haklısın arkadaşım, aslında bütün insanlar senin gibi olmalı. Bilseler bir tebessümle neler yapabileceklerini, bir çocuğun gözlerindeki ışıltıyı bir tebessümle nasıl görebileceklerini, sıkıntılarla dolu bir insana nasıl dünyaları vereceklerini bilseler ve gülen gözlerin buzları nasıl erittiğini, kalpleri nasıl birleştirdiğini bilseler, eminim onlarda senin gibi olmak isterlerdi…

Ve sevgi saçıyorsun gülen gözlerinle arkadaşım. Saf ve hiç bir beklentisi olmayan bir çocuk gibi. Hayır arkadaşım, sevgi, sadece sevgiliye duyulmaz.

Sevgi evrensellikdir..

Hiç kimse altın yığınları gibi kasasına kilitleyemez onu. Onun yeri kalplerdedir.

Bir annenin kalbindedir, onun yeri çocuğuna verebilmek için. Onun yeri bahçıvanın ellerindedir, sevgi tohumları saçabilmek için. Evet… Sevgi heryerdedir.. Yeter ki sen onu bulmak iste.

Sevgiyi bulmak kolay… Zor olan onu elinde tutabilmekte. Unutma arkadaşım, sevgiyi duyabilmekle de iş bitmiyor… Sevgiyi göstermek de gerekir.

Hayat kısa arkadaşım bugün olan yarın yok. Sevgiyi göstermek beklemeye gelmez, yarın çok geç olabilir. Elindekini kaybetmeden kıymetini bilmelisin. Biliyorum arkadaşım, bana hak veriyorsun. Şimdi koş sevdiğinin yanına.. Önce, ona gülen gözlerle sımsıcak bir gülümse ve “Seni seviyorum” deyiver içinden gelen en sıcak sesinle. Hayır bunlar komik şeyler değil arkadaşım..

Seni seviyorum anne, baba, kardeşim, arkadaşım vs. demek komik değil. Bu senin gibi bütün canlılara karşı sonsuz bir sevgi duyan bir insan için hiç de zor değil sadece biraz cesaret arkadaşım. Bu, yalnızca yüreğinin buz kapladığını, taşlaştığını zanneden insanlara biraz zor gelecektir ama onlar da senin gösterdiğin cesareti gösterdiklerinde, kalplerinde sevgi kıpırtılarını hissettiklerinde ve ağlamayı öğrenebildiklerinde inan herşey onlar için ve bütün insanlar için daha güzel olacak.

Evet arkadaşım, gülmek varken surat asmak niye, güldürmek varken ağlatmak niye, güzel sözler söylemek varken kalpleri kırmak niye?

Hayat çok kısa arkadaşım.. Ve bu dünyadaki hiçbirşey kırılan kalplere değmez.

Şimdilik hoşçakal arkadaşım yine gel. Yanına senin gibi gülen gözlü, yüreği sevgi dolu insanları alıp yine gel olur mu? Beni fazla bekletme… Çünkü yarın burada olamayabilirim.

SEVDİKLERİNE “SENİ SEVİYORUM” DEMEK İÇİN GEÇ KALMA!..


Etiketler:
Eyl 15

Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.

Çocuk babasına, - “Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun” diye sordu…

Zaten yorgun gelen adam, “Bu senin işin değil” diye cevap verdi.

Bunun üzerine çocuk “Babacım lütfen, bilmek istiyorum” diye üsteledi.

Adam : - “İllâ da bilmek istiyorsan 20 milyon” diye cevap verdi.

Bunun üzerine çocuk “Peki bana 10 milyon borç verir misin” diye sordu.

Adam iyice sinirlenip, “Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat” dedi.

Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.

Adam sinirli sinirli: - “Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder.” diye düşündü.

Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü, “Belki de gerçekten lazımdı”…

Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı…

Yatağında olan çocuğa, “Uyuyor musun” diye sordu. Çocuk “Hayır” diye cevap verdi…

- “Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim” dedi…

Çocuk sevinçle haykırdı, “Teşekkürler babacığım”…

Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.

Bunu gören adam iyice sinirlenerek, “Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?…

Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok” diye kızdı…

Çocuk : - “Param vardı ama yeterince yoktu ” dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı;

- “İşte 20 milyon…

- “Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?…”


Etiketler:
Eyl 15

Masumi Toyotome diye bir Japon yazmış. “Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir” diye başlıyor.

- “Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyormuyuz?” diye soruyor…Sonra anlatmaya başlıyor:

- “Sevgi üç türlüdür!..”

Birincinin adı “Eğer” türü sevgi!.. Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar..

Örnekler veriyor: Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. Toyotome “En çok rastlanan sevgi türü budur” diyor. Bir şarta bağlı sevgi.. Karşılık bekleyen sevgi.. “Sevenin,istediği birşeyin sağlanması karşılığı olarak vaad edilen bir sevgi türüdür bu” diyor yazar..

- “Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi, karşılığı bir şey kazanmaktır.” Yazara göre evliliklerin pek çoğu “Eğer” türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde de, düşkırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile “Eğer” türüne rastlanıyor.

Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için, çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor. Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gidiyor. Eve döndüğünde babası öfkeyle “Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone’ye gittin” diye bağırıyor. Delikanlı “Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın” diyor. Baba daha çok kızarak, delikanlıyı tokatlıyor. Çocuk da intihar ediyor. “Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu olduğunu söylediler, yanılıyorlardı” diyor yazar..

- “Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı!..” İnsanlar “Eğer” türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında.. “Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek, bu genç adamın yaptığı gibi, yaşamı sürdürmekle, ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir” diyor, Masumi Toyotome.. İlginç değilmi?..

İkinci türe geçiyoruz: “Çünkü” türü sevgi… Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: “Bu tür sevgide kişi, birşey olduğu, birşeye sahip olduğu ya da birşey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır”.

Örnek mi?.. “Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin. (Yakışıklısın!)” “Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki..” “Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki..” “Seni seviyorum.Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki..

- ” Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş birşeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır.

Ama derin düşünürseniz, bu türün, “Eğer” türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana.. İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer.

Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. Üstü açık BMW’si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler.

“O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?” diye soruyor, Toyotome.. “Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz” diyor.

Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var.. Birincisi.. “Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?” korkusu.. Tüm insanların iki yanı vardır. Biri dışa gösterdikleri.. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği..”İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terkederlerse” korkusu buradan doğar. İkincisi de.. “Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa..” endişesidir.

Japonya’da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terketmiş. Daha acısı.. Aynı kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını.. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş..

Japon yazar “Toplumlardaki sevgilerin çoğu ‘Çünkü’ türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür” diyor..

Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?..”Ve işte sevgilerin en gerçeği!.

* * * “Üçüncü tür sevgi benim ‘Rağmen’ diye adlandırdığım türdür” *** diyor yazar.

Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında birşey beklenmediği için “Eğer” türü sevgiden farklı bu.. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için “Çünkü” türü sevgide değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan “Birşey olduğu için” değil, “Birşey olmasına rağmen” sevilir. Güzelliğe bakar mısınız?.. Rağmen sevgi..

Esmeralda, Qusimodo’yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına “rağmen” sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda’ya çingene olmasına “rağmen” tapar!..”Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara ‘rağmen’ sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile..

- ” Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine “rağmen” olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.

Japon yazar “Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur” diyor. “Farkında olsanızda,olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir.” Bunun böyle olduğundan nasıl emin?.. Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.. Şu soruma cevap verin” diyor.

- “Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmezmiydiniz?.. Kendi kendinize ‘Yaşamamın ne yararı var’ diye sormaz mıydınız?..” Devam ediyor Toyotome..

- “Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün.. Dünya birden bire başınızın üstüne çökmezmiydi?. O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?.”

- “Diyelim sıradan bir yaşamınız var.. Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?..” diye soruyor ve yanıtlıyor:

- “Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar.” Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor “Rağmen” sevgiyi.. “Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni ‘Rağmen’ türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır.”

Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome.. “Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var.. Kimsede başkasına verecek fazlası yok” diye açıklıyor..

Anlatıyor.. Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?.. Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar.. Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi.. Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz.. Hani nerede?.. Hepsi o.. Ve asıl çarpıcı cümle en sonda.. “Dünyadaki en büyük kıtlık, ‘rağmen’ türü sevginin yeterince olmayışıdır!..”


Etiketler:
Eyl 15

Ewan 22 yaşına o sene basmıştı, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanın asaletini taşıyordu. 10 gün sonra Kore’deki bir savaşa katılmak üzere İngiltere’den ayrılacaktı, hiçbir şeyden korkmuyordu ama duygusallığı nedeniyle, ülkesinden ayrılma fikri zor geliyordu ona.

Ağır adımlarla büyük kütüphaneden içeriye girdi, bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu. Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabı daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı. Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan’ı da derinden etkiliyor, notları okudukça sarsıyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane memuresine gitti ve daha önce kitabı okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi. Holly adında bir kadındı, adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı:

- “Büyük Kütüphanede bir kitap okudum. Eklediğiniz notlar karşısında hayranlık duyduğumu belirtmeliyim. 10 gün sonra Kore’ye gidiyorum, sizi tanımak - mektuplaşmak istiyorum. Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum.”

Holly’den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardı arkasına yazılmaya başlandı.

Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açıyorlardı. 2 sene bu şekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmış, her mektuptan ayrı tatlar almışlardı. Ewan’ın ülkeye geri dönme zamanı gelmişti, son mektubunda Holly’i görmek istediğini yazdı.

- “Ancak seni tanıyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen” diye ekledi. Holly buluşmayı kabul etti fakat resmi göndermedi. “Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi? Yakama kırmızı bir çiçek takacağım” dedi.

Günler birbirini kovaladı ve Ewan ülkeye döndü. Trenden indiği ilk anda gözleri Holly’i aradı. Bir müddet bakındı, sonra kalabalığın arasından şimdiye dek gördüğü en güzel kadın belirdi. Uzun boylu, çok güzel vücutlu, uzun sarı saçlı, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhteşem bir kadındı. Kadına doğru bir adım attı, ama yakasında hiç birşey yoktu. Kadın gözlerine baktı ve :

- “Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?” diye sordu. Tam o sırada güzel kadının omuzunun üzerinden, yakasında kırmızı çiçek olan kadını gördü. Kısa boylu, şişman sayılacak kiloda, gri kısa saçlı, tozlu uzun pardesüsü ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu.

Ewan şaşkındı, az önce hayatında gördüğü en güzel kadından bir teklif almıştı ancak karşısında da yüreğine aşık olduğu kadın duruyordu. Kendini toparladı ve yanından geçen dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi. Elinde Holly’le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı. Elini uzattı, “Merhaba Holly” dedi gözlerinin içi gülerek.

- “Pardon” dedi kadın. “Ben Holly değilim. Az önce buradan geçen sarı saçlı mavi elbiseli bayan yakama bu çiçeği taktı ve bunun hayatının sınavı olduğunu söyledi. Sizi garın çıkışındaki cafe’de bekliyormuş…”


Etiketler:
Eyl 15

Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğümle birlikte, yaşamı arıyordum ne olduğunu bilemeden… Bir su damlasıydım, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklarda yıldızlarla konuşan…

Mutluydum rüzgarla birlikte maviliğe savrulurken, mutluydum kuşlarla kanat çırparken, mutluydum gökkuşağı olup renkleri saçarken…

Takılmışken bir bulutun peşine, görürdüm yaşayanları yeryüzünde… Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerin peşinde… Bazen bir kuşun kanadına karışır, uçardım onunla, rüzgâra karşı çığlıklarla birlikte…

Yaşamı sorardım kuşlara, nedir diye? Özgürlük derlerdi bana… Göklerde özgürce kanat çırpabilmek, rüzgâra baş kaldırmak. Ama yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları daha fazla çırpınamazdı damlalar karşısında… Sığınırken bir kaya kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce…

Karıştım bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için…Toprağa karışmak istedim, çoğalmak istedim, azgın bir nehir olup akmak istedim, deniz olmak istedim, yaşamı bulmak istedim, yaşam olmak istedim… Terk ettim gökyüzünü güneşe veda edemeden… Altımda gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdüm, çoğaldım. Koşmaya başladım bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için… Yaşam olabilmek için…

Toprağa ilk dokunuş, ilk sarılış… Sıcaktı toprak, gökyüzünün olamadığı kadar… Beni sarmaladı şefkatle, beni içine aldı sevgiyle… Sevdim onu… Seviyorum dedim yaşamayı seninle birlikte…Toprağın derinliklerinde, karanlık sıcaklıklarda güveni hissettim… Zaman geçtikçe büyüdüm, çoğaldım… Yerimde duramaz hale geldim…

Güneşi özledim… Yıldızlara merhaba demek istedim…. Terk ettim toprağı. Sıcaklığını, şefkatini. Bir sabah çiçekler açarken gökyüzünü gördüm yeniden… Öylesine mavi, öylesine sınırsız, öylesine özgür…

Aktım, gittikçe büyüyerek… Beni sarmalayan toprağa dokunarak aktım… Nereye gittiğimi bilemeden… Sadece yaşamı ögrenebilmek için aktım… Benimle çiçekler açtı ağaçlarda, topraktan otlar fışkırdı delicesine… Ben onlara yaşamı sunarken, cevap veremediler bana yaşam nedir diye sorduğumda… Büyümek istedim… Daha hızlı akmak, denize kavuşmak istedim… Aktım gökyüzünün görünmediği ıssız ormanların arasından, yıllardır kımıldamaktan korkan taşları peşimde sürükleyerek, başkaldırırcasına … Başakların rüzgârla dans ettiği ovalara geldiğimde duruldum… Onları seyredebilmek için yavaşladım… Sordum uçuşan kelebeklere yaşamı… Rüzgarla dans mı diye?.. Cevap vermediler bana… Denizi aradım uzaklarda, görebilmek için köpürdüm, taştım ona bir önce dokunabilmek için…

Sonra bir sabah, daha güneş ışıklarını serpmeye başlamamışken dünyaya, uzaklarda maviliği gördüm… Gördüm orada canlılığı, başkaldırmışlığı, hasreti… Kavuşmak istedim bir an önce, sarılmak istedim… Koynuna girmek istedim bir sevgili gibi… Sevişmek istedim onunla… Yaşamı istedim ondan… Dokunduğumda denize, balıklar kaçtı benden, suyum karıştı denize… Bir oldum onunla…

Ufacık bir damlaydım, bulut oldum, toprak oldum, deniz oldum, okyanus oldum. Kapladım dünyayı canlılığımla. Dalgalarla oynarken derinliklere karıştım… Derinliğin sessizliğinde güzellikleri buldum… Yaşam gizlenmiş güzellikler midir diye sordum denize? Cevap alamadım… İnsan olmak istedim… Yaşamın ne olduğunu öğrenirim diye…Döl oldum genç bir erkeğin ateşli vücudunda… Yıldızlı bir gecede can oldum bir dişiyle… Büyümeye başladım içinde olduğum insana fark ettirmeden… Büyüdüm, büyüdüm…

Aynı toprak gibi sıcak ve karanlık bu yer bana güven verdi, huzur verdi… Zaman geçtikçe, yerime sığamaz hale geldim… Güneşe sarılmak istedim… Yıldızları görmek, denizle konuşmak istedim… Yaşamı insanlara sormak istedim… Işıkla tekrar kavuştuğumda özgürlüğümü hissettim yeniden… Küçük bir su damlasıyken gezdiğim gökyüzünü yeniden görebilmek mutluluk verdi…

Büyüdüm zamanla… Diğer insanlarla birlikte, zamanla birlikte… Sordum insanlara yaşam nedir diye?.. Cevap veremediler… Bir gün aşık oldum birisine, neden diye sormadan kendime… Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak, bir deniz gibi sınırsızca sevdim birisini… O zaman anladım ki; YAŞAM SEVGİDİR… SADECE SEVGİ.

Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğümle birlikte, yaşamı arıyordum ne olduğunu bilemeden… Bir su damlasıydım, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklarda yıldızlarla konuşan… Mutluydum rüzgarla birlikte maviliğe savrulurken, mutluydum kuşlarla kanat çırparken, mutluydum gökkuşağı olup renkleri saçarken…

Takılmışken bir bulutun peşine, görürdüm yaşayanları yeryüzünde… Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerin peşinde… Bazen bir kuşun kanadına karışır, uçardım onunla, rüzgâra karşı çığlıklarla birlikte…

Yaşamı sorardım kuşlara, nedir diye? Özgürlük derlerdi bana… Göklerde özgürce kanat çırpabilmek, rüzgâra baş kaldırmak. Ama yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları daha fazla çırpınamazdı damlalar karşısında… Sığınırken bir kaya kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce…

Karıştım bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için…Toprağa karışmak istedim, çoğalmak istedim, azgın bir nehir olup akmak istedim, deniz olmak istedim, yaşamı bulmak istedim, yaşam olmak istedim… Terk ettim gökyüzünü güneşe veda edemeden… Altımda gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdüm, çoğaldım. Koşmaya başladım bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için… Yaşam olabilmek için…

Toprağa ilk dokunuş, ilk sarılış… Sıcaktı toprak, gökyüzünün olamadığı kadar… Beni sarmaladı şefkatle, beni içine aldı sevgiyle… Sevdim onu… Seviyorum dedim yaşamayı seninle birlikte…Toprağın derinliklerinde, karanlık sıcaklıklarda güveni hissettim… Zaman geçtikçe büyüdüm, çoğaldım… Yerimde duramaz hale geldim…

Güneşi özledim… Yıldızlara merhaba demek istedim…. Terk ettim toprağı. Sıcaklığını, şefkatini. Bir sabah çiçekler açarken gökyüzünü gördüm yeniden… Öylesine mavi, öylesine sınırsız, öylesine özgür…

Aktım, gittikçe büyüyerek… Beni sarmalayan toprağa dokunarak aktım… Nereye gittiğimi bilemeden… Sadece yaşamı ögrenebilmek için aktım… Benimle çiçekler açtı ağaçlarda, topraktan otlar fışkırdı delicesine… Ben onlara yaşamı sunarken, cevap veremediler bana yaşam nedir diye sorduğumda… Büyümek istedim… Daha hızlı akmak, denize kavuşmak istedim… Aktım gökyüzünün görünmediği ıssız ormanların arasından, yıllardır kımıldamaktan korkan taşları peşimde sürükleyerek, başkaldırırcasına … Başakların rüzgârla dans ettiği ovalara geldiğimde duruldum… Onları seyredebilmek için yavaşladım… Sordum uçuşan kelebeklere yaşamı… Rüzgarla dans mı diye?.. Cevap vermediler bana… Denizi aradım uzaklarda, görebilmek için köpürdüm, taştım ona bir önce dokunabilmek için…

Sonra bir sabah, daha güneş ışıklarını serpmeye başlamamışken dünyaya, uzaklarda maviliği gördüm… Gördüm orada canlılığı, başkaldırmışlığı, hasreti… Kavuşmak istedim bir an önce, sarılmak istedim… Koynuna girmek istedim bir sevgili gibi… Sevişmek istedim onunla… Yaşamı istedim ondan… Dokunduğumda denize, balıklar kaçtı benden, suyum karıştı denize… Bir oldum onunla…

Ufacık bir damlaydım, bulut oldum, toprak oldum, deniz oldum, okyanus oldum. Kapladım dünyayı canlılığımla. Dalgalarla oynarken derinliklere karıştım… Derinliğin sessizliğinde güzellikleri buldum… Yaşam gizlenmiş güzellikler midir diye sordum denize? Cevap alamadım… İnsan olmak istedim… Yaşamın ne olduğunu öğrenirim diye…Döl oldum genç bir erkeğin ateşli vücudunda… Yıldızlı bir gecede can oldum bir dişiyle… Büyümeye başladım içinde olduğum insana fark ettirmeden… Büyüdüm, büyüdüm…

Aynı toprak gibi sıcak ve karanlık bu yer bana güven verdi, huzur verdi… Zaman geçtikçe, yerime sığamaz hale geldim… Güneşe sarılmak istedim… Yıldızları görmek, denizle konuşmak istedim… Yaşamı insanlara sormak istedim… Işıkla tekrar kavuştuğumda özgürlüğümü hissettim yeniden… Küçük bir su damlasıyken gezdiğim gökyüzünü yeniden görebilmek mutluluk verdi…

Büyüdüm zamanla… Diğer insanlarla birlikte, zamanla birlikte… Sordum insanlara yaşam nedir diye?.. Cevap veremediler… Bir gün aşık oldum birisine, neden diye sormadan kendime… Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak, bir deniz gibi sınırsızca sevdim birisini… O zaman anladım ki; YAŞAM SEVGİDİR… SADECE SEVGİ.


Etiketler: