Eyl 15

Bir gün bir şehirde bir adam yaşarmış kendi halinde bir evde ayleysiyle yaşarmış.cocuk ken insanlardan yemiş olduğu darbelerden dolayı adam sürekli kendi Dünyasında kitaplarıyla yaşarmış.Onu diğer insanlardan ayıran özelikde sürekli kitap okuyup kendine cok farklı bir Dünya yaratmasıydı.en sevdiği ve yapa bildi tek şey buydu.

Yaşadığı şehirde bütün insanlar maskelerle dolaşırlardı.bu adam bu insanların maskelerinde korktu için sürekli insanlardan kacıyordu.cünkü o maskelerin altındaki telihkeleri sezemediği için artık korkularını azaltmak için sürekli kitaplar okuyordu.Bir nebze korkularından kısada olsa kaca biliyordu. Artık Hayatı kitaplar olmuştu. Yaşıtları gezerken eğlenirken o kendi Dünyasında sihirli kitaplarıyla yaşayıp Duruyordu ne zaman kitaplarını bırakıp insanların Dünyasına girdiyse darbeler yiyip duruyordu. O Şehirin en meşur ustaları maske yapan ustalarıydı. Öyle maskeler yapıyorlardiki i,nsanların yüz yapısından Hiçbir farkı yoktu maskelerin . Bundan dolayı genc adam maske ve yüzleri secemiyordu. Secemediği içinde sürekli darbeler yiyip duruyordu. Bu darbeler onu kitapların içine Hapsediyordu.genç adam senelerce kitapların arasında kaybolup gitmişdi. Arada seneler gecdikden sonra genc adam artık orta yaşa gelmişdi artık bir nebzede olsa kitaplardan aldığı Bilgi onu olgun bir Bilge adam yapmışdı.Artık bilgeliğiyle insanların Maskelerinin altındaki telikeleri seze biliyordu. Ve darbelerden kendi koruya biliyordu.Artık bilgeliğine güveniyordu artık Hayata atılmak için hazır dı yada o öyle biliyordu.kitapların verdiği öz güvenle ve temel bilgilerle artık Hasırım diyordu. Bilge adam yüreyinde oluşan bir sevgi pınarı oluşmuşdu öyle bir sevgi pınarı oluşmuştuki artık sevgisiyle Bütün kötülükleri yene bilçene inanmışdı.temel felsefesi Sevgiydi bir gün bütün kötülüğü yenecekdi. Bilge adam buna inanmışdı artık oda İnsanlar gibi şehre inip Bilgeliğinine ve yüreyindeki sevgi pınarına güvenip insanların içine karışmaya Başlamıştı. Ve günler aylar bir birini kovalarken bilge adamın hiçbir Dostu yokdu olmamışdı. Bir gün bilge adam O şehirde hiç görmediği Dünyalar güzeli bir kızla tanışmıştı. Bilge adam kızı görünce ve konuşunca sanki büyülenmişdi sürekli bunun bu Dünyaya ayit olmadaığını söylüyüp duruyordu ve kızda bilge adamdan Hoşlanmaya bşlamışdı o kadar mutlu olmuşduki mutlulukdan ucmuşdu sanki bilge adam artık Aşık olmuşdu Hiç yaşamadığı tatmadı Duygular hakim olmuşdu yüreyi sanki vucunda ölen bütün hüçreleri tekrar aşk sayesinde canlanıyordu bilge adamın. Aşk okadar mutlu etmişdiki Bilge adamı bian insanlardan yediği darbelerin acısını unutmuşdu bu bir mucizeydi bilge adam için. Onu artık Hayata bağlayan bir amacı vardı yaşaması için bir sebeb vardı. Günler gecdikce bilge adamın Hayatın içinde insanlardan aldığı bıcak gibi darbeler Aşk ilacıyla vucudu ileşiyordu. Vucudundaki kesikler kaybolmaya başlamışdı bu bir mucizeydi sanki bilge adam için . Bilge adam kızdan o kadar büyülenmişdiki farkına varmadan Bilgeliğini kaybetmeye başlamıştı bunun farkına varamamışdı bilge adam. Hayatında hiçbir kızı bu denli sevmemişdi bilge adam o kızla cok mutluydu bilge adam.günler aylar geciyordu artık bilge adam bu büyüleyici ve Dünyanın en güzel kızla evlenmeye karar vermişdi sanki senelerce aradığı şey buydu bunu kacıramasıdı bilge adam mutluluk buydu ona göre Onu böyle heycanlandıran mutlu eden Hiç bişey olmamışdı hayatında. Kendine söylip duruyordu bilge adam evet evet bu Dünyalar güzeli prenzezle evlenmem lazım ve onu Dünyanın en mutlu insanı yapabilirim diyordu kendi kendine.Allahın bana gönderdiği bir Hediyeydi bir melekdi bu.bir birilerini göremedikleri zamanlar Haberci güvercinlerle birbirleriyle Haberleşiyorlardı. Bilge adam aylarca güvercinleriyle Haber yoluyordu prensesine ve bir gün ikiside karar verdi evlenmeye ve prenses bunu ilk annesine anlatı. Ve annesi bilge adamı görmek istedi ve annesinin Hayali yakışıklı bir Prensdi bir gün buluştular üçü. Annesi bilge adamı görür görmez şok oldu Bilge adamin iç Dünyası cok güzeldi ama insanların bakış acısına göre pek yakışıklı biri değildi cünkü insanlar sevgiyle bakmıyorlardı birbirilerine. Ve annesi sanki yıkuılmışdı karşısındaki bilge adamı kızına yakışdıramamışdı. Bilge adam bunu fark etmişedi Bilgeliğiyle ve olay karşısında şok olmuşdu Bütün umutları yıkılmışdı bilge adamın sanki. Ama melek kalpli prenses Bilge adamı teseli ediyordu. Her zorluğa rağmen biz evlencez diyordu bilge adama bu sözler bilge adamın kalbini tekrar düzeltmeye yetmişdi. Prensez bilge adamın yanında cok mutluydu. Ama mutlulukların altında sürekli korkular besliyordu prensez cünkü biliyordu bilge adamı aylesi Beyenmeyeceni sürekli bunu Düşünüp duruyordu prensez. Ama bilge adam sevgiziyle bütün kötülükleri sorlukları yenecene inanıyordu. Sevgizi için Bütün kötülüklerle savaşacakdı ve savaşın sonda prensezleevlenecekti aylar gecdi Her günün tadını cıkarıyorlardı bizim aşıklar. Bir gün prensez güvercinlewriyle bilge adama Haber yoladı bige adam güvercinin bacandaki kağıdı cıkarıp okumaya başladı ve okurken prensez bilge adamdan ayrılmaya karar vermişdi ve bu sözlwer bilge adamı yere sermişti kalp atışları Hızlandı bilge adamın kalbi göğzünde fırlayacak gibiydi aman Allahım diyordu neden ben neden ben diyordu bilge adam.bu Diğere insanlardan darbelere benzemiyordu. Sanki kalbine zerli bir Hancer saplanmaıştı . ve belirli bir şokdan sonra kendine geldi bilge adam panikliği bitikdern sonra kendine geldi bilge adam hemen güvercinleriyle presnseze haberler yolamaya başladı ve her seferinde Bilge adama sevginin bitini söylüyordu prensez. Bilge adam şok olmuştu bu haber karşısında artık bu dünyada onsuz yaşayamicana karar vermişti bu acıya yüreyinin dayana micanı Düşünüyordu bilge adam prenzeze haber yolayarak sensiz yaşayamam diyordu beni anca bu acılarımdan kurtaracak ilac ölümdür diyordu prenseze. Ölmek için bir yer Düşünüyordu prenzesin evinin tam yanında olsun diyordu ölümüm. Ve güvercinlerle prenseze ölecenin haberlerini yolarken haberleri annesi okuyordu . be haberleri ve annesi bilge adama kızına büyüceler tarafında Büyü yapıldını söylüyordu. Büyüden dolayı sevgisinin sana karşı bittiğini söyledini söylüyordu. Bilge adam bunları duyunca biraz rahatlamışdı tekrar nefes alıyordu.bu habere bilge adam evet diyordu ben sevgimle Bu büyüyü bozarım diyordu. Cünkü kitaplardan aldığı buydu sevgi bütün kötülükleri yener Bilge adam kalbinin içindeki sevgi pınarından aşkına sevgi ilacını yoluyordu evet evet bu büyünün ilacı olması lazım diyordu bilge adam sevgi pınarından iç mesi lazımdı prensezin bilge adama göre.bilge adam o kadar inanmışdıki prensezin ileşcene artık Hiçbir şphesi yokdu sevginin Yok edemiceği kötülük yokdu ona göre en büyük ilc sevgiydi bilge adama göre.ama yanılmışdı bilge adam prensez düzelmemişdi büyü bozulmamışdı . Bilge adam gecelrin karanlığında Düşünüyordu Aklına eski bilgelrin bir sözü gelmişdi Gerceyi sorunları gecenin karanlığında arin diye bilge adam gündüzleride o ülkenin önden gelen hekimlerine ve büyücülerine gidiyordu büyüyü bozmak için ve hernekadar arasada bir türlü bulamamışdı caresini . Büyü prensezin üzerinde ettkisini iyi ce göztermeye başlamıştı artık prensez halinde memnun olduğunu bilge adamın kendisini rahat bırakmasını istiyordu. Bilge adamdan iyice soğumuştu prensez artık prensez o kadar büyünün etkisinde kaldıki büyünün bozulması için Hiçbir caba sarf etmiyordu. Bilge adamın bütün söylediği o güzel sevgi sözleri artık hiçbir işe yaramıyordu. Artık bilge adam bütün umutlarını kaybetmeye başladı ve anladıki Büyü bozulsa bile artık prensezine kavuşammicanı anlamıştı. Ve prenseze son sözlerini yazıp güvercinle yolicaktı ve son sözlerini şöyle yazıyordu bir gün büyü bozulursa bana karşı sevgin kalmış za bana geri Döne bilirsin diye yazıyordu istediğin zaman geri gele bilirsin diyordu. Presnsez Bilge admın Hayatında tamen cıkarken bilge adam artık Hiçbir insana Ömrünün sonuna kadar güvenemeyeceni öğrendi. Kalbinden prensez tarafında saplanan zehirli hanceri cıkarmıştı artık ve zehir etkisi giderek azaltıyordu ve artık bilge adam Düzelmeye başlamıştı. Ve gün gecdikce dahada düzeliyordu. Prenseze karşı His etiği sevgi artık yerini nefrete bırakmıştı.Bilge adam bir türlü kabulenemdiği şey prensezin sevginin kötülüklerden üstün olduğunu zamanla sevgiyle büyü bile bozulcanı inanamamsıydı. Sevginin güçüne inanmadığı için artık prensezden tamen soğumuşdu bile adam.Bilge adam bir gün büyü bozulup Prensez geri dönse bile Hiçbir şey eskisi gibi olamayacanı öğrenmişti sanki kalbindeki prensez karşı his etiği o sevgi tamen bitmişdi.ve bilge adam bir kar alması lazımdı insanların içinde kalıp insanlardan darbeler yiyecene o şehiri terk etmeye karar verdi. Kendini bir kuleye hapsedip kitaplarıyla ömrün sonuna kadar yaşicaktı. Ve o kulede ölcekdi bilge adam be bilge adama bütün bilgelini otaya koyarak Denizin tam ortasında koca bir kule yaptı ve bu kuleye ömrünün sonuna kadar yetecek bütün ihtiyaclarını kitaplarını yerleştirdi. Denizin ortasındaki kuleye girdi ve bir gün büyü bozulup prensez Döne bilir korkusuyna kalenin katılarını iç tarafdan kitlemeye başladı ve kapıların önüne tamen taşlarla iç tarafdan örmeye başladı artık kapılar kiltliydi ve örülüydü hiç kimse giremcekdi artık bütün kötülüklerden uzaktı hiçbir kötülük bilge adamın canını yakmayacaktı ve kulenin penceresini acıp son bir defa insanlara var gücüyle bağırmaya başladı artyık kalbim ileşti bu kalpte yaratanın sevgisinden başka sevgi yok ey prensez diyerek bağırdı artık seni sevmiyorum artık büyün bozulsada sen asla bu denizin orasındaki kaleye giremesin bu güc sende yok diyerek kenin anahtarlarını denizin tam ortasına var gücüyle fırlatı ve anahtar denizin derinliklerinde kaboldu be Bilge adam pencereyi Dış dünyaya kapatarak ömrünün son nefesine kadar Allaha ibadet etmeye karar verdi ve pencereyi kapatmadan son sözü bir gün SEVGİNİN GÜCÜNE İNANACAKSINIZ OLDU.


Etiketler:
Eyl 15

Eski zamanlarda, bir kralın kızı ile bir balıkçı
birbirlerine aşık olur… Ancak Kral, kızının
yoksul balıkçıya varmasına izin vermez… Ama
Genç aşıkların gönlü ferman dinler mi,
kız ile delikanlı gizli gizli buluşurlar tabii…

Kral baba, bunu zaman içerisinde öğrenir ve
bir gece takip ettirir kızını. Diyorlar ki, balıkçı
denizden geliyor, kız kumsalda onu bekliyor,
ışıkla bulunduğu yeri işaret ediyor delikanlıya.
Ve Kral kızı ile delikanlı gün ağarana kadar aşk
oyunları yapıyorlar birbirlerine… Kral bu…
Kızı bile olsa, emirlerine karşı çıkanı öldürür.

Yine böyle buluşma gecelerinden birinde kızını
yakalatır ve askerlerine de kumsalda
ışıkla balıkçıya işaret göndermelerini söyler…

Delikanlı ışığı görünce atlıyor kayığına ve
koşuyor, bir manga askerin içine… Kız,
askerlerin elinden kaçıyor ve koşmaya
başlıyor; sevdiğini kurtarabilmek için…
Koy’un ta öbür ucuna yetişmesi imkânsız.
Ama sevda bu, kural falan dinlemez,
çılgın gibi atıyor kendini sulara…

İşte o anda bir mucize gerçekleşiyor!
Kızın, adım attığı her yer kumsala dönüşürken
peşinden koşan askerler bastıkça denize gömülüyor
onca ağırlıkla… Kız kayığa kadar koşabiliyor, ancak;
bir okçu tam o anda delikanlıyı hedefleyip
sallıyor okunu… Heyhat! Kız ile delikanlı birbirlerine
sarılmışlardır bile ve ok gelip kızla buluşuyor…

Derler ki; o kumlar kızın kanı denize karışınca
kırmızıya boyanmışlar. Delikanlı ise aldığı gibi
gidiyor kızı, sonra ne gören var ne de duyan…


Etiketler:
Eyl 15

Türk milletinin tarihi süreç içinde kurduğu en mükemmel devletlerden birisi olan Osmanlı Devleti, tarih sahnesine çıktığı andan itibaren hoşgörünün en mükemmel örneklerini sunmuştur. Yönetimi altına giren milletlere karşı her zaman iyi davranmıştır. İnsan haklarına gerekenden fazla önem vermiştir. Bunların arasında bulunan Ermeni ve Rumlar her zaman ayrıcalıklar elde etmişlerdir.
Ne zaman ki Osmanlı Devleti zayıflamaya başladı; bunu hisseden azınlıklar kendilerine her zaman hoşgörüyle mukabele eden Osmanlı Türklerine karşı kin ve nefretle saldırıya geçtiler. Çok uzun bir müddet komşu olarak, birlikte yaşadıkları Ermeni ve Rumların saldırılarına maruz kalan Türkler şaşkınlık içindeydiler. Onlara karşı hiçbir zaman düşmanlık yapmamalarına karşılık çok büyük bir düşmanlık görmelerine anlam veremiyorlardı.
Türlere karşı saldırılarını ileriye götüren Ermeni ve Rumlar, bu amaç doğrultusunda çeşitli çapta çeteler vücuda getirdiler. Bu çeteler vasıtasıyla yol keserek ve köylere saldırarak, Türklere zarar veriyorlardı. Can ve mal emniyeti kalmamıştı.
Devletin, çeşitli cephelerde düşman devletlerle harp halinde olması içte meydana gelen eşkıyalığın takibini zorlaştırıyordu. Bu önemli noksanlık, kahraman Türk polisinin müdahalesiyle birlikte kısmen de olsa giderilmeye başlandı.
O günlerde Adapazarı ve civarında kurduğu çeteyle eşkıyalık yapan Burbos adındaki hain Ermeni genci Yaşlı kadın-erkek ve çocuk demeden herkese zulüm yapıyordu. Halk, şeririn yaptıklarından fazlasıyla zarar görmeye başlamışa. Vatan topraklarının bir kısmının işgal edilmesinden ve bir kısım vatansızların isyan etmesinden dolayı isyancılarla mücadele edan güvenlik kuvvetleri istilacılara karşı vatan savunmasında olduğundan içerideki bu tür olaylarla ilgilenemiyorlardı. Bu durumdan haberdar olan asi etrafına topladığı bir avuç gözü dönmüş katillerle azdıkça azıyor, her taraftan yakınmalar geliyordu. İşte o an Türk Polisi devreye girdi.
Adapazarı Polis kadrosundan Üçüncü Komiser İbrahim Ethem efendi, kıdemli komiser muavini Raşit efendi ile Polis Memurları Hulusi, Reşit Rüştü, Fuat, Osman Nuri ve İbrahim efendiler şakinin peşine takıldılar.
Uzun çabalar sonucunda şakiyi saklandığı delikte yakalamaya muvaffak oldular. Burbos, ne ederse, nasıl yaparsa yapsın Türk Polisinden kaçılamayacağını anlamakta gecikmedi ama, artık iş işten geçmişti.
Kahramanlardan, Üçüncü Komiser İbrahim Ethem efendi yarım maaş ikramiye ile iftihar madalyası; Kıdemli Komiser Yardımcısı Raşit efendi ise yarım maaş ikramiye ile gümüş liyakat madalyasıyla ödüllendirildi. Polis Memurları ise takdirname ile Ödüllendirildiler.
Önceki örneklerinde de olduğu gibi; onlar bu kahramanca davranışları insanlar tarafından takdir edilmek ve madalya almak için yapmamışlardı. Ama, devleti yönetenler, devlet olmanın gereği olarak, onların kahramanca davranışlarını tescil amacıyla kendine yakışanı yaptı ve onları ödüllendirdi.


Etiketler:
Eyl 15

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.

İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su’ya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
“Sırf senin hatırın için ey su” diye…

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba
“Su beni seviyor mu?” diye düşünmeye başlar.

Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle… Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya “Seni seviyorum der. Su, “Ben de seni
seviyorum” der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine “Seni seviyorum” der. Su, yine “Ben de” der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler…

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya “Seni seviyorum.” der.

Su da ona “Söyledim ya ben de seni seviyorum.” der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine…

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; “Seni ben,
gerçekten seviyorum.” Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye…Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: “Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden birşey gelmez.”

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: “Çiçeğin bir hastalığı yok dostum…
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için” der.

Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
“Seni seviyorum” demek yetmemektedir…


Etiketler:
Eyl 15

Bir zamanlar Afrika’daki bir ulkede hukum sure bir
kral vardi. Kral, daha cocuklugundan itibaren arkadas oldugu, birlikte buyudugu bir dostunu hic yanindan ayirmazdi. Nereye gitse onu da beraberinde gotururdu. Kralin bu arkadasinin ise degisik bir huyu vardi. Ister kendi basina gelsin ister baskasinin, ister iyi olsun ister kotu, her olay karsisinda hep ayni seyi soylerdi: “Bunda da bir hayir var!”
Bir gun kralla arkadasi birlikte ava ciktilar. Kralin arkadasi tufekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ates ediyordu. Arkadasi muhtemelen tufeklerden birini doldururken bir yanlislik yapti ve kral ates ederken tufegi geriye dogru patladi ve kralin bas parmagi koptu. Durumu goren arkadasi her zamanki sozunu soyledi:”Bunda da bir hayir var!”
Kral aci ve ofkeyle bagirdi: “Bunda hayir filan yok! Gormuyor musun, parmagim koptu?” Ve sonra da kizginligi gecmedigi icin arkadasini zindana attirdi.

Bir yil kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yasadigi ve aslinda uzak durmasi gereken bir bolgede birkac adamiy birlikte avlaniyordu. Yamyamlar onlari ele gecirdiler ve koylerine goturduler. Ellerini,ayaklari bagladilar ve koyun meydanina odun yigdilar. Sonra da odunlarin ortasina diktikleri direklere bagladilar.
Tam odunlari tutusturmaya geliyorlardi ki, krali basparmaginin olmadigini farkettiler.
Bu kabile, batil inanclari nedeniyle uzuvlarindan biri eksik olan insanlari yemiyordu. Boyle bir insan yedikler takdirde baslarina kotu olaylar gelecegine inaniyorlardi.
Bu korkuyla, krali cozduler ve saliverdiler. Diger adamlari ise pisirip yediler.

Sarayina dondugunde, kurtulusunun kopuk parmagi sayesinde gerceklestigini anlayan kral, onca yillik arkadasina reva gordugu muameleden dolayi pisman oldu. Hemen zindana kostu ve zindandan cikardigi arkadasina basindan gecenleri bir bir anlatti.
“Hakliymissin!”dedi. “Parmagiminkopmasinda gercekten de bir hayir varmis. Iste bu yuzden, seni bu kadar uzun sure zindanda tuttugum icin ozur diliyorum. Yaptigim cok haksiz ve kotu birseydi.”

“Hayir” diye karsilik verdi arkadasi.
“Bunda da bir hayir var.”

“Ne diyorsun Allah askina?” diye hayretle bagirdi kral. “En yakin arkadasimi bir yil boyunca zindanda tutmanin neresinde hayir olabilir.”
“Dusunsene, ben zindanda olmasaydim, seninle birlikte avda olurdum, degilmi?”


Etiketler:
Eyl 15

Efsaneye göre, İstanbul;un altı birbirine bağlı tünellerle kaplıymış. Hatta bu dehlizlere Yerebatan Sarayı; nın gizli bi yerinden de giriliyomuş ve tünel denizin dibinden devam edip taaa Kınalıada’ya kadar gidiyomuş.
Tüneller Kapalıçarşının altından da geçiyomuş taabi. Hatta şu an, Çarşının gizli tutulan bi yerinden girilebiliyomuş bu tünellere. Buralarda yemek takımı üzerine çalışan gümüş kaplama atölyeleri varmış. Yerin dibindeki yere ruhsat verir mi belediye? Heepsi kaçakmış bunların. Çalışanlara da işe başladıkları gün, dehlizlerden kimseye bahsetmeyeceğine dair Kur’an’a el bastırılıyomuş.

Tüneller çarşının altından başka yerlere doğru da gidiyomuş ama buraları kullanmak kesinkes yasakmış. Bi keresinde biraz Kolomb ruhlarından, çokça da hazine meraklarından, (çünkü hep, ilerler hazinelerle dolu olum; geyiği yapılırmış bu atölyelerde) üç dört işçi çocuk denemiş ilerilere gitmeyi.

Dehlizler labirent gibiymiş. Çocuklardan sadece biri geri dönmeyi başarmış, diğerleri yollarını bulamayıp tünellerde kaybolmuş. Dönen çocuk da (Allah muhafaza) aklını oynatmış. Çünkü ileriki kısımlar, iskeletlerle, insan boyunda böceklerle, farelerle filan doluymuş. Bu çocuk bi daha hiç ;yeryüzüne; çıkmamış. Büttün gün dehlizlerdeki atölyelerde filan dolaşıyomuş, kim ne verirse onu yiyip, gece de artık ner;de sızarsa or;da uyuyomuş. Arada da yine tünellerin ilerilerine gidip bi;kaç gün kayboluyomuş ortalıktan. Döndükten sonra hiç bi;şey yiyip içmeden ööyle bi noktaya bakıp duruyomuş günlerce.


Etiketler:
Eyl 15

Birinci Dünya Savaşı sırasında Hıristiyan Avrupa devletlerinin Müslüman ‘devletlere saldırarak, halkına zulmettiğine şahit olan İran’ın Kermanşah kasabasındaki İngiliz Konsolosluğu koruma görevlilerinden Müslüman Hintliler, Melek beyin emir-komutasında Müslümanlara yapılan zulmü kınamak için isyan ederek, Osmanlı hakimiyetindeki Bağdat’a kaçtılar.

Bağdat’ta bulunan İngiliz Konsolosluğunun baş tercümanı Abdurrezzak bey de bir müddet sonra kendilerine katıldı. Birlikte hareket ‘eden bu insanlar yaptıkları eylemden dolayı İngilizlerin düşmanlığını kazandılar.

Sığınma istekleri Osmanlı Devleti tarafından tereddütsüzce kabul edilen Hintliler, himaye altına alınmanın yanında devlet hizmetinde görevlendirildiler, sahipsiz kalmadılar. Ne yazıktır ki Osmanlı Devleti girdiği birinci dünya savasından mağlup çıkınca İmzalanan Mondros Mütarekesi sonrası ve arkasından Anadolu’nun stratejik öneme sahip büyük bir bölümünün işgal edilmesi olayı hayatlarının tekrar tehlikeye girmesine sebebiyet verdi. Bir kısmı hemen Anadolu topraklarının dışına kaçarak İngilizlerin kininden kurtulmayı başardı. Bir kısmı da vatansever cemiyetlerin korumasına alındı.

O günlerde İngiliz işgal ordusunun istihbarat şefi olan ve Hintlileri bulmak için yoğun çaba harcayan Yüzbaşı Benet, Polis Müdüriyeti Umumiyesinde ikinci Şube Şefi olan Edip beyi bu isi en güzel şekilde yapacak kişi olarak gördüğünden dolayı yanına çağırttı. Edip Bey, İngiliz istihbaratçısının Kroker Otelin de bulunan karargahına gitti. Samimi bir havada kendisini karşılayan Benet hemen söze girdi ve :

“Edip Bey, sizi buraya çok önemli bir is için davet ettim, İngiliz Hükümeti ihtilalci, bozguncu ve sabotajcı iki Hintlinin yakalanmasını çok arzu etmektedir. Bu konuda bize yardımcı olur, asilerin yakalanmasını sağlarsanız size hayatınız boyunca rahat edeceğiz bir servet verilecektir” dedi ve sözlerinin karşısındaki şahıs üzerinde yaptığı etkiyi anlamak istercesine uzun müddet Edip beyi süzdü ama, olumlu bir ışık alamadı.

Edip beyin cevap vermesine de fırsat tanımadan yanındaki çelik kasayı açtı ve paket halindeki Sterlinleri göstererek:

“Edip Bey, bunlar Türk sigara kağıdı değildir. Az önce söylediğim konuda bize yardımcı olduğunuz takdirde hepsini sana vereceğim, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim” diyerek, para dolu kasayı bir müddet daha açık bıraktı. Edip beyi çözmeye çalıştığı belle oluyordu..

Ancak, Benet bir şeyi değil çok şeyleri unutmuştu. Edip Bey onun sandığı gibi para canlısı birisi değildi. Aksine vatansever ve namuslu birisiydi. Böyle olmasının yanında aynı zamanda akıllı birisiydi de. Şüphe uyandırmamak için tepki vermedi. Sakın bir hal ve ses tonuyla:

“Peki Yüzbaşım! Elimden geldiğince firari Hintlileri bulmaya çalışacağım” dedi.

Emniyet Müdürü Edip Bey ruhunu sıkan, İçini karartan İngiliz karargahından ayrıldıktan sonra evine gitti ama, bir türlü rahat edemedi. Kendisine yapılan tekliften hayatlarını koruma altına aldıkları bu Türk dostu İnsanların ne derece tehlikede olduğunu anlıyordu. Durumu arkadaşlarına iletti.

Hintlilerin bulunduğu yerler sık sık değiştiriliyordu. Böylesine bir tedbir uygulanmasına karşılık, bir başka İngiliz casusu Hintli Gülam Resül’ün ihbarı sonucu Türk dostları yakalanıp, Galata Kulesinin üst katına hapsedildiler.

Bunu öğrenen Edip Bey, arkadaşlarına haber verdikten sonra Melek Bey ve arkadaşlarının kurtarılmasını teklif etti. Teklif kabul edildi. Yapılan kaçırma planı sonrası harekete geçilerek, muhafızlar elde edildi ve Hintli Müslümanlar hapsedildikleri Galata Kulesinden kaçırıldılar.

Ankara’ya götürülmek üzere yola çıkarılan Hintli grubu ile muhafızları Kocaeli’ne geldiklerinde Melek bey attan düştü.

Yerde hareketsiz kalması sonucu Öldü sanılarak, düştüğü yerele bırakıldı. Aceleyle yola devam edildi. Ancak, Melek Bey ölmemişti. Ama, ne yazık ki arkadan gelen ve meseleyi bilmeyen bir grup Kuvayi Milliyeci tarafından İngiliz casusu zannedildiğinden dolayı şehit edildi.

İkinci Şube Müdürü Edip Bey, İstanbul’da basını Polislerin çektiği insanlardan oluşturulan vatanperver grupla birlikte çalışıp, Anadolu’daki mücadeleye yararlı olacak her hareketin desteklenmesinde, ihtiyaç duyulan her malzemenin temin ve gönderilmesinde çok yararlı hizmetler verdi. Bir an bîle olsun vatan ve milletine hizmet etmekten geri durmadı. Zor ve yorucu hizmet sonucunda madden ve manen yorgun düştü.

Hasta ve yaşlı olan Edip Bey, kalp krizi sonucu öldüğünde cenazesini kaldırtacak kadar dahi tasarrufu bulunmuyordu. Birlikte olmaktan her zaman gurur duyduğu vatanperver grubun aralarında topladığı parayla cenazesi kaldırıldı. Onun tek serveti göğsündeki vatan sevgisi idi.


Etiketler:
Eyl 15

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden “Ne muhteşem bir çiçek” diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.
“Merhaba” demiş papatyaya, “sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.”. Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
“Merhaba” demiş, “ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.”
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.
Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.
Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; “Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek” demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. “Neden” demiş. “Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?”. “Hayır” demiş kelebek. “Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim.”
Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya “Sevi seviyorum”
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece “Bende…”
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.
İçinden “Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim.” diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, “seviyormuş” diye geçirmiş içinden.
İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
“Seviyor mu, sevmiyor mu?”…


Etiketler:
Eyl 15

Bundan milyonlarca yıl önce, evrenin derinliklerinde, daha önce hiç kimsenin gitmediği pembe bir gezegen varmış. Bu gezegende insana benzeyen canlılar yaşarmış. Aynı Dünya gibi bir atmosfere sahipmiş. Adı Ziyonya olan bu gezegenin tam beş tane Güneşi varmış. Bu Güneşlerin biri batar, diğeri doğarmış. Bu yüzden Ziyonya’da hiç karanlık olmazmış.

Burada yaşayan canlılar güneşlerinin sıcaklığı gibi çok sıcak, cana yakın, sevecen canlılarmış. Öyle kibirbirlerine sürekli yardım eder, birbirlerinin sıkıntılarına çare olurlarmış.

Bu ortamda milyonlarca aile gibi olan bir aile pembe gezegen Ziyonya’da, Pembe kürede yaşıyorlarmış. Bu aile anne, baba ve iki çocuktan oluşmaktaymış. Bunlar çok mutluymuşlar, öyle ki etraflarına sürekli gülücük saçarlar ve herkesi memnun ederlermiş.

Kim bilir burada anlatılan aile belki sizin aileniz, belki onlar sizin çocuklarınız. Sizin çocuklarınız var mı? Varsa onların başlarını hiç sevgiyle okşadınız mı? Bu çocukların adları Zet ve Met. Eğer bu zamana kadar hiç çocukların başlarını sevgiyle okşamadıysanız onların başlarını okşayınız ve onlara sevginizi gösteriniz.

Günlerden bir gün, Ziyonya’ya dış uzaydan, çok korkunç olan, vücutları simsiyah, dokunulduğunda sert metal hissi veren ve tın tın diye ses çıkaracakmış gibi olan, gözleri ise kıpkırmızı sanki kan gibi, çok iri yapılı, tüylü, uzun ve sivri kulaklı yaratıklar saldırmaya başlamışlar. Bu yaratıklar sürekli uzayda gezer ve çocukların beyinlerini yiyerek hayatlarını sürdürürlermiş. Küçük çocukların beyni bu yaratıkları hayatta tutan tek besin kaynağıymış. Bunların her şeye zararları olur fakat herkes bunları göremezmiş. Bunları sadece tertemiz olan küçük çocuklar görürlermiş. Bunların tek besin kaynağı küçük çocuklar olduğu için, sürekli uzayda gezer ve böyle küçük çocukların olduğu gezegenlere saldırırlarmış. Kimbilir sırada daha kaç gezegen ve küçük çocuk varmış.

Yaratıklar Ziyonya’da pek çok aileye, eve, işyerine, okullara saldırmışlar. Buralar da ne kadar çocuk varsa onları kaçırmışlar. Sıra Zet ve Met’in yaşadığı o güzel pembe küreye gelmiş. Güneşlerinin sıcaklığı kadar sıcak ve güzel olan aileye gelmiş sıra. Zet ve Met’in anne-babası bu duruma çok üzülüyormuş. Çocuklarının ellerinden alınmak istenmesi onları perişan etmiş. Ah yaratıkları görebilselermiş. Belki Onlara saldırır ve çocuklaırnı kurtarırlarmış. Ancak o yaratıklar sadece çocuklar tarafından görülüyormuş.

Tam bu sırada Zet ve Met’in aklına müthiş bir fikir gelmiş ve bu fikri deneyerek, Yaratıklardan kurtulmak istemişler. Canavarlardan kurtulmanın yolu sadece küçük çocukların elinde imiş. “Nasıl bu canavarları sadece biz görüyorsak onları da gezegenimizden biz gönderebiliriz?” Müthiş bir fikir fakat bu fikri nasıl uygulayacaklarını o an için bilememişler. Canavarlardan kurtulmak ve tüm sevdiklerini kurtarma görevi Zet ile Met’e kalmış ve onlarda madem bu canavarları sadece biz görebiliyoruz, onları da biz gönderebiliriz demişler.

Zet ve Met anne-babalarına “Siz korkmayın! Biz kendimizi ve sizleri nasıl koruyacağımızı birazdan çözeceğiz. Bunun bilgisinin bize verildiğine inanıyoruz” demişler .

Sonra iki kardeş el ele tutuşmuş ve çözüm bulmak için tek vücut haline gelmişler. Anne-babalarını, gezegenlerini ve etraftaki insanları çok seviyorlarmış. Bu nedenle onları kurtarmaları gerektiğine inanıyorlarmış. Bunun için Sevginin Gücünü kullanmaya karar vermişler. Yaratıkların düşünceler, sevgisizlik, kin ve nefretten dolayı çoğaldıklarını ve aslında kötü bir kabus olduklarını fark etmişler.

Zet ve Met el ele tutuşmuş vaziyette ve boşta kalan ellerini canavarlar kaldırarak şu cümleyi haykırmışlar. “Hayır! Siz buraya giremezsiniz. Siz buraya ait değilsiniz. Sizi sevgisizlik, kin ve nefret oluşturdu, sizi ancak Sevgimizin Gücü yener. Gidin buradan, rahat bırakın pembe gezegenimizi, Gidin, çok uzaklara, haydi şimdi, kaybolun” diyerek canavarlara karşı kaldırdıkları elleri canavarlara doğru avuç içleri canavarlara bakarken ellerinden kırmızı renkli, çok sıcak ve yakıcı ışınlar çıkmaya başlamış. Bu ışınlar kendilerine hiç zarar vermiyormuş. Ancak canavarlar paramparça olmuşlar. Zet ve Met bunun üzerine biz gezegenimizi çok seviyoruz, anne-babamızı, akrabalarımızı ve tüm insanları çok seviyoruz. Bu nedenle bizim sevgimizin olduğu yere sizin gibi canavarlar giremez. Gidin! Gidin! Gidin buradan diyerek yaratıklara karşı bir güç oluşturmuşlar. Bu güç öyle yoğunlaşmış ki kesici lazer gibi olmuş. Bu ışın onları kalplerinden vurmuştur.

Zet ve Met şöyle demiler.”Ey nefretin yaratıkları! Gidin buradan! Sevginin olduğu yerde, size yer yok! Bizi rahat bırakın” Böylece bu ve bunun gibi nefret yaratıkları Ziyonyayı terk etmek zorunda kalmışlar.

Sevginin Gücü bir kez daha zafer kazanmış.


Etiketler:
Eyl 15

Bundan yüzyillar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış.
Tabi her masalda oldugu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı ve tabii ki bir de prensesi varmis. Prenses dünyalar güzeli bir kızmış.
Kral ona bakılmasını yasaklamış, her gün dolaşmak için saray muhafızları ile sarayın dışına çıkacağı ilan edildiginde halk eğilir ve gözlerini kapatır, ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalanmakmış.

Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında; fakir bir köylü delikanlı herşeyi göze alarak başını kaldırmış ve prensesle göz göze gelmişler… O an fakir delikanlı prensese inanilmaz bir aşkla tutulmuş.
Prensesin derin bakışlarının da boş olmadığını düşünmüş ve günlerce uyuyamamış. Fakir delikanlı ölümü bile göze almak pahasına, prensesi bir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada güzel prenses de onu tutulmuş onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış.
Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler.
Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına çıkarılan delikanli ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duydugu aşkını anlatmış.

Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına
dayanamayarak delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş.

Hemen bir gemi hazırlattıran kral, gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada yanlız yaşamaya mahkum etmiş…

Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan delikanlı prensese olan aşkını kağıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış…
Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkını anlamış ve yazdığı mektupları prensese götürmeye başlamışlar… Zamanla prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya götüren martılar
aracılığı ile iki gencin arasındaki aşk iyice büyümüş. Ta ki…

Bir sabah sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine ağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek. Tabii korkulduğu gibi olmamış… Martıların bile aracı olduğu İki gencin
arasındaki büyük aşkı anlayamadığı için kendisinden utanmış ve ağlayarak kızına sarılan kral, hemen bir gemi göndertip fakir delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş.

Buna duyunca çok mutlu olan prenses hemen delikanlıya bir mektup yazmış ve olanları anlatmış. Bu arada mektubu götürmek için bekleyen martıya da tüm martıların düğünlerine davetli olduğunu söylemiş.
Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya götürmek için yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı arkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemek için gagasını açtığında mektubu düşürmüş. Tüm martılar hep birlikte mektubu aramaya başlamışlar. Fakat bir türlü bulamamışlar…

Bu arada prensesten mektup alamayan aşık delikanlı, yazmış olduğu mektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış… Biraz ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu ariyorlarmış…

Prensesin kendisini artık unuttuğunu, istemediğini, martıların da onun için yanına gelmediğini sanan delikanlı üzüntüsünden sonunda kendisini
fenerden kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Olanlardan habersiz kralın gemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar…

İşte o gün bugündür, martılar o mektubu ararlar. Mektubu bulup, o inanılmaz sevgiyi geri getirebileceklerine, her şeyi düzelteceklerine, inanarak hep denizler üzerinde uçuşup dururlar.


Etiketler: