Eyl 15

İnsan nereden başlaması gerektiğini bilemiyor bizim oralarda yaşayan
herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı bu hikayeyi anlatmaya…

Küçüklüğümüzde gizli gizli anlatırdı abilerimiz ablalarımız biraz korku
biraz merak içinde ama hiç bıkmadan hep aynı heyecanla dinlerdik her
seferinde…

Bizim oralarda bir kız gelin gideceği zaman düğün günü sabahı bir oğlak
kesilir evinin önünde abileri tarafından kızın ve akşamına düğün yemeğine o
oğlak eti pişirilir…Gelinlik çağa gelmiş her kız bilir bu adeti ve bir
oğlak bulunur evlerinde…Eğer bir kızın oğlağı varsa ve her sabah en taze
dalları getirip dağlardan ve salına salına geçerek köy meydanından
götürüyorsa evine…Eh işte anlayın belli ki kocaya varmaya niyetlidir.

Hanifenin hikayeside tam burada başlıyor köy delikanlılarının Aynalı
dedikleri Hanife…Bahtı kara diye köy kızlarının adını anmaya korktukları
Hanife…

Hanife köyün en güzel kızlarındanmış öyle güzelmiş ki köyümüzde ondan
güzel bir gelinlik kız daha çıktığına bugüne dek şahit olan olmamış…Aynalı
denmesinin sebebi kendide bilirmiş güzelliğini ve cebinde hep bir ayna
taşırmış diğer kızlara nazire erkeklere de cilve olsun diye…Her sabah
kalkar kalkmaz oğlağına en taze dalları kesmeye gidermiş Hanife dönüşte
yükünü omzundan bırakırmış köy çeşmesinin başında yüzünü yıkar ve sonra
çıkarırmış aynasını seyredermiş kendisini…Köyümüzün oğlanları Hanife
yüzünden işte güçten kalırlarmış hep; akşam analar kızarmış oğlanlara eğer
işler yapılmadıysa o gün çünkü bilirlermiş Hanife’nin yolunun
gözlendiğini.Oğlanlar yaklaşmaya korkarlarmış Hanife’ye çünkü öyle bir
terslermiş ki ağzını açıpda bir laf edeni sonrasında yüzü kalmazmış köy
meydanında dolaşmaya o garibin.

İsteyeni çokmuş Hanife’nin hatta civar köylerden kasabadan bile
gelirlermiş Hanife’yi istemeye.Babası her seferinde daha oğlak büyümedi
dermiş hele bir büyüsün…Bunun manası bizim buralarda kızımız gelinlik
çağda değil demektir aslında bu beğenmedik sizleri demenin kibar bir
söylenişinden öte bir şey değildir ya neyse…

Hanife canı gibi baktığı oğlağını her sabah besledikten sonra ne yapar
ne eder bir güzel yıkarmış istermiş ki oğlağıda kendi gibi güzel
olsun..Öyle de severmişki Hanifeyi oğlağı hep peşinden gider komşuya gitse
ardından bağırırmış…

Göze gelen nazara gelir elbette Hanife’de göze gelmiş bir gün civar
köylerden bir zengin ağa göz koymuş bizim köyün Hanifesine…Öyle
sevdalanmış ki dünür üstüne dünür yollamış evlerine babası her seferinde
oğlak küçüktür der geri çevirirmiş ama ağa bu vazgeçmek nedir bilir
mi?Korkmasa köyün delikanlılarından kaçırtacak kızı ama bilir ki sağ
komazlar kendini ne yapsın ağa dünür yollamaktan gayri…Her dünür gelişinde
bir korku salarmış Hanife’yi istemezmiş o yaşı geçmiş üç karılı ağayı Hanife
ağlar dururmuş o vakit ve babası kıyamazmış kızına…Lakin günlerden bir gün
Ağa öyle bir servet yığmışki Hanifenin babasının önüne ne yapacağını
şaşırmış ev ahalisi Hanifenin abileri ablaları tutturmuş verelim kardeşimizi
diye.Eh ne de olsa bir ömür boyu zenginlik içinde yaşayacaklar köyde.Hanife
çok ağlamış kıyamamış babası ama ne etsin cümle akraba bu servet kaçmaz diye
gözünü boyamış babasının….ve sözlemişler Hanifeyi bir gece

Hanife ne aynalara bakabilmiş bir daha ne dolaşmış köy meydanında salına
salına.Ağlamış sızlamış ama ne fayda…

Düğün sabahı vardıklarında oğlağını kesmeye abileri işte o bıçağın
boğaza uzandığı an herkesin önünde atlamış bıçağın önüne ortalık kan gölüne
dönmüş.O an Hanife oracıkta can vermiş tüm köyü saran o bağırtılar arasında
kaçmış gitmiş Hanife’nin oğlağı…

O Hanife’nin elleriyle beslediği oğlak dağlarda yaşar olmuş kimse
dokunamamış ona bu olaydan sonra.Herkes korkmuş bu sonradan yaban olanla
çevresine kattığı dağ keçileriyle yaşar olmuş Aynalı…Evet Aynalı demiş ona
bizim buranın insanı dağa çıkanlara sorulur olmuş Aynalı…

Hanife’nin ve Aynalı’nın hikayesi dert olmuş anaların babaların yüreğine
çünkü ne zaman kız evlendirmeye kalksalar kızlar korkutmuş anaları
babaları…Verirseniz beni o adama atarım kendimi bıçağın önüne hele Ağa o
vakitten sonra kız isteyemez olmuş, babalar o Ağaya bizim oğlak Aynalı gibi
olmasın demişler…

Aynalı bir teke olmuş ama hep bir oğlak kadar çevik dolaşmış dağları ta
ki bir gün peşine düşen Ağayla karşılaşana kadar…Ağa namus meselesi yapmış
bu tekeyi öldürmeyi kendine niyeti öldürüp bırakmakmış köyün orta yerine
duydukça bunu köyün delikanlıları kahrolurlarmış ama ne çare ağa aldı mı
eline çifteyi ne yapsın Aynalı Teke

Ağa aylarca dağ tepe aramış Aynalı’yı bulmuş ve vurmuş sürüden
başkalarını ama hep kaçmış Aynalı

Ama bir gün gelmiş karşı karşıya gelmişler ağayla Aynalı, Ağa bastıkça
çiftedeki kurşunları Aynalı bir o taşa sekmiş bir bu taşa ve ağanın kurşunu
kalmayınca vurmuş boynuzlarını ağanın üstüne

İşte o gün Ağanın cesedini getirip atmışlar köy meydanına ormancılar ve
şöyle demişler bir sürü teke ölüsü vardı civarda ama Aynalı yine o dağın
başında tek başına dikilip duruyordu…

O günden beri Aynalı efsane olmuştur bizim buralarda etrafındaki
tekelerin periler olduğuna inanılır koruduğunu düşünürler Aynalıyı…Aynalı
hala yaşar görenler olur arada sırada bir tekenin kaç yıl ömrü var bilmem
ama Aynalı’nın hikayesini benim çocuklarımda bilecek torunlarımda ve çok
isterlerse görmeyi çıkarlarsa dağın başına görecekler Aynalıyı her daim…


Etiketler:
Eyl 15

Olay Muğla iline bağlı Milas’ın limanı Güllük’te bilinmeyen bir zamanda geçer.Yöre balıkçılığıyla ünlüdür.Hermiyas güzel,sevilen bir çocuktur.Sadece anası vardır.Güllük’ün çocukları denize oynamaya gideceklerdir.Hermiyas’ı da çağırırlar;anası önce izin vermez.Çocuklar baskı yapınca,ana,denize açılmamak koşuluyla izin verir.Olayın bundan sonrası şöyle gelişir:

Hermiyas,”olur ana!” deyip fırladı arkadaşların ardından.Az sonra Ege’nin tuzlu suları çocuk sesleriyle doldu.

Bir süre,uzun bir süre sesler kesildi kıyıda.Ege’nin hafif dalgalarının çıkardığı sesten başka birşey duyulmaz oldu.Derken,o şen,o canlı çocuk sesleriyle yeniden doldu kıyı.Ama aralarında Hermiyas yoktu.

Kara haber bir anda yayıldı Güllük’te.”Güllük’ün en güzel çocuğu Hermiyas’ı aldı Ege!” diye…

Bundan sonrasını şöyle anlatır eskiler:

Hermiyas’ın Ege’nin köpüklü dalgalarıarasında kaldığı duyulur duyulmaz,herkes deniz kıyısuna koşmuş.Güllük’ün en usta kayıkçıları,en usta balıkçıları ve en usta dalıcılarıaramışlar dalgalar arasında Hermiyas’ı.Aramışlar…Ama yok.Güllük’ün en güzel çocuğu Hermiyas yok.Anası dövünmüş,bağrına taşlar basmış.Deniz kıyısından ayrılmaz olmuş.”Dalgalar Hermiyas’ı deniz kıyısına atarda hiç değilse parmağının ucunu görürüm bir kez daha!”diye.Balıkçılar her sabah balığa çıkınca,Ege’nin dalgalarına bakar dururlarmış.”Belki Hermiyas’ı buluruz!” diye.Ağlarını suya attıkları zaman,yürekleri titrermiş.”Belki Hermiyas da balıklarla birlikte gelir!” diye.

Ama yok.Güllük’ün en güzel çocuğu Hermiyas yok!

Günler geçmiş aradan.

Günlerden bir gün ,bir balıkçı,kayığını çeker çekmez,koşmuş Güllük’ün içine.Bir yandan bağrıyormuş:”Gördüm!Gördüm!” diye.”Ne gördün?”demişler.Balıkçı:”Gördüm!Gördüm!” der dururmuş.Bir süre sonra kendine gelmiş.O zaman “Anlat.” demişler.”Hermiyas’ı gördüm.GÜllük’ün en güzel çocuğu Hermiyas’ı”.”Düş olmasın seninki?” demişler.Balıkçı:”Düş olur mu hiç?”demiş.”Gördüm diyorum size,şu gözlerimle gördüm.Bir yunus balığının sırtındaydı”.”Attın işte.Balık taşır mı insanı sırtında?”.”Yalanım varsa,Ege beni de alsın.”diye devam etmiş balıkçı.”O, koca bir yunus balığının sırtındaydı.Bir eliyle tutunmuştu ona,bir eliyle de selam verdi.Balık dalıp çıktıkça sulara,o da dalıp çıkıyordu.Ak köpükler çıkarıyordu balık.Hermiyas,o ak köpükler içinde kalıyordu.”Bunları anlatmış balıkçı ama kimse inanmamış.

“Peki,niye kurtarmadın onu?Niye alıp gelmedin?” demişler.Balıkçı:”Şunlara bak.” demiş.”Nasıl alıp gelirdim?Mutlu görünüyordu Hermiyas.Üstelik de ben yaklaşmaya kalmadan dalıyordu yunus.Ege’nin ak köpüklerini bilmez misiniz?”

Güllüklüler,balıkçıya inanmamışlar ya,içlerine bir kuşku düşmüş.”Kim bilir,belki anlattıkları doğrudur!”diye…O günden sonra “Ege’ye açılanlar,hep,o yunus balığını,balığın sırtındaki çocuğu arar olmuşlar.Ak köpüklü bir dalga gördüler mi yürekleri ağızlarına gelirmiş.”Belki de Hermiyas’tır bu” diye…

Aradan yine geçmiş günler…Bir sabah,daha gün doğmadan,yine bir haber yayılmış Güllük’e,”Hermiyas bulunmuş” diye.”Bulunmuş…ama…”diyorlarmış da, gerisini söylemiyolarmış.Bunu duyan Güllüklüler koşmuşlar kıyıya.

Bir de bakmışlar ki ne görsünler?Güllük’ün en güzel çocuğu Hermiyas,kumlarda yatar sessiz soluksuz.Ve bir de balık, o da yatar oracıkta.Anlamışlar ki balıkçının anlattığı balık bu.

İçlerinden yaşlı biri,”Güllüklüler,beni iyi dinleyin!Şu gördüğünüz olay üzerine düşünün biraz.Dostluk işte budur’”Onun bu söylediklerinden birşey anlamamışlar.”Hele anlat.” demişler,”Ne demek istiyorsun?”

Bunun üzerine yaşlı adam demiş ki:”Hermiyas’la bu yunus balığının dostluğunu görüyor musunuz?Denize bırakmamış onu,getirip kıyıya bırakmış.”"Ama o da ölmüş?” demişler.Yaşlı adam:”Öyle,o da ölü!Dostunu kıyıya çıkarmış,ama kendi de dayanamamış buna,birlikte olmak dilemiş”

Bunun üzerine işi anlayan Güllüklüler,aralarında para toplamışlar,yunus balığı ile Hermiyas’ın yontusunu yaptırmışlar,getirip jimnazyumun bahçesine dikmişler.”Dostluğun simgesi olsun” diye.

Derler ki:”Şimdi Efes Müzesi’ndeki yunus balığı sırtındaki çocuk yontusu,işte bu yontudur.”


Etiketler:
Eyl 15

Caminin kapıları büyük bir gürültüyle kapandığında dizleri üstüne çökmüştü bile. Buzlu camlardan içeri süzülen ay ışığı tanrıya açtığı kollarını aydınlatıyordu bir tek. Gözyaşlarının tuzu göğsündeki yarayı acıtıyordu ama tek hissettiği; mutluluktu. Mutluydu ama umutsuzdu da. Sabah daha güneş doğmadan atmıştı kendini Allah’ın evine. Yalın ayak ve susuzluktan kuruyan dudakları mırıldanarak…

«Affet Allah’ım… affet»

Hala gözleri kubbenin oyuğunda karanlığa bakıyordu. Gözyaşları birikti göz çukurlarında. Başını usulca öne eğdi. Ölüme yürüyen bir kulun bakışlarını gösterdi dört bir yana. Yumruklarını sıktı. Kollarını iki yana açmış bekliyordu ölümü. Ölüm meleğini.

«Gel… Yalvarırım… Sana geldim. İşte uzandım kollarına… Ruhumu götürmene geldim…»

Ay ışığı karanlıkla örtülmeye başladı. Ağır ağır soluyan bir nefes hissetmeye başladı ensesinde. Tedirgin yüreğine içinden haykırıyordu

«Korkmuyorum…»

«Korkuyorsun!!!»

«Korkmuyorum… Günahlarım revan etti yüreğimi Allah’ım. Bir gün yüzü daha görmek hak değil bana.»

Arkasına dönme cesareti yoktu bedeninde. Bir demet ışık süzmesi vardı sanki kubbenin içinde. Mıhladığı gözlerini kırpamıyordu.

«Korkuyorsun. Ey ademoğlu sen eğmezdin başını unuttun mu? İnanmazdın beni ve seni yaratana. Şimdi, ne edersin bu halde?»

«Bir sözüm yok hiçbirine. Ama, dermansız her bir günüme merhamet ey melek.»

Dışarıda hava yazdı ama soğumaya başladı dört duvarın içi. Sonra ıslıkla esmeye başladı rüzgar.

«Ademoğlu bilir misin ölüm diye bildiğiniz, doğmaktır gerçek hayata? Senin canını almak iyiliktir sana.»

«Hayır, merhamet. Yıllar yılı cellatlık ettim tüm kullarına.»

«Ben de bir kulum, unutma!»

«Sen kulluğumun sahibisin yaratandan ötürü. Bir hançer getirdim yeleğimde. Eğer sen almazsan, ben alırım bu canı. Tek dermanım bu kaldı kendime»

«Sen aldığını sanırsın, verirsin bana. Hep istersiniz ekmeden buğdayı, başağı vermesini. Şimdi de günahla kavrulan yüreğinle âhireti mi istersin? Ömründe aldığın canları düşünmedin mi? Kendini ölüm meleği sandın. Cehennem bile soğuk gelir affına»

Gittikçe artan rüzgar sarsıyordu bedenini. Tel tel saçları, kucağına düşmeye başladı.

«Hep bir yolda yürüdüm, nereye varacağımı bilmeden. Firavun oldum düşünmeden ölümü… Kafir… (ağlamaya başlar) Kafir oldum affına sığındım, geldim kapına… Al bu canı at ateşine ama bana bırakma. Kor demirden ceketler giydir, erisin derim çekeyim cezamı.»

Sözünü keser.

«Suss!»

Sessiz bir bekleyiş vardır. Kucağına yığılan saçları yavaşça yükselir önünde. Üç beş metre karşısında bir pencere oluştururlar. Kalbinin sesini kulaklarında duymaya başlarken çığlıklar gelir dört bir yandan. Yüzünü aydınlatan alevlere bakakalır.

«Ne o? Şaşırdın mı ademoğluuu? Al hançeri ver canını. Götüreceğim yerle tanıştın artık»

Tek bir kelime bile çıkmadı kursağından. Düşündü. Dünya neresiydi? Ve ölümden ötesi? Ağlamaktan titreyen yüzünü yakıyordu sıcağı. Her bir ruh iskeletiyle köz oluyordu uçsuz bucaksız kazanda. Gözleri yoktu. Birbirlerine sarılıp Allah’ın adını haykırıyorlardı. Birden tutuştu saçlar ve yok oldular.

Karanlıkta bir ay ışığı kalmıştı, bir de Azrail.

Yaşlı adamsa çoktan hançerlemişti göğsünü.

Sabah namazında camiye gelenler bir tek hançerini buldular yerde, bir de ağarmış saçlarını.


Etiketler:
Eyl 15

Hikaye’nin Adı
:

Kumdan Ev Satılık

Yazar Hakkında Bilgi
:

Ömer Faruk Yılmaz

Hikaye Yazıcı Versiyonu

Görüntülenme Sayısı
: 422 kez

Eklenme Tarihi

:
20 Mayıs 2006 Cumartesi

Ortalama Puan
: % 54,29

Toplam Oy veren

:
7 Kişi oy vermiştir.

O GECE KUMDAN ÇOK HOŞ BİR EV YAPTI ŞEH ABDUL KADİR GEYLANİ Hz. ENTERASAN AMA HOŞ BİR RÜYAYDI VE RÜYASINDA BU EVİ İKİ EŞİNDEN BİRİNE SATMASI BUYRULDU ŞEH SABAH UYANDIGINDA İLK GÖZÜNÜN AGRISI HELALİ EŞİNE DEDİ Kİ

DÜN GECE RÜYAMDA KUMDAN BİR EV YAPTIM HOŞ OLDU BUNU SATMAM GEREKLİ 55 AKÇE ALIRMISIN ?

DEDİ;EŞİ BİRAZ CİDDİYE ALMAZ VAZİYETTE SAGOL ALLAH RAZI OLSUN DEDİ ALMADI.ŞEH BU DEFA BU TEKLİFİ İKİNCİ EŞİNE YAPTI İKİNCİ EŞİ HİÇ DÜŞÜNMEDEN TEKLİFİ KABUL ETTİ VE ŞEH ABDULKADİR GEYLANİ Hz ÇIKARIP 55 AKÇEYİ VERDİ ŞEH SORDUGUNDA İSE SENİ SEVDİĞİM VE KIRMAK İSTEMEDİM İÇİN ALDIM DEDİ AÇIK SÖZLÜLÜKLE.

ERTESİ GÜN GECE KUMDAN EVİ SATIN ALMAYAN EŞ ONUN ASLINDA BİR EV OLMADIGINI ŞEHİN CENNETİN EN GÜZEL YERİNDE BİR SARAY YAPTIRDIGINI VE SATTIGINI GÖRDÜ.SABAH UYANDIGINDA İŞ İŞTEN GEÇMİŞTİ O KÖŞK ŞEHE SAYGIDA KUSUR ETMEYEN EŞİNDİ O DÜN 55 AKÇE VERDİ

NOT(HOŞ BİR ANEKTOT PAYLAŞMAK İSTEDİM) BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ ADLI ESERDEN YAZAN BUHARİ

ŞEH ABDULKADİR GEYLANİ YATALAK ANNESİNİN SON İSTEĞİNİ SORDUGUNDA ANNESİ HACCA GİTMEK İSTEMİŞ AMA KOŞULAR UYGUN OLMADIGI İÇİN SIRTINDA GÖTÜRMÜŞ O KADAR YOLU…!!!!


Etiketler:
Eyl 15

Bir defasında “kim kimden daha güçlü?” diye sinek, sivrisinek ve karınca tartıştılar. Her biri kendisinin daha güçlü olduğunu söyledi, ama herkes güçsüzlüğü kabul etmedi. Kendi aralarında kimin daha güçlü olduğuna karar veremedikleri için deveyle savaşmaya karar verdiler. Anlaşmalarına göre herkes tek tek deveyle savaşacak ve deveyi kim mağlup ederse en güçlü o kabul edilecek. Önce sivrisinek saldırdı deveye, ama deve kuyruğuyla çarpınca sivrisinek yere düştü ve öldü.

Sinekle karınca sevinçlerinden uçuyorlardı artık. Rakiplerinden biri yenilmişti. Artık şansları artmıştı. İkinci olarak sinek harekete geçti ve devenin karnına yapıştı. Deve, duvara karnını sürterek kaşındı. Sinek de böylece oldu.

Kala kala geriye karınca kaldı. Karınca da deve yatınca devenin kulağına girdi, gezmeye başladı. Deve başını sağa sola salladı, ayaklarını yere vurdu, bağırdı çağırdı; ama bir turlu karıncanın elinden kurtulamadı.

Böylece karınca en güçlü kendi oldu?unu ispatladı!

İşte karınca böyle bir kahramandır; koskocaman deveyi yendi!

Fakat bir şey kotu ki onun kahramanlığını, gücünü ne sivrisinek ne sinek ne de deve görebildi.


Etiketler:
Eyl 15

Bir varmış bir yokmuş, bir Fare Bey varmış ve yalnız yaşıyormuş. Nerde çalgı orda kalgı misali hiç durmadan eğlencelere, düğünlere gider gününü gün edermiş. Günleri hep böyle eğlencelerde geçermiş. Onun bir gün aklına evlilik düşmüş. Artık gözüne uyku girmez olmuş. Bir gün kırlara gezmeye çıkmış. Kırda bir kara böceğe rast gelmiş. Dervişin fikri neyse zikri de olurmuş ya Fare birden bire :

- Benimle evlenir misin? deyivermiş kara böceğe.

Kara böcek de:

- Ben senin hanımın olsam kızdığın zaman beni neyle döversin? demiş.

Fare:

- Kuyruğumu yağa batırıp sürme gibi gözlerine sürerim. Bu soruyu niçin soruyorsun?

Kara böcek:

- Daha önceden beni tilki istedi. Aynı soruyu ona da sordum. Ama o: “Ayağımın altına alıp ezerim.” dedi. Ben de onun evlilik teklifini kabul etmedim. Senin davranışın daha çok hoşuma gitti. Seninle evlenmeyi kabul ediyorum.

Kara böcekle fare evlenmişler. Fare kara böceğe evlendikten sonra Tıh Tıh Hanım adını vermiş. Tıh Tıh Hanım’la fare güle oynaya geçinip gidiyorlarmış. Hiçbir problemleri de yokmuş. Bir gün han sarayında bir ziyafet veriliyormuş. Fare hanımına:

- Ben gidip han sarayındaki ziyafetten bize düşen payı alıp geleceğim. Sen sakın dışarı çıkma, kapıyı yabancıya açma! demiş ve çıkıp gitmiş. Tıh tıh Hanım evde yalnız kalmış. Öte beklemiş beri beklemiş, kocası gelmemiş. Artık sıkılmış iyice kocasının sözlerini unutup çıkmış dışarıya. Çıkmış çıkmasına da biraz gittikten derin bir çukura düşmüş. Uğraşmış uğraşmış çıkamamış çukurdan. Sonra nal sesleri duymuş. Yoldan atlılar geçiyormuş. Atlar yaklaştığı zaman Tıh Tıh Hanım atlılardan yardım istemek için bağırmış.Atlılar Tıh Tıh Hanımın yanına yaklaşmışlar. Meğer onlar da şahın sarayındaki ziyafete gidiyorlarmış.

Tıh Tıh Hanım onlara:

- Ay atlılar, atlılar

Han evinde beyim var.

Ona varıp söyleyin:

Suya düşmüş senin kadın.

Altın merdiven getirsin

Beni burdan kurtarsın.

Atlılar az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, bir iğne boyu yol almışlar. Hanın sarayına varmışlar. Fareyi aramışlar taramışlar, sonunda torbasına pilav doldururken görmüşler. Hemen yaklaşıp:

- “Tıh tıh Hanım çukurda,

Ne durursun sen burda.

Bize dedi han sarayına gidin

Fare beye haber edin

Alsın gelsin bir merdiven

Kurtulayım burdan ben, dedi.” demişler. Fare de hiç vakit kaybetmeden han sarayından bir altın merdiven alıp evin yolunu tutmuş. Varmış bakmış hanımı çukurda. Biraz kızmış ona ama yine de öfkesini belli etmemiş, onu çukurdan çıkarmış. Sonra:

- Tih Tih Hanım Tih Tih Hanım

Neden bakmadın lafıma benim

Nasıl kurtulacaktın gelmeseydim? demiş ve hanımını kurtarmış.

Tıh Hanım o günden sonra kocasından izinsiz hiç bir adım bile atmamış.

Bir musibet bin nasihattan iyidir derler ya çocuklar, bu olayda Tıh Tıhın aklı başına gelmiş.


Etiketler:
Eyl 15

Kainatın yaratılmasından sonra yeryüzünde kabiliyetler dağıtılıyormuş. İnsanlar akıl uygun görülmüş ve insanlara dağıtılmaya başlanmış. Fakat akıldan her insan nasibini aldıktan sonra birazı da artmış. Bunu duyan hayvanlar bir meydana toplanmışlar. Çoğu gidip azı kalan akıldan azar azar almışlar; ama aralarında kavga başlamış. Hiçbiri akıl nimetinden faydalanamamış. Sonra bakmışlar yerde başka kabiliyetler de var… Hepsi kendince güzel olan kabiliyetleri almış. Tavuk kanat almış, ama uçma kabiliyetini almayı unutmuş; aslan güçlü ayaklar almış, fakat düşünme kabiliyetini almayı unutmuş, ama sonuçta her hayvan bir kabiliyet almış, yerde en son kurnazlık kalmış.

Kuşlar, kurtlar kendi aralarında kavga ederlerken insan gelmiş, kurnazlığı alıp gitmiş. Tilki insanın ne aldığını merak etmiş, bakmış görmüş ki insanın aldığı kurnazlık… Kurnazlıktan koku kalmış yalnız tilkiye… Kurnazlığın kokusunu da tilki almış.

Kabiliyetlerden kendi paylarına düşenleri alan hayvanla dağılmışlar, balık denize dalmış, birdenbire kurnazlığı hatırlamış, sudan başını çıkarıp bağırmış:

- Ey kuşlar kurnazlığı kim aldı:

- İnsan aldı! diye cevap vermiş kuşlar balığa.

Yine daldırmış başını suya, yüzmeye devam etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, unutmuş kurnazlığın kimde olduğunu. Sudan çıkarmış yine başını bakmış deniz kenarında hayvanlar topluluğu… Sormuş:

- Ey hayvanlar kurnazlığı kim aldı?

- Kim olacak, insan aldı. demiş hayvanlardan birisi.

Balık da bu cevaba karşılık:

- Çok iyi, çok güzel! Şimdi ne siz bizi ne de biz sizi kıskanacağız!!!

Tilki balığın sözlerine içerledi. Yapmacıktan güldü ve:

- Bunun neresi iyi? İnsanoğlu ne sizi suda, ne de bizi karada rahat bırakacak!

Balık ve diğer hayvanlar bu sözler karşısında donakalmış. Duyduk ki o günlerde balığın suda konuştuğu, hayvanların düşmanlıkları unutup buluştuğu o sahile insanoğlu uğramış ve sudan balığı karadan diğer hayvanları yakalamış, ama tilki o gün insandan kurtulmasını başarmış. O gün bu gündür tilki hep hayvanlar içinde en kurnaz olarak bilinir.


Etiketler:
Eyl 15

Uzaklarda bir yerde bir baba ile bir oğul yaşıyormuş. Onlar çok fakirlermiş. Evlerinde çok bir şey yokmuş ve çoğu gece aç yatarlarmış, ama baba hiç bir zaman ah uh etmezmiş. Bir akşam çocuk babasına:

- Baba beni neden satmıyorsun? demiş. Çocuğun babası bu sözler karşısında donakalmış.

- Seni kim alır ki! Sen küçük ve hiç bir şey bilmiyorsun!

- Fakat beni alırlar, ben dünyada üç önemli şeyi biliyorum: atı biliyorum, taşı biliyorum, insanı biliyorum.

Babası gülmüş. Çocuğun söylediklerine inanmamış. Ama çocuk durmadan ısrar ediyormuş.

Babasının da kendisinin de ömür boyu böyle sıkıntı ve ızdırap çekmesini istemiyormuş.

Babası çocuğun bu masumane ısrarına dayanamadı, onu şehre götürüp satmaya karar verdi. O sabah erkenden kalktılar. Çocuk en güzel giysilerini giyindi. Şehre gittiler. Şehrin en kalabalık yerine vardılar, herkes orada alış veriş yapıyordu. Köleler, alınıp satılıyordu. Baba körpe oğlunu dizlerinin dibine oturttu; fakat kimse onların yüzüne bile bakmıyordu. O gün akşama doğru bir kişi gelip sordu:

- Bu çocuğu pazara niye getirdin? Bu hiç bir şey yapamaz ki…

- Ama o dünyada üç şeyi çok iyi bilir: atı, insanı ve taşı, dedi çocuğun babası.

- Bu üç bilginin fiyatı kaçaymış? dedi adam.

Çocuğun babası:

- Sen kıymet biç! dedi.

Adam çocuğun babasına biraz altın verdi ve oğlanı alıp evine götürdü. Evde oğlana altından kalkamayacağı işler yüklediler, köpeklerin bile yerken iğreneceği yemekleri koydular önüne, yine de satılmasından dolayı pişmanlık duymadı. Hep: “Olsun, hiç olmazsa bana karşılık aldığı parayla babam bari rahat yaşıyordur. Açlıktan yoksulluktan kıvranmıyordur.” diyordu. Satın alan adam ise yoğun işlerinden dolayı çocukla hiç ilgilenmiyordu.

Bir gün adam kendine bir at almayı düşünüyordu, ancak atın iyiliği ya da kötülüğü hakkında hiçbir bilgiye sahip değildi. Bir anda çocuğu alırken söylenilenleri hatırladı. “Çocuk at hakkında bir çok bilgiye sahipti.”

Oğlanla adam, at pazarına gittiler. Fakat adamın gözünün kestirdiği her atta çocuk mutlaka bir kusur buluyordu. Sonunda herkesin övdüğü fakat fiyatlı bir atın önünde durdular. Adam:

- Evveet, bu atın hiçbir kötülüğünü söyleyemezsin! dedi çocuğa, ama çocuk bu at hakkında da:

- Bu at gerçekten de iyi, fakat bir kötü yönü var ki senin ölümüne sebep olacak! dedi. Adam, tebessüm etti ve sonra:

- Bin yıl yaşamayacağım ya, bizim için biçilen ömür ne kadarsa onu yaşayacağız. O süreyi uzatıp ya da kısaltmak bizim elimizde değil. Sebepsiz ölüm olmaz; benim ölümüme de at sebep oluversin ne çıkar! dedi ve atı söylenilen fiyata aldı. Kendi ölümünü istemediğinden dolayı çocuktan adam, çok memnun kaldı. Eve geldiklerinde ev halkına bundan sonra çocuğa iyi yemeklerden verilmesini tembihledi. Çocuğun sevinci bir kat daha arttı. İçinden: “Artık babam gibi ben de rahat yaşayacağım.” dedi. Babasına karşı evlatlık vazifesini yapma huzur ve mutluluğu adama daha da çok yaklaştırıyordu onu.

***

Bir gün evin güzel kızı parmağından yüzüğünü çıkarırken düşürdü ve yüzüğünün taşı kayboldu. Kız taş almak için pazara gitmeye hazırlanırken adam, oğlanı çağırdı ve kızıyla pazara gidip yüzüğe taş almakta yardımcı olmasını söyledi. Oğlan söylenilenleri yerine getirmek için kızla pazara gitti. Sarraf sarraf dolaştılar, kızın güzelliğine layık güzel ve kıymetli bir taş aradılar, fakat oğlan her taşta mutlaka bir kusur buluyordu. Sonunda göz kamaştırıcı, güzel mi güzel bir taş buldular; ancak oğlan:

- Dış görünüşüne aldanıp da sakın o taşı almayın! Dışı güzel olup da içi kötülüklerle dolu olan insanlar gibi o taşın da içinde senin başına ileride büyük bir musibet getirecek bir kurt var.

Kuyumcu, bu sözlere kızdı:

-Taşın içinde kurt mu olurmuş! Sen delisin! dedi.

Oğlan taşı alıp yere attı. Taş kırıldı, içinden gerçekten kurt çıktı.

***

Eve geldikleri vakit kız olup bitenleri bir bir babasına anlattı. Babası da oğlana artık her zaman daha iyi ve çok yiyecek, içecek verileceğini, çok iyi davranılacağını müjdeledi.

Küçük oğlan da kendi kendine:”İyilik yap, denize at, balık yesin! Balık bilmezse Halık bilir. Yüreğinde hep iyilik taşıyanlar mutlaka karşılığını görürler.” dedi. Sonra:”Bana verilecek olan bu yiyecek ve içecekler, artık başkalarıyla paylaşmama da yetecek.”

***

Herkes oğlan hakkında konuşuyor, yaşına rağmen bilgisinin büyüklüğünden, kabiliyetinden, yardımseverliğinden bahsediyordu. Adamsa böyle herkes tarafından övülen bir köleye sahip olduğu için adeta göklerde uçuyordu. Bir gün hem iltifat etmek hem de üçüncü bilgisinde ne kadar isabetli olduğunu öğrenmek maksadıyla küçük oğlanı yanına çağırıp:

- Bak bu memlekette herkes seni konuşuyor. Senin aklını, bilgini, kabiliyetini… Seninle ne kadar gururlansam azdır. Tebrik ederim seni, ancak baban seni satarken insanı da çok iyi bildiğini söylemişti. Söyle bakalım ben kimim?

Çocuk kızardı, bozardı, söylemek istemedi. Adam ısrar etti. Sonunda çocuk:

- Sen, kötü niyetli birisi değilsin ve bu ülkeleri yöneten bir padişahsın, -bu da bir ayıp değil ama, senin baban bir köleydi!

Adam son sözler karşısında hiddetlendi, kızdı.

- Bir padişah nasıl bir kölenin oğlu olabilirmiş sana öğreteceğim! Bu hakaretinin hesabını ağır ödeyeceksin! dedi ve askerlerini çağırıp onu zindana atmalarını emretti. Askerler emri yerine getirdiler, fakat hanın öfkesi geçince oğlana verdiği cezadan dolayı vicdan azabı duymaya başladı. Bir kaç gün sonra annesinin yanına gitti ve babasının kim olduğunu sordu. Annesi de:

- Evet oğlum, sen bir padişahsın, emrinde bir çok insan var; bu nasıl gün Işık

gibi açık ve doğruysa baban da alınıp satılan bir köleydi! Sen bir kölenin oğlusun!

Han sevineceğini, üzüleceğini bilemedi. Bu gerçeği öğrenmemiş olsaydı bir masum çocuk zindanda çürüyüp gidecekti, öğrendi dünyalık şerefi ayaklar altına düşüyordu, bu ayıbı omzunda bir ömür boyu taşıyacaktı artık. Dalıp gitmişti bu düşünceler içinde. “Sen kölenin oğlusun!” hep bu söz yankılanıyordu kulağında.

- Sen de neticede bir köle değil misin? sözleriyle daldığı hayal uykusundan uyandı.

- Sen de halkının kölesisin, hakkıyla hizmet ediyorsan; yok halka hizmet etmiyor ve kendin için çalışıyorsan o zaman da nefsinin… Kim vardır ki dünyada köle olmayan. Mühim olan köleliği şereflendirmek. Baban seni insanlığa hizmet eden bir insan olarak görmek istiyordu. Evet, kendisi alınıp satılan bir köleydi.

Oğlanın söyledikleri tamı tamına doğruydu. Cahilliğine yenilmişti. Bilgi konuşunca cehalet hiddetlenmişti.

O dağlar ülkesinin ulu padişahı, boynunu büktü, annesinden izin isteyip ayrıldı.

İçi kan ağlıyordu. Bilmeden, çocuğa yaptığı bu haksızlık için.

Bir emir çıkararak fakirin oğlunun zindandan alınarak yanına getirilmesini istedi. Gelince oğlanı güzelce giyindirip kuşandırdı ve vezir yaptı. Oğlan çocuk denecek yaşta vezir oldu ve padişahla birlikte ülkeyi uzun yıllar adaletle yönettiler. Padişahın güzel kızı da genç vezire aşık olunca kız ile vezirin evlendirilmesine karar verildi. Düğün hazırlıkları yapıldı. Dillere destan bir düğünle vezir ile kız evlendiler. Düğün sonrasında kızın babası yıllar önce damadıyla birlikte aldıkları ata binerek sevinç gösterisi yaparken at birden bire dengesini kaybedince yıkıldı ve han öldü.

Böylece fakirinin oğlunun söyledikleri gerçekleşti; satılan oğlan ülkeye padişah oldu.


Etiketler:
Eyl 15

Uzun uzun yıllar evveldi….
Uzak sahillerin, nemi yaprağı üzerinde, yemyeşil ormanlarında
güzeller güzeli bir kız yaşarmış…….
Adı yokmuş..
Bir isme de, ihtiyacı yokmuş zaten.
Duyamaz ve konuşamazmış, O……
Tüm gün topladığı deniz kabuklarıyla uğraşırmış sadece…..
Her sabah uyandığında,
“acaba bugün, hangi deniz kabukları bulma şansına sahibim” diye merak duyarmış…..
Kime sorsanız, tüm deniz kabuklarının birbirine benzediği o uzun sahillerde, o aylardır yıllardır hep mutlu ve
her günü ayrı bir umut ve güzellik içinde, heyecanla yaşamaktaymış…..
Çünkü O
zamanın,
sevenler için sonsuz olduğuna inanırmış……
Çünkü O,
zamanın,
sevinenler için kısa
üzülenler için çok uzun,
korkanlar için çok hızlı ,
bekleyenler içinse çok yavaş olduğunu, bilirmiş……
O, sonsuzu seçen, seven , ama çok seven bir yüreğe sahipmiş……
Topladığı ve dokunduğu her deniz kabuğu ile, yüreğine bir parça daha sevgi biriktirmekteymiş……
O, deniz kabuklarında, kulaklarıyla duyamadığı, bilinmez nice sesleri dinlemekteymiş aslında……
Yüreğinin kumsalları ve suları, ona hiç gitmediği, hiç görmediği kıyıların, nice hikayelerini anlatır durularmış……
Dünya, onun yüreğinde atarmış…
Dünya, onun yüreğinde ses verirmiş evrene……
O, dünyayı yüreğinden işitir, bilir ve yaşarmış……

Bazen işittiklerimiz, yeter sanırız…bildiklerimiz gerçek sanırız…….
Ve bunlar mutlu etmez bizi…..
Çünkü mutluluk;
duyamadıklarımızda, gidemediklerimizde,
fark edemediklerimizdedir….
Oysa, görebildiklerimizden, daha fazlasıdır gerçekler……..
Günlük döngüler içinde, Sevdiklerimizle ve kendimizle paylaşabileceğimiz şeylerden uzak kalarak yaşıyoruz hayatlarımızı maalesef…..
Hayat bu olmamalı.. Işler hiç bir zaman durulmayacaktır ki, hep yoğun, hep çok olacaktır……
Ama sular bile durulur.
Durulur ve durulanır o zaman su; sedeflenir, sakinliğin, dinginliğin tatlı huzuru , derinliği aks olur kumsallarda…..
Bu hayattır işte.. Hayat oradadır…
Dinlerken, beklerken, izlerken, durulanırken..
Hayat orada yaşanır gerçel anlamda..
Oysa bizler mekanik ve elektronik bir dünyaya hapis vaziyette şuursuz yaşıyoruz, “hayat, bu” diye…..
Yaşamımızı, hayata ve kendimize endeksleyebilmeliyiz…
Ggerçekle, doğru arasındaki farkı görebilmeliyiz……
Hepimiz ….
Gerçekten mutlu olmak,
sadece yüreğin işidir…
Yüreklerimize fırsat vermeliyiz…..
Her yeni güne başlarken,
hangi deniz kabuğuna dokunarak,
bilinmedik hangi yaşama katılacağımız şansına gülümseyerek,
umutla uyanmalıyız……
Var olmanın güzelliği bu olsa gerek…
Acaba, bugüne kadar,
yüreğinizde kaç deniz kabuğu biriktirmişsinizdir ?
Sen…,
bugün hangi deniz kabuğunu dinledin,
ve bugün kaç deniz kabuğu topladın?
Insanın yüreği, belki de, deniz kabuklarından örülü olmalı.
Her yürek, bir kumsal olmalı belki de……
Kumsal gibi sonsuz olmalı…..
Kum tanelerinin kristallerinde, nice deniz çiçekleri, sedefleri açtırmalı her gün için..
Ve, her mevsimde ebruli olmalı o kumsal,
her koşulda kumsalda olmalı varlığımız.
Mesela, yazı, kumsal mevsimi biliriz sadece. Fakat, kışın da, oradayızdır.. Insanlar nedense, kumsalları, sadece yazın fark ederler……
Ne talihsizlik.!
Tıpkı, yüreklerimizi de, aynı talihsizliklerle fark edemediğimiz gibi
Belki de, maviyi görmek değildir önemli olan..
Belki, bakışlarımız gökyüzüne yöneldiğinde,
Önce, uçurtmayı görebilmeli gözlerimiz..
Önce uçurtmayı görebilirsek, mavileri de yakalarız zaten……
Uçurtma, mavidedir nihayetinde….
Eğer her gün, yeni bir var olma çiçeği açıyorsa gözlerimizde ve
Yüreğimizin ebruli kumsallarından, yepyeni deniz kabukları, sedefler toplayabiliyorsak,
Yokluk yok demektir, değil mi?

VE, her sabah ya da akşam üstleri,
Sulanmalı mutlak o var oluş çiçeklerimiz…….
Güne ya da akşama başlarken
Yürek su ister……Çiy ister… Şebnem ister……
Insanın en yalnız olduğu zaman dilimlerdir, sabahın eri ve akşamüstleri…….
Insanın en çok kendi olduğu, kendinde ve kendiyle olduğu vakitlerdir onlar.
Doğrularımızdan, gerçeğe yönelik yolculuğun başladığı vakitlerdir.
Sonsuza uzanan, uzanması gereken yürekler yollarını çiçeklendirme ve deniz kabuklarını sevgilendirme vakitleridir.
Doğrularınıza sahip çıkın. Kendinizi yakalayın.
Sonsuzluğu, kendinizden esirgemeyin.
Bakın, dinleyin, dokunun, deniz kabuklarının size söyleyecekleri var..
Yüreğinizin, ebruli kumsalından ayrılmayın.


Etiketler:
Eyl 15

Bir defasında “kim kimden daha güçlü?” diye sinek, sivrisinek ve karınca tartıştılar. Her biri kendisinin daha güçlü olduğunu söyledi, ama herkes güçsüzlüğü kabul etmedi. Kendi aralarında kimin daha güçlü olduğuna karar veremedikleri için deveyle savaşmaya karar verdiler. Anlaşmalarına göre herkes tek tek deveyle savaşacak ve deveyi kim mağlup ederse en güçlü o kabul edilecek. Önce sivrisinek saldırdı deveye, ama deve kuyruğuyla çarpınca sivrisinek yere düştü ve öldü.

Sinekle karınca sevinçlerinden uçuyorlardı artık. Rakiplerinden biri yenilmişti. Artık şansları artmıştı. İkinci olarak sinek harekete geçti ve devenin karnına yapıştı. Deve, duvara karnını sürterek kaşındı. Sinek de böylece oldu.

Kala kala geriye karınca kaldı. Karınca da deve yatınca devenin kulağına girdi, gezmeye başladı. Deve başını sağa sola salladı, ayaklarını yere vurdu, bağırdı çağırdı; ama bir turlu karıncanın elinden kurtulamadı.

Böylece karınca en güçlü kendi oldu?unu ispatladı!

İşte karınca böyle bir kahramandır; koskocaman deveyi yendi!

Fakat bir şey kotu ki onun kahramanlığını, gücünü ne sivrisinek ne sinek ne de deve görebildi.


Etiketler: