Eyl 16

Şeref Taşlıova

Kurumaz âşığın gözünde yaşı,
Gurbet ellerinde, han köşesinde.
İçinden tükenmez âhı, ateşi,
Gurbet ellerinde, han köşesinde.

Bu aşk ile ah çekerim inlerim,
Bir söylerim, iki durup dinlerim,
ŞEREF der ki böyle geçti günlerim,
Gurbet ellerinde, han köşesinde.

Aşık Şeref Taşlıova, 10. Nisan 1938 yılında Kars iline bağlı Çıldır ilçesinin Gülyüzü köyünde dünyaya geldi. Hacı Bey ve Nergis Hanım’ın üçüncü çocuğudur.

Âşıklıkla ilgili bilgi ve terbiyesini, Doğu Anadolu ve Azerbaycan sahasında tanınan Çıldırlı Âşık Şenlik’in oğlu Âşık Kasım’dan aldı.

1958-1960 yılları arasında vatani görevini tamamladı. 1964 yılında Kars Radyosu’na girerek “Âşık Programları” yapmaya başladı; bu çalışmaları radyo kapanıncaya kadar, aralıksız on yıl devam etti.

İlk olarak 1971 yılında resmi görev ile; “Sanat Elçisi” olarak Almanya’dan başlayan yurt dışı seyahatleri, uzun bir zaman dilimi içinde tam olarak 25 kez gerçekleşti. 1987 yılında Almanya’nın Continue reading »


Etiketler:
Eyl 16

Şemsi Yastıman

Şemsi Yastıman Ölmez, sağ olursam bu yaz inşallah
Sılayı bir daha görmek istiyom
Çugun’a varınca ya ağşam, zabah
Topraklara yüzüm sürmek istiyom

Ey Şemsi Yastıman, ümitli kulsun
Kısmet ise gayen yerini bulsun
Hemşeriler buna vasıta olsun
Kırşehir’e selam vermek istiyom.

Yakın bir süre önce yitirdiğimiz Şemsi Yastıman, Türk Halk Müziği’ne ”kaynak kişi”, ”derleyici” ve ”aşık” kimliği ile emeği geçmiş bir usta halk sanatkarıdır. Asıl adı ”Mehmet Galip Şemsettin” olan Şemsi Yastıman, Şekerci Ahmed Ağa ve İlhamiye Hatun’un oğlu olarak 10 Temmuz 1923′de Kırşehir’de doğdu. Saza ve söze ilgisi Ortaokul yıllarında başladı. Önce Kırşehir ve çevresinde ki ustalardan etkilendi. Ankara’da bulunduğu yıllarda Yağcıoğlu Fehmi Efe ve Genç Osman’ın müzik meclislerine girerek kendini ve sazını geliştirdi. Bu yıllarda sahneye çıkmaya haşladı. Bir süre İzmir’de bulunan ve burada evlenen Şemsi Yastıman, daha sonra İstanbul’a yerleşti ve san’at hayatını burada sürdürmeye başladı. Kısa sürede şöhreti arttı, gazinolarda çalışmaya başladı. Dönemi içinde basın-yayın organlarının en çok bahsettiği sanatçılardan biri oldu. Onlarca plak doldurdu ve pek çok kez Türkiye Radyoları’nın emisyonlarına davet edildi.

Şemsi Yastıman, özellikle halk müziği geleneğinin çalıp-söyleme tarzını benimsemiş bir halk sanatkarı olarak adından söz ettirdi. Aşıklık geleneğinin çeşitli türlerinde seslendirdiği eserlerle ve bilhassa dönemi içinde unutulmaya yüz tutmuş olan ”destan” ve ”taşlamaları” ile sevildi.

Ayrıca, memleketi Kırşehir’in müzik potansiyelinin geniş kitlelere tanıtılmasına, ”mahalli sanatçı” kimliği ile ön-ayak oldu. Sanatçı kişiliği yanında, kendi adını taşıyan dükkanında saz dersleri vererek pek çok sanatçı yetiştirdi. Türk Halk Müziği konusunda çeşitli kitaplar ve notalar yayınlayarak kültür-san’at hayatına hizmetlerde bulundu. Şemsi Yastıman, doğduğu gün ve ay’a tesadüf eden 10 Temmuz 1994 tarihinde Lapseki’de vefat etti.

Memleket Hasreti
Ölmez, sağ olursam bu yaz inşallah
Sılayı bir daha görmek istiyom
Çugun’a varınca ya ağşam, zabah
Topraklara yüzüm sürmek istiyom

Kaman’ı, Mucur’u, Çiçekdağı’nı
Kındam, Dinekbağı, hem Özbağ’ını
Köylü, kentli, hastasını, sağını
Görüp bir muhabbet kurmak istiyom.

Hacı Bektaş, Ahi Evran Sultanı
Aşık Paşa, Kaya Şeyhi cananı
İmarette neslim Şeyh Süleyman’ı
Aşk ile bağrıma sarmak istiyom.

Ahievran, çarşı içi, hökümet
Kümbetaltı, Kayabaşı, İmaret.
Akrabayı, eşi dostu ziyaret
Uğrayıp, hal-hatır sormak istiyom.

Ne büyüktür zevki yurdu görmenin
Kaç senenin hasretine ermenin
Dört bir yanda methedilen termenin
Şifalı suyuna girmek istiyom.

Halam sağ olsa da, sesim duysaydı
Cebime devramel, iğde koysaydı
(Şunda yi) diyerek alma soysaydı
Cevizi de dişle kırmak istiyom.

Bir de gitsem tezem beni görseydi
İçi çokelikli dürüm dürseydi
Hele azıcık da sızgıt verseydi
O an pirzolayı yermek istiyom.

Dayım gilden acık köğtür aldırsam
Emmim gilden armıt kak’ı buldursam
Ceblerime şak leblebi doldursam
Töhmeleyip, uşgur kırmak istiyom.

Sögürmelik bir et çıksa satırdan
Höşmerim, çullama gitmez hatırdan
Kuşlukleyin hedik gelse tandırdan
Çölmeğin içine girmek istiyom.

Bir hağbe kemeyi yüklesem sırta
Çıksam bir alamaç yapacak sırta
Beş gö suvan, üç kaynamış yımırta
Bazlama içine sarmak istiyom.

Bunları her daim arzular özüm
Memleket mahsülü vücuda lüzum
Tokaloğlu kaysı, dıranı üzüm
Tek, yimeyim, şöyle dermek istiyom.

Bir dügün olsa da bir kayın gitsek
Dokuz butlu tavuk lafını etsek
Dam pilavu, gelse yisek tüketsek
Davullu zurnalı dernek istiyom.

Harmana denk gelse, düvene binsem
Şöyle dabaz olup, kaşınsa ensem
Acık bağ bellesem, acık dinlensem
Çayıra bir pala sermek istiyom.

Bağ bozumu üzüm haftına batsak
Bekmez kazanına hayvalar atsak
Boranıynan damla şiresi datsak
Arı soksa, çamır sürmek istiyom.

Üç arkadaş şöyle bir bahça bulsak
Çalpıdan hatlayıp, bir üzüm yolsak
Sağbısı dutsa da, bir rezil olsak
O tatlı günlere ermek istiyom.

Seğirdip, dolaşsak hep tarla dapan
Keklik dutmak için kursaydık kapan
Daş döğüşü olsa, vızlasa sapan
Kafamı, gözümü yarmak istiyom.

Bilmem ki olur mu gine becerim?
Çayırda oynasak zıkka, acerim
Terleyıp, karakıp, bir su içerim
Dalağım kabarıp, böğrmek istiyom.

Enteremi giysem, sümüğüm aksa
Koluma silerim, yağlığım yoksa
(Başangı) dır diye mahalle bıksa
Kesekle camları kırmak istiyom.

Cesurluğum dutsa, şöyle kasılsam
Yaylıların arkasına asılsam
Kımçıyı yiyince yere yassılsam
Yollarda ağlayıp durmak istiyom.

Ceviz kaval etsem, sakam da toksa
Çızgılı oynarım, eneğim çoksa
Koluma söylerken bir döğüş çıksa
Sumsuk yimek, hem de cırnak istiyom

Tok, çik, opban, mirre bir aşşık atsam
Sakanın dımığna kurşun akıtsam
Üç yüz enek ütüp, cebe bakıtsam
(Ne şişiyon la) dedirmek istiyom.

Görür m-ola bu fakirin gözleri?
Delice Çay’ını, berrak özleri
Kıssıkkaya serinledir bizleri..
Neyleyım denizi, ırmak istiyom.

Kim sorarsa yazdın bunları niye
Gelecek nesile kalsın hediye
Kırşehir’de doğdum, Türkmen’im diye
Her yerde göğsümü germek istiyom.

Ey Şemsi Yastıman, ümitli kulsun
Kısmet ise gayen yerini bulsun
Hemşeriler buna vasıta olsun
Kırşehir’e selam vermek istiyom.

Ankara’da Yedik Taze Meyvayı

Kaynak: Şemsi Yastıman
Derleyen: TRT Müz. Dair. Bşk.

Ankara’da Yedik Taze Meyvayı
Boşa Çiğnemişim Yalan Dünyayı
Keskin’den De Sildirmeyin Künyeyi
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Anamdan Başkası Yalan Ağlasın

Ankara’yla Şu Keskin’in Arası
Arasına Kara Duma Durası
Çok Doktorlar Gezdim Yokmuş Çaresi
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Babamın Oğlu Var Beni Neylesin

Trene Bindim De Tren Salladı
Zalim Doktor Ciğerimi Elledi
İyi-olursun Dedi Geri Yolladı
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Anamdan Başkası Yalan Ağlasın

Mezarım Başında Kuşlar Ötüşür
Benzim İçtim Ciğerlerim Tutuşur
Ağlama Hatice, Sefer Yetişir
Söyleyin Anneme Çalsın Nennimi
Kim Alırsa Alsın Nazlı Gelini

Binmiş Taksiye De Sefer Geliyor
Annesinin Ciğerini Deliyor
Gelin Hatice’yi Eller Alıyor
Söyleyin Anama Anam Ağlasın
Gelin Hatice’yi Kimler Eylesin

Mezarımı Derin Kazın Dar Olsun
Edirafıda Lale Sümbül Bağ Olsun
Ben Ölüyom Ahbaplarım Sağolsun
Söylen Kardaşıma Çalsın Sazımı
Kadir Mevlam Böyle Yazmış Yazımı


Etiketler:
Eyl 16

Şekip Şahadoğru

Şekip Şahadoğru

Şikayet olmasında bak ne haldeyim
Yoksa unuttun mu da beni bilmem el gibi
Gece gündüzde durmaz ahuzardayım
Sazımda sızlayanda sırma tel gibi …

1932 yılında Çorum’un merkeze bağlı Evci Ortakışla köyünde doğdu. Babası Aşık Hasan’dır. Annesi Sultan’dır. Savurgan Oğulları namıyla yörede söylenirler.

8 yaşında iken babası tarafından saz dersi almaya başlamıştır. Aşık Hasan ancak Şekip in saz çalıp aşık olacağı için ona sazı öğretmiştir. İlkokulu köyünde bitirdikten sonra öğrenimini sürdüremedi. 1970 yılına dek köyde çiftçilikle uğraştı. Bu arada saz çalmayı öğrendi. Saz eşliğinde deyişler söylemeye başladı. Aynı yıl Çorum’a yerleşti. Burada şiirini geliştirecek bir ortam buldu. Kimi aşık şölenlerine katıldı.

Aşık Şekip Şahadoğru birçok ünlü aşıklar ile gezmiş dolaşmıştır. 396 şiir, deyiş, övgü ve nazire gibi eseri vardır. Aşığın 3 kız 2 oğlu vardır. Atatürkçü görüşe sahip Aşık Şekip daima birlik ve beraberlik için şiirler yazmıştır. Kasetlerinde sesi yurdun her köşesinde dinlenmektedir. Radyo ve tv de programlar yapmıştır. Şekip Şahadoğru Temmuz 1998 de aramızdan ayrılır.

Eserlerinden bazıları :

Şikayet Olmasın

Şikayet Olmasında Bak Ne Haldeyim
Yoksa Unuttun Mu Da Beni Bilmem El Gibi
Gece Gündüzde Durmaz Ahuzardayım
Sazımda Sızlayanda Sırma Tel Gibi

Kar Mı Yağdı Da Güvendiğim Dağlara
Sam Mı Değdi De Mor Sümbüllü Bağlara
Diyemiyomda Bağlanmışım Ağyare
Çiğnetirsin Beni Ele Yel Gibi

Niçin O Sarp Yere Yuvanı Kurdun
Kuru Petek Gibi Balsız Mı Kaldın
Bir Kez Koklamadım Da Sarardın Soldun
Poyraz Eli De Değmiş Gonca Gül Gibi

Elestim Özmümden De Sana İkrarım Verdim
O Günden Bugüne De Sözümde Durdum
Yetiş Şekip’ine De Gayri Müşkülde Kaldım
Fiskeden Bulanan Da Ufak Göl Gibi

Arasın

Yaprağım Sararıp Gülüm Solarken
İhtiyarlık Yakamızdan Sararken
Senelerdir Ben O Yari Ararken
Bundan Sonra Yar Da Beni Arasın

……………………………

İçim Ateş Doldu Yanar Dağ Gibi,
Yaprağı Sararmış Viran Bağ Gibi
Hak Yolunda Ölü Gezdim Sağ Gibi
Şekip Seni Bilmeyenler Karasın Birer Birer

Küçük Yaşta Düştüm Aşk Ateşine
Çekiyor Çöllere Yol Birer Birer
Takılmışım Bir Ceylanın Peşine
Söylesin Derdimi Dil Birer Birer

Aşıkın Sazıdır Aşkın Silahı
Alır Hedefine Gül Yüzlü Mahı
Nice Yıllar Geçse Biter Mi Ahı
Dokundukça Ağlar Tel Birer Birer

Gerçek Aşık Yaratılmış Zar İçin
Soruyorum Kendime Var Mıdır Suçum
Dostun Aşkı İle Yandığım İçin
Gülüyorum Halime El Birer Birer

Yalvarırım Dilber Naz Etme Bana
Ölürüm Aşkınla Ben Yana Yana
Gül Bahçesi Olmuşum Şu Cihana
Getirir Kokumu Yel Birer Birer

Hayalin Şekip’in Rehberi Oldu
Derdine Dermanı Aşkında Buldu
Bir Kerem Misali Yandı Kül Oldu
Ateşi Savuru Kül Birer Birer


Etiketler:
Eyl 16

Şah Hatayi (Şah İsmail) (1487- 1524)

Kırklar Meydanına Vardım
Gel Beri Ey Can Dediler
İzzet İle Selam Verdiler
Gel İşte Meydan Dediler

Şah Hatayi’m Nedir Halin
Hakk’a Şükr Et Kaldır Elin
Gıybetten Kese Gör Dilin
Her Kula Yeksan Dediler

İran’da Safevi soyundan gelen bir Türk. Erdebil’de doğdu. Ana tarafından Uzun Hasan’ın torunu Bilki Aka’nın oğludur. Babası Haydar’ın ölümünden (1488) sonra dayısı tarafından iki kardeşiyle birlikte düşmanlarından kaçırılarak Şiraz’a gönderildi. Şiraz valisinin, üç kardeşi bir süre hapsettiği söylenir. Akkoyunlu hükümdarı Sultan Yakup’un ölümü üzerine oğlu Rüstem saltanat mücadelesinde onlardan yararlanmak amacıyla üç kardeşi hapisten kurtarır, Şah İsmail’in ağabeyi Sultan Ali, katıldığı iki savaşı da kazanarak Tebriz’e döndüğünde parlak bir törenle karşılanır. Ama üç kardeşin halk üzerinde manevi etkisi, Sultan Ali’nin kazandığı zaferler Rüstem Bey’i korkutur, Continue reading »


Etiketler:
Eyl 16

Sururi (Süruri)

Nice bir yaş döker ağlarsın kanlar
Garip öksüz melil yarsız Süruri
Gönül bahçesinde taze fidanlar
Meyvası tükenmiş narsız Süruri

Ezelden karımız bizim bu yanmak
Mihnet şarabını nuş edüp kanmak
Ehli aşka göre nolsun utanmak
Ko desinler bana arsız Süruri

Süruri, 19 uncu yüz yılının başlarında, Sillenin Karhane şimdiki «Subaşı» mahallesinde doğmuş; ilk tahsilini Sille medresesinde yapmış, 19 uncu asrın yarısında İstanbula gitmiş, Saraya intisap ve yüksek bir mevki işgal etmiştir.

Sururinin bu kudretini çekemiyen diğer halk şairleri onu genç yaşında zehirliyerek ve bu suretle daha önemli eserler vermesine mani olmuşlardır.

Zehirlendiğini anlayan Süruri :

Süruriyim vatanım yok,
Eğlenecek mekanım yok,
Ölürsem bir nişanım yok,
Mezarım gurbet illerde..

Feryadını kopararak 1272 hicri yılında gözlerini ebediyyen kapamıştır.
Sürurinin sülalesine Kurt Mehmet Oğulları denmektedir. Asıl adı Osmandır. Kör Bekir «Zehri», Haci Musa, Berber Mustafa adında üç kardaşı vardır. Bu dört kardaştan Süruri, Zehri, Berber Continue reading »


Etiketler:
Eyl 16

SIDKI BABA (AŞIK PERVANE)

Sıdkı Baba On dört yıl dolandım Pervanelikte
SIDKI ismim buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dar’a düş oldum.

SIDKI’yam çok şükür didara erdim
Aşkın pazarında hak yola girdim
Gerçek ariflere çok meta verdim
Şimdi Hacıbektaş Pire düş oldum.

Sıdkı Baba’nın soyu Oğuz Türkleri’nin Bozok koluna bağlı Dedekargın örelerine da aşiretinden gelir. Dedekargın aşireti Anadolu’nun çeşitli yörelerine dağılırken bir grup da Malatya’da Tohma çayı kenarında Çerme adında bir köye yerleşmişler, uzun yıllar bu köyde yaşayarak arazi ve mülk sahibi olmuşlardır. Bunların arasında Hacı Ahmetler diye tanınan bir aile vardır. Sıdkı Baba’nın dedesi bu Hacı Ahmetlerdendir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme dönemlerinde Anadolu’da devlet otoritesi sarsılmış, devlet güvencesi ve can güvenliği kalmamıştır. Aşiretler arasında kıran kırana, gücü gücü yetene bir savaş ve rekabet hüküm sürer. Baş vurulacak makam yoktur. Yörede çoğunlukta olan Kürt aşiretleri üstünlük sağlayarak zaman bu zaman derler, zulüm, işkence ve baskılarını artırırlar ve bu köy halkını topluca göç etmek zorunda bırakırlar. Köy halkı canını kurtarmak için arazisini ve evini terk edip guruplar halinde göç ederek Silifke yöresine yerleşirler. İlk kafilede Hacı Ahmetler de vardır. Fakat Hacı Ahmetler bu durumu hazmedemeyerek geri gidip arazilerine sahip çıkmayı, kendi evlerinde oturmayı kararlaştırıp köylerine dönmek üzere yola koyulurlar. Tarsus’un Yenice köyü yanına geldiklerinde yeni bir kafile ile karşılaşırlar. Niyetlerinin geri gitmek olduğunu söyleyince, yeni kafile: Sakın gitmeyin, azgınlığı daha da artırdılar, yakıp yıkma, talan işkence eskisini de geçti. derler. Hacı Ahmetlerin cesaretleri iyice kırılır. Fakat tam bu sırada bir kolera salgınına yakalanırlar. Ailenin bütün erkekleri ölür. Bu göç yolculuğunu at sırtında, heybe gözünde, kundağa sarılı olarak yapan Mehmet adında bir küçük çocuk vardır. Erkek olarak yalnız bu bebek Mehmet koleradan kurtulmuştur. Bu yüzden kadınların ölümünden kurtulanları Mehmet’le Yenice’de yerleşmek, zorunda kalmışlardır.

Zamanla Mehmet büyür, on sekiz yaşında bir delikanlı olarak ailenin tek erkeği ve umudu olur.

İşte bu sırada Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa Osmanlı devletine baş kaldırmış, Kütahya’ya kadar gelen orduları yenilgiye uğrayınca, Mısır’a geri dönerken, yol boyu orduya elverişli gençleri toplayarak zorla Mısır’a götürmüşlerdir. Bunların arasında Mehmet de vardır.

Mehmet Mısır’a vardıktan bir müddet sonra bir arkadaşıyla kaçmayı başararak köyüne döner ve Eşeli adında bir kızla evlenir. Bu evlilikten Ahmet ve Zeynel Abidin adında iki oğlu olur. İki kardeş köy medresesinde okuyup yazmayı öğrenirler. Zeynel Abidin saz çalmayı da öğrenir ve (Pervane) mahlasıyla deyişler söylemeye başlar. Altı yaşında deyiş söylediği rivayet edilmiştir. Mehmet’in erken ölümü ile çocuklar yetim kalırlar.

Zeynel Abidin’in adı artık Pervane’dir. Pervane on iki yaşına geldiğinde ününü duyduğu Hacıbektaş Dergahına gitmeyi arzular, annesinden izin ister. Annesi çocukluğunu bahane ederek izin vermez, biraz daha büyü de sonra gidersin der. Fakat Pervane aklına koyduğu için bir gün habersizce kaçar, farkına varan annesi arkasından atlı göndererek yoldan geri çevirtir. Pervane bir müddet sonra tekrar kaçar ve bu sefer planını uygulamayı ve Hacıbektaş’a ulaşmayı başarır.

Pervane 1293 yılında dergaha gittiğini ve o zaman on iki yaşında olduğunu deyişlerinde tekrarlamaktadır. Buna göre doğum yılı 1281 miladi 1865′tir.

Dergaha Varış

Pervane, köyünden kaçmayı başarıp yola koyulduğunda maceralı bir yolculuk geçirir. Yolu bilmediğinden sorarak tek başına ve yürüyerek yola devam eder. Akşam bir hana vardığında arkasından hana bir atlı gelir. Bu zat Pervane ile ilgilenir ve Hacı Bektaş’a gideceğini öğrenince “Ben de o tarafa gideceğim, beraber gideriz” der. Fakat Pervane kuşkulanmaktadır. Annesi tarafından gönderildiğini sabah olunca kendisini geri götüreceğini düşünerek huzuru ve uykusu kaçar. Fakat sabahleyin beraber yola düştüklerinde geldiği yöne gitmediklerini görünce içi rahatlar, birlikte yola devam ederler. Bir vadiye düşerler ki, mevsim ilkbahar, kar suları dolayısıyla dereler coşkun akmakta. Vadi boyunca coşkun sularla yol pek çok kereler kesişmekte. Çocuk Pervane’nin o suları geçmesi mümkün değil.

Atlı : “Oğlum bu suları nasıl geçeceksin, gel terkime bin diyerek” çocuğu atın arkasına alıp vadiyi geçtikten sonra düzlüğe erince “Ben Konya’ya gidiyorum, şu yol doğru dergaha gider, bir tarafa sapmadan doğru gidersen dergaha ulaşırsın” der ve yolları ayrılır.

Pervane bunu kendisine yardıma gelen ulu bir zat ve mutlu bir olay olarak kabul etmektedir.

Dergaha vardığında durumu Şeyh ve postnişin olan Feyzullah Efendiye bildirirler. Şeyh “üç gün istirahat etsin de sonra görüşürüz” der. Pervane bu üç günü sabırsızlıkla bekler ve şeyhin huzuruna çıkardıklarında, bir ay hizmet edip geri gitmek arzusunda olduğunu söyleyince Şeyh “Oğlum bir ayda ne öğreneceksin, sende istidat ve kabiliyet görüyorum, burada kal, seni Çelebi efendilerle okutayım, alim olursun aşık sadık olursun” dediğinde Pervane kalmayı kabul etmiş ve Şeyhi huzurunda :

Hublar ser çeşmesi nur-i Feyzullah
Arz’ettim cemalin seyrana geldim

dizeleriyle başlayan koşmayı söylemiştir.

Şeyh : “Aferin oğlum, çok beğendim, bu yaşta bu sözler bir aşık eseridir. Saz da çalarmısın?” diye sorduğunda “Evet efendim, sözüme göre sazım da var” diye cevap vermiş ve eline bir’ saz verdiklerinde o anda irticalen ve saz ile :

Aşık oldum bir keremler kanına
Gönül arz ettiği cana kavuştu.

dizeleriyle başlayan, ikinci deyişini söylemiştir.

O zaman dergahta değerli hocaları olan bir medrese vardır, Feyzullah Efendi Yozgatlı meşhur Ali Nihani Hoca’yı da İstanbul’dan getirterek medreseyi takviye etmiştir. Çocuklar Cemaleddin ve Veliyeddin Çelebiler bu medresede okumaktadırlar. Pervane de bu medresede okumaya başlamıştır.

Pervane dergaha geliş yılını çeşitli deyişlerinde şu dörtlüklerle belirtmiştir :

Bin iki yüz doksan üç oldu yıllar
Aktı gözlerimden kan oldu seller

Erişti nevbahar açıldı güller
Can bülbülü gülistana kavuştum

Sene bin iki yüz doksan’ üçünde
İçirdiler aşk badesin düşümde

Bir güzelin sevdası var başımda
Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

Pervane iki yıl geçtik ten sonra anne hasreti duyarak şeyhinden üç ay izin almış ve Yenice’ye gitmiş, izninin bitiminde tekrar dergaha döndüğünde Şeyh Feyzullah Efendinin öldüğünü öğrenmiştir.

Dergah postuna oturan büyük oğlu Cemaleddin Efendi yeni şeyhi ve medrese arkadaşıdır. Medrese hocalarıyla devamlı ilişki içinde adeta zamana bağlı olmaksızın öğrenimlerine devam ederler. Diğer taraftan da tarikat işleriyle uğraşarak sık sık birlikte yurt gezileri yaparlar. Medrese tahsili ve tarikat hizmetleri iç içe olarak Cemaleddin Efendi ile beraberliklerini 1310 yılına kadar sürdürürler.

Pervane, Şeyh Feyzullah Efendiye gösterdiği bağlılığı, daha fazlasıyla oğlu Şeyh Cemaleddin Efendiye de göstermiştir. Kendisine verilen görevleri yapmaktaki çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile dikkati çeken ve sevilen Pervaneye. gösterdiği bu bağlılık ve sadakatinden dolayı Şeyh Cemaleddin Efendi bir gün “Senin adın bundun sonra Sıdkî olsun demiş ve Pervane bu adı çok beğenerek benimsemiş, bundan sonra adı da, mahlası da Sıdkî olmuştur. Bundan sonraki deyişlerinde Sıdkî mahlasını kullanarak bu olayı büyük bir sevinç ve şükran duygularıyla şu şekilde ifade etmiştir :

Cemaleddin hünkar dil-i şadıma
İrşad ile Sıdkî dedi adıma
Hasılı yetirdin her muradıma
Ya Rabbena şükür elhamdülillah

———

On dört yıl dolandım Pervanelikte
SIDKÎ ismim buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dar’a düş oldum.

———

Er ceminde agah oldum bu sırra
Yüküm cevahirdir çözmem her yere
On dört sene hizmet ettim bir pire
Bu Sıdkî mahlasın kazandım yeter.

———

Cemaleddin Efendi bütün gezilerini Sıdkî ile beraber yapmış. Sıdkî’nin eline kendisinin halifesi ve vekili olduğuna dair bir berat (belge) vererek ayrıca tarikat gezilerine göndermiştir.

Sıdkî, şeyhi adına ve onun vekili sıfatıyla tarikat hizmetlerini yürütmek amacıyla bütün Anadolu’yu dolaşmış ve böylece tarikatın ikinci adam durumuna. gelmiştir.

Bu gezilerinden birinde Merzifon’un Harız köyü nü beğenerek oraya yerleşmek istemiş, Cemaleddin Efendi de sadık bir adamının dergahtan uzak bir yerde, dergahı temsilen tarikat hizmetlerini yürütmesini uygun görerek. kendisinden ayrılıp oraya yerleşmesine izin vermiştir.

1309 (1893) yılında, Çorum’un Alaca İlçesi İmad Hüyüğü köyünden Mehmet Dede evladından Ali Ağa’nın kızı ve Aziz Ağa’nın kız kardeşi olan Hatice, hizmet görmesi için dergaha bırakılmış bulunmaktadır. Cemaleddin Efendi Sıdkî’nin bu kızla evlenmesini münasip görmüş ve teklifi kabul edilerek evlenme töreni yapılmıştır.

Sıdkî bu evlenme tarihini bir defterinin boş bir yaprağına kendi el yazısıyla şu şekilde yazmıştır : “Temmuz sene 1309 tarihli Pazartesi velime-i acizaneme mübaşeret olunup, Cuma gecesi 31 Temmuz biemr-i ilahi visale mülakat olunmuştur. Sıdki.”

Harız Köyüne Yerleşme

Sıdki (Pervane) daha bir yılını doldurmayan, taze gelini alarak 1310 (1894) yılında gider Harız köyüne yerleşir. Köylü bu olaydan çok memnundur. Önce muvakkat bir ev tahsis etmişler, kısa zamanda civar köylerin de yardımıyla, köyün kenarında geniş bahçeli iki katlı bir ev yaparak kendisine bağışlamışlardır.

Sıdki ömrünün kalan 34 yılını bu evde tamamlamıştır. Bu köye gelişini bir koşmasının son dörtlüğünde şöyle söylemiştir :

Aşık oldum kaşlarının yayına
Serim verdim ben Ali’nin soyuna
Sene bin üç yüz on Harız köyüne
Geldi de bir aşık Pervane gitti.

Tarikattaki hizmetleri ve kazandığı ilmi derecesiyle Baba’lık sıfatı alan ozanımız çeşitli yörelerde (Aşık Sıdkı, Sıdkı Efendi, Sıdkı Baba,, Cemal Efendimin aşığı Sıdkı Baba) adlarıyla tanınmaktadır.

Bazı yörelerde (Tarsus’lu Sıdkı, Adana’lı Sıdkı) diye de tanınmakta ise de, Harız köyüne isteyerek yerleşmesi, ilk defa başını soktuğu evi olması, çocuklarının orada doğması, nüfus kaydının orada olması dolayısıyla kendisini Merzifon’lu saymıştır. Çeşitli vesilelerle Merzifon’lu, Harız’lı olduğunu tekrarlamıştır. Yakın çevremizde (Harız’lı Sıdkı Baba) denildiğine bizzat şahidim.

Harız köyüne yerleşmek Sıdkı Baba’nın hayatında ikinci dönüm noktası olmuştur. Önceleri Şeyhi’nin talimatıyla hareket ederken, artık bağımsız hareket etmeye ve kararlarını kendisi vermeye başlamıştır. Bu köyde yaşadığı müddetçe geniş bir çevrenin tarikat sorumluluğunu taşımış, muhibbanın dergaha olan adak ve bağışlarını ve dergah giderlerini karşılamak üzere devletçe tahsis edilen köylerin aşarını toplayarak yılda iki-üç defa dergaha götürmüştür. Tarikat hizmetleriyle bütün Anadolu’yu adım adım gezmiş, Şam’a, Bağdat’a gitmiş, Şam’da Emeviye camiini basarak camidekilere saldırmış, olay çıkarmış, Sivas, Malatya, Tunceli, Erzurum, Erzincan, Kars taraflarına bir çok defalar gitmiştir. Sivas’ta da olaylar çıkarmış, iftiraya uğramış, hapse atılmıştır.

Karaman yakınında bir çayırlıkta atları çalınmış, sürerek Karaman’a girmişler, atların yerini tespit etmişler, fakat atları çalan ahıra kilitleyerek, “öyle at yok burada” deyip savmak istemiş. Mahkemeye vermişler, mahkemeleri günlerce uzamış. Hacıbektaş dergahı hizmetinde gezdiklerini öğrenince Kadı da hakaret etmiş ve davayı sürüncemede bırakmış. Bunun üzerine Sıdkı Baba 45 beyitlik uzun bir destan yazarak kadıya sunmuş. O gün rastlantı olarak Konya Müddeiumumisi de mahkemede bulunuyormuş. Destanı savcı alarak sesli okumaya başlamış,

Söylerim sözümü Pir Bektaş diye
Gerçi gelirse de yüz, bin taş diye
Niçin dahledersin kızılbaş diye
Seni ibn-i Süfyan necaset kadı

beytine sıra gelince, kadı müddeiumiumiye dönerek itiraz etmiş, “Burası çok ağır olmuş, bunu çıkarsın” demiş, Konya savcısı da “yok yok bunu çıkarınca destanın düzeni bozulur” diye latife etmiş ve sonunda davayı kazanarak atları teslim almışlar.

Sıdki Baba yılın yarıdan çoğunu Harız köyü dışında ve gezmelerde geçirmiş, gittiği her yerde halkın ihtiyaçlarıyla ilgilenmiş, halk arasındaki anlaşmazlıklarda hakim gibi karar vererek, heybetli görünüşü ile halk üzerinde etkili olmuş ve dediklerini yaptırmıştır.
Çeşme, medrese, cami, yol, köprü yapım ye tamirlerine, tekke ve türbelerin tamirlerine çok gayret göstermiş, halkı köylerde imece usulü ve zorla çalıştırmıştır. yaptırdığı bu işler için de tarih belirleyen şiirler söylemiştir.

Yakınımızdaki Amasya’nın Kovay köyüne cami ve çeşme yaptırmış, çalışmak istemeyenleri dövmüş ve bu olaya güzel bir destan yazmış. Babam Ali Baki tamamı kaybolan bu destanın şu iki dizesinin aklında, kaldığını söylemiştir :

Kim getirmez bu çeşmenin taşını
Taş yerine tığlayıp koy başını.

Merzifon’da 5-6 yüz yıldır harabe olmuş Piri Baba türbesini tamir ettirmiş, yanındaki kabristanla birlikte geniş avlusunu duvar içine aldırmış, yanına ayrıca bir misafirhane ve mutfak yaptırmıştır. (Tekkelerin kapatılmasında misafirhane ve mutfak yıktırılmıştır.) O günlerde köylüsü Bayram Kahya, Sıdki Baba’ya gelerek “Rüyamda Koçu Baba’yı gördüm. “Piri Baba tamir oldu, çok memnun oldum, fakat ben burada garip kaldım. Sıdki Efendiye selam söyle benim kabrimi de yaptırsın”, dedi” demiş. Sıdki Baba derhal Merzifon’a giderek Belediye ustası Hakkı ile 12 altın liraya pazarlık ederek işi havale etmiş. Amasya’nın Köyceğiz köyünde Emiroğlu Ahmet Ağa’ya giderek durumu anlatmış ve bu parayı halktan toplayacağını söylemiş. Ahmet Ağcı 12 altın lirayı kendisi vererek “Başka köylere giderek zahmet çekme, bu hayır da bizim olsun” demiştir. Türbe tamir edilerek anahtarı hizmetkarı Sadık Efendiye teslim edilmiştir.

Bir gün Merzifon yolu üzerinde Abazalar köyü den Çakmakçı Ağa yolda karşılaştığı yabancıya kimliğini sormuş, Harız’lıyım, şehre gidiyorum cevabı alınca, “Bu vakitsiz gidiş niye, kefen mefen mi lazım oldu” diye tekrar sorduğunda, Harız’lının birisiyle bir sınır davamız var, mahkemeye vereceğim” demesi üzerine, “Niye Sıdki Baba köyde yok mu demiş, “Dün geldi, köyde” cevabını alınca Çakmaçı Ağa adamı azarlamış “Utanmıyor musun, hakim kendi köyünde otururken ellerin hakimine gidilir mi, dön geriye, Sıdki Baba’ya benden selam söyle işinizi halleder” diyerek köylüyü geri çevirmiştir.

Sıdki Baba ilim ve irfanıyla, halka hizmet ve dürüstlüğüyle büyük itibar ve saygı toplamış ve cesur bir kimse olarak tanınmıştır. Çorum’un Hatap boğazında eşkıyalar tarafından yolu kesilince, silahını çekip eşkıyanın üzerine yürümüş ve kovalamış, adı yöreye yayılmıştır.

1915 yılında Birinci Dünya Savaşı’nda memleketin uçuruma gittiğini gören Şeyh Cemaleddin Efen Padişah Sultan Reşat’a başvurarak memleketin kurtulması için. bu çorbada kendisinin de tuzu olması muhibbandan gönüllü bir mücahidin Alayı teşkil ederek Ruslarla savaşa girmek istediğini söylemiş ve izin istemiştir. Padişahtan gerekli izni alarak her vilayete asker toplamak üzere husisi adamlarını göndermiştir. Kendisi Alay kumandanı olarak Erzurum Şubenin, Sıdkı Baba da Yüzbaşı rütbesiyle Erzincan Şubesininsinin başında bulunmuşlardır. Böylece bir Alay meydana getirilerek doğu cephesinde Ruslarla savaşa girilmiş, bir yıla yakın çarpışmalar ve o zaman çok başarılar elde edildiği halk arasında anlatıla gelmiştir.

Sonradan bu Alay İstanbul Hükümetinin emriyle dağıtılmış, yaşlılar serbest bırakılmış, gençler diğer Alaylara bölüştürülmüştür.

Burada üzülerek belirtmek isterim ki, sıcacık dergahında oturmak varken, vatanı için bunca zahmete katlanarak, kendi iradesiyle cepheye gidip karınca kararınca yapılan bu vatanperverlik tarihçi ve yazarların gözünden kaçmaktadır. İki satma da olsa niçin şükran duyguları belirtilmez anlamak mümkün değil.

Sıdkı Baba dünya malına heveslenmemiş, çok kanaatkar olmuş, eline çok imkan geçtiği halde servet ve mal edinmeyi aklından geçirmemiştir. Bazı şairler gibi ömrünün sonunda sefalete düşmemiş, içki ve sefahata kapılmamış büyük bir itibarla sultanlar gibi yaşamıştır. Harız köyündeki halkın bağışladığı evinden başka çocuklarına bir şey bırakmamıştır.

Cemaleddin Efendi kadirşinaslık olmak üzere kendisine çiftlik almak istemiş kabul etmemiş, Harız köyü yakınına göçmen yerleştirilirken ona da arazi vermek istemişler onu da kabul etmemiş, Merzifon Piri Baba Medresesinde geçici hocalık yaptığı sırada ilmine hayran olan diğer hocalar ve Merzifon eşrafı, medresede daimi hocalığı kabul etmesi halinde kendisine ev, bağ, bahçe alıp bağışlayacaklarını ve tapusunu hemen vereceklerini vaat etmişler, O parmağıyla köyünü göstererek “Siz medresenize her zaman hoca bulursunuz, lakin benim oradaki vazifemi yapacak adam bulunmaz” diyerek onu da kabul etmemiştir.

Sıdkı Baba’nın ilk eşinden oğlu Ali Baki ve yedi kızı dünyaya gelmiştir. Kızların üçü çocukken ölmüş diğerleri büyüyüp evlenmişlerdir. 1911 yılında eşi Hatice ölünce, 1912 yılında Harız köyünden Naciye adlı bir kızla ikinci evliliğini yapmış, ondan da Hamdullah adında bir oğlu ve iki kızı daha dünyaya gelmiştir.

Sıdkı Baba’nın bir yönden yorucu ve maceralı, diğer yönden ise kazandığı büyük saygı ile gittiği her yerde padişahlar ve sultanlar gibi karşılanarak çok debdebeli ve şaşalı geçen hayatı 1928 yılında son bularak fani dünyadan göçüp vuslata ermiş ve ten kafesi Harız köyü mezarlığına gömülmüştür.

Muhsin Gül
Şeyh Cemaleddin Efendi Aşığı Halk Ozanı
Sıdkî Baba Hayatı ve Şiirleri
Ankara – 1984

Eserlerinden bazıları:

1
Çatılmadan yerin göğün binası
Muallakta iki nur’a düş oldum
Birisi Muhammed, birisi Ali
Lahmike lahmi de bire düş oldum.

Ezdi aşkın şerbetini hoş etti
Birisi doldurdu biri nuş etti
İkisi bir derya olup cüş etti
La’l ü mercan inci dür’e düş oldum.

O derya yüzünde gezdim bir zaman
Yoruldu kanadım dedim el’aman
Erişti car’ıma bir ulu sultan
Şehinşah bakışlı ere düş oldum.

Açtı nikabını ol ulu sultan
Yüzünde yeşil ben göründü nişan
Kaf ü nun suresin ol(udum o an
Arş kürs binasında yare düş oldum.

Ben Ademden evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağ’dım ot olup bittim
Bülbül olup firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için har’a düş oldum.

Adem ile balçık olup ezildim
Bir noktada dört hurufa yazıldım
Ademe calı olup Şit’e süzüldüm
Muhabbet şehrinde kara düş oldum.

Mecnun olup Leyla için dolandım
Buldum mahbubumu inanıp kandım
Gılmanlar elinden hulle donandım
Dostun visalinde nar’a düş oldum.

On dört yıl dolandım Pervanelikte
SIDKÎ ismim buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dar’a düş oldum.

SIDKI’yam çok şükür didara erdim
Aşkın pazarında hak yola girdim
Gerçek ariflere çok meta verdim
Şimdi Hacıbektaş Pire düş oldum.

2
Ayrılık dolusun aldım destime
Dostlar himmet eylen gidelim bugün
Hasret kaldım yaranıma dostuma
Dostlar himmet eylen gidelim bugün

Vücud yaralandı sağlanmak olmaz
Sair ateşlere dağlanmak olmaz
Gönül cüş eyledi eğlenmek olmaz
Dostlar himmet eylen gidelim bugün

Ayrılık firkatı düştü bu cana
Kavuşmak isterim kaşı kemana
Hasretteyim eşe dosta yarana
Dostlar himmet eylen gidelim bugün

Çekerim firkatı yanarım nara
Genç yaşımda çok hal geldi bu sere
Sekiz aydır hasret kaldım o yara
Dostlar himmet eylen gidelim bugün

Eşinden aynlan aşık del’olur
Akar gözlerimin yaşı sel olur
Böyle ayrılana bir gün gel olur
Dostlar himmet eylen gidelim bugün

Hasretim pek bu aylarda bu yılda
Nice bir gezeyim şu gurbet elde
Bizi unutmayın duada dilde
Dostlar himmet eylen gidelim bugün

Biçare PERVANE gurbette kaldı
Şu aşkın dertleri sinemi deldi
Aylar tamam oldu çileler doldu
Dostlar himmet eylen gidelim bugün.

3
Bir selam göndermiş o nazlı yarım
Yüz sürüp payına gitmeyinc’olmaz
Artar bülbül gibi Ah ile zarım
bostun bahçesinde ötmeyinc’olmaz

Cennet bahçesinde Huri kızları
Hayal oldu, gözlerime gözleri
Keman ebruları güneş yüzleri
Sükker leblerinden tatmayınc’olmaz

Abdal oldum hırka giydim şal gibi
Aceb gülermiyim ben de el gibi
Bahçede açılmış gonca gül gibi
Canımı canına katmayınc’olmaz

Daha ne gam yarı bulduktan sonra
Sinem sinesine sardıktan sonra
Dost yolunda abdal olduktan sonra
Ar namus hırkasın atmayınc’olmaz

Kul PERVANE’m gitmez oldu hayalin
Ne yaman yeğindir derd ü melalin
Hublar serfirazı Nur-i Cemalin
Ulaşıp destine yetmeyinc’olmaz

4
Aşk atına süvar olan aşıklar
Ölünceye kadar yorulmaz imiş
Hakkı can gözüyle gören sadıklar
Bu fani dünyaya sarılmaz imiş

Arifler mal için etmez teftişi
Cümlenin muradın veren bir kişi
Bir gerçeğe taktıranlar kirişi
Değme tokmak ile kırılmaz imiş

Kiraman katibi cümleyi yazan
Berhudar mı olur doğrudan azan
Fırsat elde iken sermaye kazan
Eli boş divana varılmaz imiş

Bahçesini serçeşmeden suvaran
Muhabbet meyvesi biter firavan
Ehl-i Beytten çerağını uyaran
Kıyamete kadar kararmaz imiş

SIDKI der yar olma kavl-i yalana
Sakın emeğini verir talana
Bunda al-evlada muhib olana
O divanda sual sorulmaz imiş 5
Siyah perçemlerin hatem yüzlerin
Garip bülbül gibi zareler beni
Hilal ebrulerın ahu gözlerin
Tiğ-i sevda yaralar beni

Kaşların Bismillah, vechin Beytullah
Seni öz nurundan yaratmış Allah
Sevmişem ben seni terketmem Billah
Aşkın hançerile vuralar beni

Elif kametine hayran olduğum
Gece gündüz hayaline yeldiğim
Hep senin içindir boyun eğdiğim
Yoksa zaptedemez buralar beni

Hub cemalin gördüm ahüzar oldum
Aşkına düşeli sevdakar oldum
Kalmadı tahammül bikarar oldum
Meğer tabutlara saralar beni

SIDKI’yam Billahi, ben terketmezem
Başka güzellere gönül katmazam
Dövsen de kovsan da burdan getmezem
Meğer ferman gelip süreler beni

6
Lamekan elinden kan’a getirdin
Ya Rabbena şükür elhamdülillah.
Hayat verdin bu cihana getirdin
Ya Rabbana şükür elhamdülillah.

On iki yaşımda aşka düşürdün
Biryan ettin bu sinemi pişirdin
Kanat verdin nice dağlar aşırdın
Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

Sürdüm yüzlerimi ulu dergaha
Dergahta oturan gül yüzlü şaha
Dönmüşem yönümü ol kıblegaha
Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

Sene bin iki yüz doksan üçünde
İçirdiler aşk badesin düşümde
Bir güzelin sevdası var başımda
Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

Ayal verdip, evlat verdin, zat verdin
Kılıç verdin, kalkan verdin, at verdin
Her bir dileğimi iki kat verdin
Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

Biri üç yüz kırk oldu tarihi hicret
Kırk yedi yıl kıldım mürşide hizmet
Şeyh Sultan Feyzullah eyledi himmet
Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

Cemaleddin hünkar dil-i şadıma.
İrşad ile SIDKİ dedi adıma
Hasılı yetirdin her muradıma
Ya Rabbena şükür elhamdülillah.

7
Mahlasım Pervane gezdim bir zaman
Sıdki mahlasını verdi bir üstad.
yedullah suresi okundu ilan
Hamdülillah beni eyledi irşad.

Hicab perdeleri kalktı gözümden
Türlü hikmet zahir oldu özümden
Kerem buldum kadd-i serfirazımdan
Anın içün böyle olmuşum dilşad.

Erişti feyz-i Hak eseri cana
Açtım gözlerimi baktım cihana
Çok şükür kul oldum azim sultana
Harabe kalbimi eyledi bünyad.

Erenler şahından dersimi aldım
Doksan bin kelamın künhünü buldum
Aslı bir noktadır zatını bildim.
Her, cana söylenmez iş bu istidad.

SIDKİ sadık bu mahlası bulalı
Kalmadı gönülde dünya melali
Mabudum, maksudum nüri Cemali
Ol bana Şirin’dir, ben ona Ferhad.

8
Bir zaman efsane yeldim cihanda
Şimdi bir sultana eriştik şükür
Fehmettim eşyayı seb’ül mesan da
Nokta-i bürhana eriştik şükür

Yedi harften bir noktaya süzüldük
Esmaü’l Hüsna’ya anda yazıldık
Ehlibeyt’in katarına düzüldük
Menzil’i merdane eriştik şükür

Eliftir dersimiz be dir hecemiz
Feyz-i Hakka mazhar oldu nicemiz
Hakikat kitabın açtı hocamız
Sure-i İmrana eriştik şükür

Otuz altı babdan içeri girdik
Hamdülillah ne hub didara erdik
Kaldırdı nikabın cemalin gördük
Acaib seyrana eriştik şükür

SIDKI der dembedem zikrullahımız
Cana hayat verir Feyzullahımız
Sertac-i Muhammed eyvallahımız
Sırr-ı lamekana eriştik şükür

Not: Bir çok Antolojide yer almayan ve fazlaca tanınmayan Sıtkı Baba(Pervane) hakkında şimdiye kadar biri Hayrettin İvgin tarafından bir diğeri de torunu Muhsin Gül tarafından iki ayrı kitap yayınlanmıştır. Sayın Muhsin Gül’ün hazırladığı çalışmada daha kapsamlı ve doğru bilgiler verilmektedir. Kitabın, dağıtımı yapılamadığı ilgili bir çok kişiye ulaşma imkanı olmamıştır. Ayrıca Muhsin Gül, “Ayrılık Hasreti” diye bilinen türkünün aslen “Ayrılık Ateşi” olduğunu belirtmiştir.


Etiketler:
Eyl 16

Seyyid Nizamoğlu

Yandıklarım şam-ü seher
Senden midir benden midir
Başımdaki aşktan eser
Senden midir benden midir

Seyyid Nizam Oğlu’n sana al
Benliksiz senden yana
Sen ben sözü bilmem bana
Senden midir benden midir

Yaşamı ve kişiliği hakkında doyurucu bilgi bulunmayan ancak, çağının tanınmış ve büyük saygı görmüş ozanlarından biri olan Seyyid Seyfullah Kasım Efendi (Nizam Oğlu) XVI. yüzyılın başında İstanbul’da doğdu.

Babası, İmam Zeynel Abidin soyundan ve büyük şeyhlerden Seyyid Nizamüddin hazretleridir ki İstanbul’da Silivrikapısı dışında bulunan ve kendi adıyla anılan camiin içinde gömülüdür. Şiirlerinde Seyyid Seyfullah, Seyyid Seyfi, Seyyid Nizamoğlu, Seyfi adlarını tapşırmıştır.

Seyyid Seyfullah, Osmanlı hükümdarlarından III. Murad Han devrinde (1574-1595) ününü duyurmaya başladı. Bu dönem içinde Osmanlı Devleti’nin her yönden düzeni bozulmaya başlar. Devamlı savaşlar yüzünden ekonomik durumun bozulduğu, rüşvet karşılığı memuriyetlerin satılmaya başlandığı, reaya’nın fazla vergiler yüzünden köylerini bıraktığı, bunun kötü sonuçlar doğurduğu, bilgisizlik ve taassub’un arttığı, Nizam Oğlu’nun şu beyitlerinden de anlaşılmaktadır:

Zulm ile doldu dünya yokdur huzura imkan
Ma’mur olan yerleri zalimler etti viran
Alem harab’a vardı yıkıldı Mülk-i Osman
Kan ağlasun reaya çak edüben giriban

Nizam Oğlu iyi bir eğitim ve öğrenim görmüş, çağının gereği olan şeriat ve tarikat ilimlerini öğrenmiş, aydın bir zümre içinde yaşamış ve yazdığı didaktik şiirlerinde bütün mutasavvıflar gibi o da; nefsini bilmeyenlere, dünya malına tapanlara, riyakarlara, sofulara çatan ifadeleriyle, bir çok tekke şairlerini geçmiştir. İlahi’leri bestelenerek tekkelerde, ayin-i cem’lerde sonraki yüzyıllarda okunmuştur.

Bu aşk bir bahr-i umman’dır buna hadd ü kenar olmaz
Delilim sırr-ı Kur’an’dır bunu bilende ar olmaz

diye başlayan ünlü ilahisi de bazı şairler tarafından şerh edilmiştir. İnsan yapısına, özüne sezgi ipleri uzatarak inciler toplamaya çalışır.

Onaltıncı yüzyıl tekke şiiri’nin en büyük temsilcilerinden biri olan şairin divan’ı şekil olarak divan ve saz şiirleri üslubunda yazılmış lirik-didaktik ilahilerle bezenmiştir. Divan şiiri türündeki manzumelerinde özellikle Nesimi edası görülür:

Saçm Ve’lleyli yüzün Ve’dduha’dır
Cemalin pertev-i nur-i Huda’dır

Yüzünde ayet-i Kur’an yazılmış
Anı kim okumaz Hak’dan cüda’dır
Senin Seyyid Nizam Oğlu yolunda
Nesimi gibi can verse revadır

Nazm’ı genellikle dile canlı, içten ve akıcı olan şairin en önemli ve değerli şiirleri arasında yer alır. Önemli şiirleri, saz şiiri tarzında yazdıklarıdır. Aruz vezninde başarılı görülmese de, hece’de yeni bir dil ve duygu getirdiği açıktır:

Hey yol erkan kardaşları sizin olsun bu yol erkan
Ben bir aceb derde düşdüm bulunmaya gibi derman
Hicab oldu benlik bana gidemedim dostdan yana
Ben benliğimden geçmeğe şeyh elin tutmaya geldim

Hece ile yazdığı şiirlerinde genellikle Yunus Emre eda’sı açıkça görülür:

Çünki ben yar ile yar’im Mansur oldum dikin dar’ım
Nesimi’yem yüzün derim assı ziyan olmaz bana
Görün Seyyid Seyfullah’ı kendinde bulmuş Allah’ı
Ben dost’u buldum billahi şekk ü güman olmaz bana

Çağında tartışma konularından biri olan sema’ın helalliğine de değiniyor:

Ya Rabbi aşkın ver bana hü diyeyim döne döne
Aşık olayım ben sana hü diyeyim döne döne
Şiirlerinde, örneğin aşağıdaki beyitte olduğu gibi:
Bende-i Al-i Aba’yım Ehi-i Beyt’in kemteri
Sevmezem Al- i Yezid’i Ca’feri’yem Ca’feri

diyerek, İmam Ca’fer-i Sadık (a.s.) mezhebinden olduğunu söyler.

Şiirlerinde Nizam Oğlu mahlasını kullanan şair, Halveti Tarikatı’nın Sinaniyye Şubesini kuran ünlü mutasavvıf İbrahim Ümmi Sinan hazretlerinin baş halifesi’dir. Alim bir zat olan Ümmi Sinan (öl. 1551), gördüğü bir rüya üzerine Ümmi lakabını almıştır. Aslen Bursa’lı olduğu rivayet edilir. İstanbul’da Eyyüb Sultan (r.a.) Camii yöresinde Oluklu Bayır denilen yerde, halifelerinden Nasuh Efendi tarafından yaptırılan Dergah’ında gömülüdür.

Ümmi Sinan’dan sonra yaşamış olan, yine Halvetiyye’den -Niyazi -i Mısri’nin mürşidi Elmalı’lı Şeyh Muhammed Sinan da (öl. 1664), Sinan Ümmi lakabıyla bilinir.

Nizam Oğlu’nun edebi kişiliğinin oluşmasında, hemen her şairimizde olduğu gibi, tasavvuf düşünce ve inançlarının büyük etkisi vardır.

Eşrefoğlu Rumi’den sonra Yunus’u en iyi temsil eden Nizam Oğlu’dur. Hayatı hakkında geniş bilgimiz olmasa da, düşüncesini ve şiir gücünü kendisinden, kendi manzumelerinden öğrenebiliyoruz. Mensur eserlerinden Tac-Name ve Miftah-ı Vahdet-i Vücüd da eski harflerle yayınlanmıştır. İstanbul’da H. 1010 (M. 1601) yılında vefat eden Seyyid Seyfullah (Nizam Oğlu) hazretlerinin kabri, Silivrikapı yöresinde, Emirler Mahallesindendir.

Divan’ı ile manzum eserleri H. 1326 (M. 1908) yılında bir arada yayınlanan şairin külliyatı, bu defa yeni harflerimizle aynen yayınlanarak, Ehl-i Beyt’i seven canlara ve edebiyatçılarımızla bütün okuyuculara sunulmuştur.

Seyyid Nizamoğlu Hayatı-Eserleri -Divanı
Mehmet Yaman
Can Yayınları Adil Atalay

Eserlerinden bazıları:

1
Bir dertliyem derdim vardır
Ya ben nice dönmiyeyim
Herdem işim ah ü zardır
Ya ben nice dönmiyeyim

Aşk odu yürekde yanar
Beni gören mecnun sanar
Gökyüzünde ay gün döner
Ya ben nice dönmiyeyim

Gel şekki gönülden gider
Müminlerde inkar nider
Meleklerde arş devreder
Ya ben nice dönmiyeyim

Biziz ümmet-i naciler
Din yolunda duacılar
Kabe’de döner hacılar
Ya ben nice dönmiyeyim

Bu sırra münkirler ermez
Dost yolunu körler görmez
Çarh-ı felek döner durmaz
Ya ben nice dönmiyeyim

Yeller eser deniz coşar
Irmaklar dağlardan aşar
Döne döne sular taşar
Ya ben nice dönmiyeyim

Seyyid Nizamoğlu tekdir
Münafığın işi şektir
Evvel ahır dönmek haktır
Ya ben nice dönmiyeyim

2
Dışın göndür için kandır
N’ene mağrur olursun se
Kılmadın emri sultan ne
N’ene mağrur olursun sen

Vücudun ma-i mühmelden
Sonu Hak ile yeksandır
Yaratdı haalık-ı alem
N’ene mağrur olursun sen

Cihana sığmayıp doymaz
İken bu mülk-i dünyaya
Yerin bir kuru virandır
N’ene mağrur olursun sen

Tutalım padişah oldun
Bu alem Şark ü Garbına
Sonu hasretle efgandır
N’ene mağrur olursun sen

Meğer Seyyid Nizam Oğlu
Sanırsın sen seni sensin
Cihanın varı gufrandır
N’ene mağrur olursun sen

3
Yandıklarım şam-ü seher
Senden midir benden midir
Başımdaki aşktan eser
Senden midir benden midir

Terk ettiğim can ü teni
Yoğ ettiğim hem ben beni
Her gördüğüm sanmak seni
Senden midir benden midir

Bağrımdaki başım benim
Gözümdeki yaşım benim
Ah oldu yoldaşım benim
Senden midir benden midir

Nalanım erdi göklere
Düşmeli oldum dağlara
Erişdiğim bu çağlara
Senden midir benden midir

Seyyid Nizam Oğlu’n sana al
Benliksiz senden yana
Sen ben sözü bilmem bana
Senden midir benden midir 4
Cümle Dünya Sizin Olsun
Bir Dost Bir Post Yeter Bana
Atlas Diba Sizin Olsun
Bir Dost Bir Post Yeter Bana

Beyler Tahtından İnerler
Ayaksız Ata Binerler
Toprağa Gömüp Dönerler
Bir Dost Bir Post Yeter Bana

Sanır Mısın Kalsan Gerek
Bilirmisin N’olsan Gerek
Bin Yıl Yaşar Ölse Gerek
Bir Dost Bir Post Yeter Bana

Karün Malın Verirlerse
Beni Sultan Kılurlarsa
Alem Kulum Olurlarsa
Bir Dost Bir Post Yeter Bana

Sonu Yok Devletden Bolur
Ecel Gelir Seni Bulur
Seyit Seyfi İşin Bilir
Bir Dost Bir Post Yeter Bana

5
Behey biçare miskin bu cihana
Yiyip içmeğe mi geldim sanırsın
Bir iki cifeye oldunsa kuzgun
Sen seni kimse mi bildim sanırsın

Donuzlan böceği gibi duruşdun
Cihanın tersini yığdın çalışdın
Tutalım cümle dünyaya erişdin
Fenadır akıbet n’oldum sanırsın

Gönül mülkünü tutmuş hubb-i dünya
Ne yerin kaldı Hak ede tecella
Gözün gafletden uyanmadı kat’a
Hakikat alemin gördüm sanırsın

Senin nefsin seni yoldan şaşırmış
Bela mevcini başından aşırmış
Cenabından Hakk’ı mahrum düşürmüş
Temaşa bu ki sen erdim sanırsın

Efendi bey dediklerine halkın
İnandın hey zavallı gitdi aklın
Çağırtdın sen sana namını Hakk’ın
Hakk’ı Fir’avunken buldum sanırsın

Çalış Seyyid Nizam Oğlu seni sen
Ara yerden çıkar kalmaya sen ben
İkilik gitmeden dahi aradan
Hakkın birliğini bildim sanırsın

6
Bu aşk bir bahr-i ummandır
Buna hadd ü kenar olmaz
Delilim sırr-ı Kur’andır
Bunu bilene de ar olmaz

Süre geldik ezeliden
Pirim Muhammed Ali’den
Şerab-ı la-yezaliden
İçenlerde humar olmaz

Eğer aşık isen yare
Sakın aldanma ağyare
Düş İbrahim gibi nare
Bu gülşende yanar olmaz

Kıyamazsan başa ü cana
Uzak dur girme meydana
Bu meydanda nice başlar
Kesilir hiç sorar olmaz

Hakk ile hak olanlara
Kendi özün bilenlere
Dost yolunda ölenlere
Kan bahası dinar olmaz.

Bak şu Mansur’un işine
Halkı üşürmüş başına
Enel Hakk’ın firaşına
Düşenlere timar olmaz

Seyfullah sözünde mesttir
Şeyhinden aldığı desttir
Divane-ra kalem nist’dir
Ne söylese kanar olmaz.


Etiketler:
Eyl 16

Seyrani

Eski libas gibi aşıkın gönlü
Söküldükten sonra dikilmez imis
Güzel sever isen gerdanı benli
Her güzelin kahrı çekilmez imis

Seyrani’nin gözü gamla yaş imis
Benim derdim her dertlere baş imiş
Ben bağrımı toprak sandım, taş imiş
Meğer taşa tohum ekilmez imiş

XIX. yüzyıl gizemci halk şiirinin büyük ustası, kuşkusuz, Seyrani’dir(1807-1866). Dahası, yergiciliği, taşlamacılığı, bir bakıma, gizemciliğini bastıran, haksızlığa, rüşvete, kıyıcılığa, toplumsal denge­sizliklere, kaba sofuluğa, ahlaksızlığa karşı gözünü budaktan esirgemeden, korkmadan, çekin­meden savaşım veren, bu arada inancının gereklerini de bir yana itmeden, şiirsel yapıdan, söyleyişten uzaklaşmadan, etkin, kalıcı şiirlerini sazıyla halk içinde sôyleyen güçlü bir ozan Seyrani. Şiirlerinin çoğunun bugün de güncelliğini yitirmemiş olması, halk katında büyük saygınlık kazanması, Seyrani’nin gücünü belirlemesi bakımından ilginçtir.

Seyrani, Kayseri’nin şimdiki adı Develi olan Everek ilçesinde doğmuş, gene doğduğu yerde ölmüştür. Yoksul bir mahalle imamı olan Cafer Hocanın oğludur. Asıl adı Mehmet’tir. Bir saptamaya göre, 1807 yılında doğmuş, 1866 yılında ölmüştür. Ancak, bu tarihlerin doğruluğu üzerinde kuşkular da vardır. Medresede birkaç yıl okuduktan sonra ayrılmış, İstanbul’a gitmiştir. İstanbul’da yedi yıl kaldığı anlaşılıyor. İstanbul’da ”bilimsel ve kültürel öğrenim” gördüğünü şiirlerinde söylüyor. Bir yandan da Alevi-Bektaşiliği seçmiş, tekkelere gitmiştir. Yergici, taşlamacı yanını acımasızca kullanmaktan çekinmemiştir. Anlaşılan odur ki Seyrani, doğasal olarak her türlü. yanlışlı­klara karşı çıkmadan, olayları, kişileri yermeden edememektedir. Bu yüzden olacak İstanbul­’da seçkinleri yerdiği için hakkında kovuşturma açılmış, o da bir dostunun yardımıyla İstanbul­’dan kaçıp Develi’ye gelmiş, bir daha da İstanbul’a gitmemiştir. Özellikle Orta Anadolu’da gezdiği anlaşılan Seyrani’nin ”Aşık Toplantıları”na katıldığı, düzenlenen türlü sazlı sözlü ya­rışmalarda hep önde gittiği anlaşılıyor.

Yaşamının sonuna doğru bir sinir hastalığına da tutulan Seyrani’ye son döneminde “Deli” dendiği saptanıyor. Seyrani’nin yaşamı acılarla, yoksulluklarla geçmiştir. Yaşamı böyledir de Seyrani, bütün bunlara karşın yaşama sevincini hiçbir zaman yitirmemiştir. Direncini yitirmemiştir. Yoksulluğunu, çektiği acıları, dik kafalı bir ozan oluşuna bağlamak da, pek yanlış olmaz. Seyrani’nin yaşadığı dönemde ülkede de birtakım değişiklikler, yenilikler başlamıştır. Çağdaş okullar açılmaya,yeni mahkemeler kurulmaya başlamış, Ülkeye telgraf gelmiş çeşitli yenileşme çabaları gözlenir olmuştur. Bütün bunları Seyrani’nin yakından izlediğini, halkın üzerindeki etkileri gözlediğini, şiirlerinden, çıkarma olanakları vardır. Bu bakımdan Seyrani, kendisinden önceki Ozanlar gibi alışılmış konu sınırlarını aşan, çağdaş olayların, oluşumların içine girmeye çalışan, bunları eleştirel gözle değerlendirmeye yönelen bir ozan olarak özellikle dikkati çekmektedir. Seyrani’nin bu yergici, taşlamacı tavrının yanı sıra içtenlikli, duyarlılıklı bir yanı olduğu da görülüyor.

Herhalde Seyrani, çağının da tüm halk şiirimizin de üzerinde önemle durulması gereken en güçlü, en ilginç ozanlarından biridir. Güncelliğini yitirmeme başarısını göstererek, diliyle, deyişiyle, konusuyla, deme ustalığıyla güçlü, saygın bir ozan Seyrani.

Eserlerinden bazıları:

Ağlar Gezerim

Askın Derdine Düşeli
Mecnunum Dağlar Gezerim
Katram Kaynayıp Coşalı
Sel Oldum, Çağlar Gezerim

Pîr Eşiğin Bildim
Kabe Hatası Var İse Tövbe
Derd İle Erdim Eyyüb’e
Yarimi Bağlar Gezerim

Kimi Beydir, Kimi Geda
Cümlesine Yaren Hüda
Yusuf’umdan Düştüm Cüda
Yakub’um Ağlar Gezerim

SEYRANİ, Aşkın Tur’unda
Tecelli Gördüm Nurunda
Gerçeklerin Huzurunda
Çürüğüm, Sağlar Gezerim

Aşıkın Gönlü

Eski libas gibi aşıkın gönlü
Söküldükten sonra dikilmez imis
Güzel sever isen gerdanı benli
Her güzelin kahrı çekilmez imis

Bülbül daldan dala yapıyor sekiş
O sebepten gülle ediyor çekiş
Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
Kıyamete kadar sökülmez imis

Sevdiğim değildin böylece ezel
Askinim bağına düşürdün gazel
İbrişimden nazik saydığım güzel
Meğer pulat gibi bükülmez imiş

SEYRANI’nin gözü gamla yaş imis
Benim derdim her dertlere baş imiş
Ben bağrımı toprak sandım, taş imiş
Meğer taşa tohum ekilmez imiş
Muhabbet Yelleri

Hak yoluna gidenlerin
Asa olsam ellerine
Er, pîr vasfin edenlerin
Kurban olsam dillerine

Torunuyuz bir dedenin
Tohumuyuz bir bedenin
Mûnkir ile cenk edenin
Silali olsam ellerine

Bir üstada olsam çirak
Bir olurdu yakin irak
Kemigimi yapsam tarak
Yar saçinin tellerine

Vücudumu kavursalar
Yönüm yare çevirseler
Harman edip savursalar
Muhabbetin yellerini

Vakit kalmadı dermagin
Kaldır SEYRANI parmağın
Deryaya akan ırmağın
Katre olsam sellerine

Katre:Damla, su damlasi

Aşkın Çilesi

Ben bu askin çilesini
Yanar çektim, tüter çektim
Yedim gonca sillesini
Bülbül gibi öter çektim

Dizgin etsem gönül atin
Geçer gögün yedi katin
Yalan dünya maslahatin
Kah bitmez, kah biter çektim

SEYRANI, bilmeme mert midir
Yoksa cana cömert midir
Eyyub’un derdi dert midir
Ben ondan besbeter çektim


Etiketler:
Eyl 16

Seyit Meftuni

Seyit Meftuni
Dost Cemalin Benzer Güneşe Aya
Bakamam Yüzüne Yandırır Beni
Aşığı Kül Eyler Sendeki Ziya
Gonca Güller Gibi Soldurur Beni
Beni Beni Beni, Sevdalım Beni,

Seyit Meftuni’yem Hayranım Sana
Acı Şu Halime Merhem Et Bana
Kara Toprak Oldu Oldu Bize Öz Ana
Sarar Sinesine Buldurur Beni
Beni Beni Beni, Sevdalım Beni

Aşık Seyit Meftuni, Malatya iline bağlı Arguvan ilçesinin eski adı Minayik (Kuyudere) köyünde 1920 yılında doğmuştur. Asıl adı İbrahim Mamo Temiz’dir. Bölgenin yetiştirmiş olduğu aşıklar içerisinde önemli bir yere sahiptir. Yetişmesinde rol oynayanların başında, ilk deyişleri, duvaz-ı imamları, öğreten annesi (Hatice Ana) gelmektedir. Aşığın hayatında dayılarının da önemli rolleri olmuştur. Dayısı Aşık Hasan Hüseyin Orhan’dan hem bağlama çalmasını öğrenmiş, hem de dayılarının yanından hiç ayrılmayarak küçük yaştan itibaren cem ayinlerinin ve Aşık Meclislerinin müdavimi olmuştur. Yeteneği sayesinde hem dini tarikat hem de saz çalıp söylemede çok çabuk olgunluğa erişmiştir. Diğer bir dayısı Mehmet Efendi’den alfabeyi öğrenerek kendi gayret ve yeteneğiyle okuma yazmayı öğrenmiştir.

Seyit Meftuni’nin kişiliğinin şekillenmesinde dedelik ve aşıklık geleneğine olan hevesi, yeteneği sayesinde dini bilgiler edinmesi, Alevi-Bektaşi geleneklerini öğrenmesi ve erkanını yürütmesi etkili olmuştur. Aşık, gezgincilik özelliği ile farklı kültürlerin taşıyıcısı ve aktarıcısı olmuştur. İnsan yaşamındaki her şey, tabiattaki canlı cansız varlıklar şiirlerine konu olmuştur. Aşık’a göre aşık, her cefaya katlanmalı, yanıp kül olmalıdır. Bu aşk uğruna canını bile feda etmeyi göze almalıdır. Onun gönlünde kaynayan aşk “HAK” aşkıdır, ehlibeyt aşkıdır. Buradan da anlaşılacağı gibi Seyit Meftuni Hak aşığıdır. Şiirlerinde her konuyu işlemişse de, Alevi inanç doğrultusunda Tasavvuf’la bütünleşmiştir. Aşık Meftuni 1964 yılına kadar Fuzuli, Hatayi, Yemini, Virani, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Dertli, Azmi Baba, Turabi, Kul Himmet gibi ustaların eserlerini icra etmiştir. 1964 yılında kendi aşıklık mahlasını (Aşık Seyit Meftuni) alarak şiirler yazmaya ve okumaya başlamıştır. Aşık Seyit Meftuni gerek kendi yöresinde, gerekse gittiği yerlerde devrin ünlü aşıkları ile bir araya gelmiş, Aşık Meclislerinde, Cem Ayinlerinde ve diğer toplantılarda bulunmuştur.

Yörede balta saz olarak bilinen, 12 ila 17 perdeden oluşan aşık sazı, dede sazı, Aşık Meftuni’nin başlangıçtan ölümüne kadar elinden düşürmediği yöresel halk çalgısıdır. Tezene yerine bilek ve parmak marifetine dayanan, yörede “pençe” diye tabir edilen çalış tekniğini, Seyit Meftuni ustaca icra etmiştir. Seyit Meftuni yörede itibarlı bir aşık olmasının yanında, inançlı, bilgili ve güçlü bir dede olma özelliğine de sahiptir. Seyit Meftuni gerek saz çalma, gerek söylemedeki farklı icrasıyla halk müziği alanında kaynak kişi olarak ayrı önem taşır. Kendine özgü tavır ve söyleme üslubu ile gerek Alevi-Bektaşi müziğini, gerekse yöresel müziği bir arada icra eden ender aşıklarımızdan biridir. TRT Kurumuna yapmış olduğu birçok bant kaydı Türk Halk Müziği repertuarına kazandırmış olduğu deyişler, türküler, uzun havaların yanında çeşitli firmalarca yayınlanan plakları bugünün araştırmacı ve icracılarına önemli bir kaynak teşkil eder.

Gezgincilik özelliği yurt içi ile sınırlı kalmamış, kendi kişiliğini, kültürünü yurt dışında da tanıtmaya çalışmış, kendi çapında önemli ölçüde başarıya ulaşmıştır. Bunun mükafatını manevi olarak almıştır. Seyit Meftuni’nin ruhi yapısını bize en iyi şiirleri anlatmaktadır. Erdemli insanın nasıl olması gerektiğini nasihatnamelerinden anlayabiliriz. Aşık Seyit Meftuni geçirdiği bir kalp krizi sonucunda 28 Mayıs 1982 yılında Adana’da vefat etmiş, vasiyeti üzerine Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi Alibeyuşağı köyüne gömülmüştür. Şu anda türbe olan mezarı yurt içi ve yurt dışından birçok kişi tarafından ziyaret edilmektedir.

Muharrem Naci Temiz

Eserlerinden bazıları:

Aşkın Beni Deleyledi

Melul Mahsun Duran Güzel
Aşkın Beni Deleyledi
Giyin Libasını Düzel
Aşkın Beni Deleyledi

Oturmuş Karşımda Durur
Şu Sineme Hançer Vurur
İnsaf Et Sevdiğim Nolur
Aşkın Beni Deleyledi

Seyit Meftuni De Bilmez
Her Güzele Meyil Vermez
Seni Seven Asla Ölmez
Aşkın Beni Deleyledi

Küçük Yaşta Gurbet Elde

Küçük Yaşta Gurbet Elde,
Gezer Divana Divana
Defteri Kalemi Elde,
Yazar Divana Divana

Minnet Etmem Ben Feleğe,
Aşıkım Ben Bir Meleğe
Hiç Oldum Girdim Eleğe,
Süzer Divana Divana

Feleğin Çarkı Kırılsın,
Menzil Almasın Yorulsun
İsterse Bana Darılsın,
Küser Divana Divana

Aşıkların Bağrı Dağlı,
Her Tarafı Bahçe Bağlı
Bazı Yayan Bazı Yağlı,
Geçer Divana Divana

Seyit Meftuni’nin Dili,
Ayan Olsun Dosta Hali
Taşa Deyse Aşkın Yeli,
Tozar Divana Divana

Dertli Gönül

Dertli Gönül Durmaz Söyler
Dost İsmini Yar İsmini
Demem Kimselere Beyler
Dostun İsmini İsmini

Delmeyen Bana Yanayım
Dodaklarında Kanayım
Dilden Gönülden Anayım
Dostun İsmini İsmini

Duman Duman Oldu Yolum
Der Seyit Meftuni Kulum
Desem Solar Nazlı Dilin
Dostun İsmini İsmini Dost Cemalin Benzer

Dost Cemalin Benzer Güneşe Aya
Bakamam Yüzüne Yandırır Beni
Aşığı Kül Eyler Sendeki Ziya
Gonca Güller Gibi Soldurur Beni
Beni Beni Beni, Sevdalım Beni,

Kaşların Bismillah Gözler Haramı
Vurdun Yüreğime Derdi Veramı
Bir Tabip Olup Da Gel Sar Yaramı
Bu Senin Aşkın Da Öldürür Beni
Beni Beni Beni, Sevdalım Beni,

Seyit Meftuni’yem Hayranım Sana
Acı Şu Halime Merhem Et Bana
Kara Toprak Oldu Oldu Bize Öz Ana
Sarar Sinesine Buldurur Beni
Beni Beni Beni, Sevdalım Beni

Gam Gasevet Keder

Gam Gasevet Keder Başa Toplandı
Dağıtıp Yatması Kolay Mı Dostum
Bir Ok Gibi Geldi Cana Saplandı
Çıkarıp Atması Kolaymı Dostum

Bir Yuva Kurmuştum Garip Başımda
Sürmedim Bir Devran Bunca Yaşımda
Bir Gün Kuşlar Öter Mezar Taşımda
Yardan Ayrılması Kolay Mı Dostum

Bir Taraftan Evlat Bir Yandan Ayle (Aile)
Derdim Gayet Büyük Gitmiyor Gayle
Ben Bir Mecnun Oldum Sen Bir Leyla
Çöllerde Yatması Kolay Mı Dostum

Seyit Meftuni Der Sevdim Pirimi
Sağ Yar İçin Yüzün Benim Derimi
Dükkanımda Olan Mücevherimi
Alan Yok Satması Kolay Mı Dostum

Gül Yüzlü Sevdiğim

Gel Gül Yüzlü Sevdiğim İnan Gel Bana
Severim Ben Seni Sözdür Sultanım
Gönül Bir Mecnundur Ne Deyim Sana
Bir Canım Var Versem Azdır Sultanım

Türlü Çiçeklerle Bezenmiş Bağlar
Hasret Çeken Gönül Durmadan Ağlar
Kalmadı Cesette Eridi Yağlar
Derdimi Divane Yazdır Sultanım

Seyit Meftuni’yi Böyle Üzer Mi
Aşık Olan Maşuğundan Bezer Mi
Kul Olan Sultandan Ayrı Gezer Mi
Mezarım Yan Yana Kazdır Sultanım


Etiketler:
Eyl 16

Serdari

Serdari Sivas’ın Şarkışla ilçesindendir. 1834 yılında doğmuştur. Ölüm yılı olarak iki tarih vardır; kimine göre 1918 yılında kimine göre 1921 yılında 86 yaşında ölmüştür. Yöresinde “Çolak Hacı ” diye anılırmış. Bu ad kendisine kolu dirseğinden kesik olduğu için verilmiştir. Belirlendiğine göre Şarkışla Kadısının kızına tutulmuş, O’nu Adana’ya kaçırmış dönüşte cezaevine yakalanıp konulmuş. Sonra Beyaz adlı bir kıza aşık olmuş. Bir kaç kez evlenmiş en azından on çocuğu olduğu söylenmektedir. Yaşamı ise yoksulluk içinde geçmiştir. Bu yoksulluk acısını şiirlerine yansıtmıştır.

Benim bu gidişe aklım ermiyor
Fukara halini kimse sormuyor
Padişah sikkesi selam vermiyor
Kefensiz kalacak ölümüz bizim


Etiketler: