Kas 30

Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip
utangaç bir tavırla rektör’ün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından
fırlayarak önlerini kesti… Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların
Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?

Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı..
Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu..
Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; “Bekleriz” diye mırıldandı…
Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan
masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi.. Sonunda sekreter,
dayanamayarak yerinden kalktı. “Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa
gidecekleri yok” diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu..

Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini
bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.
Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu?
Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard’da okuyan oğullarını bir yıl önce
bir kazada kabetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun
anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.

Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. “Madam”
dedi, sert bir sesle, “Biz Harvard’da okuyan ve sonra ölen herkes için
bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner…”

“Hayır, hayır” diyerek haykırdı yaşlı kadın.. “Anıt değil… Belki, Harvard’a
bir bina yaptırabiliriz”. Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar
fırlatarak, “Bina mı?” diyerek tekrarladı, “Siz bir binanın kaça mal olduğunu
biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan
fazlasına çıktı…”

Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan
kurtulabilirdi.. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: “Üniversite
inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin
kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?”

Rektör’ün yüzü karmakarışıktı.. Yaşlı adam başıyla onayladı.
Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California’ya,
Palo Alto’ya geldiler. Ve Harvard’ın artık umursamadığı oğulları için
onun adını ebediyyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

Amerika’nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD’u.


Etiketler: , ,
Kas 30

ANNELERİ UNUTMAYIN

1 yaşınızdayken sizi elleriyle besledi ve yıkadı
Bütün gece ağlayıp onu uyutmayarak teşekkür ettiniz

2 yaşınızdayken size yürümeyi öğretti
Size seslendiğinde odadan kaçarak teşekkür ettiniz

3 yaşınızdayken size özenle yemekler hazırladı
Tabağınızı masanın altına dökerek teşekkür ettiniz

4 yaşınızdayken elinize rengarenk kalemler tutuşturdu
Evin bütün duvarlarına resim yaparak teşekkür ettiniz

5 yaşınızdayken sizi cici kıyafetlerle süsledi
Gördüğünüz ilk çamur birikintisine atlayarak teşekkür ettiniz

6 yaşınızdayken okula kadar sizinle yürüdü
Sokaklarda “GİTMİYCEEEEEEEM”diye ağlayarak teşekkür ettiniz

7 yaşınızdayken size bir top hediye etti
Komşunun camını kırarak teşekkür ettiniz

9 yaşınızdayken size piyano öğretmeni buldu
Notaları bir gün bile çalışmayarak teşekkür ettiniz

10 yaşınızdayken doğumgünü partilerinden dans derslerine kadar her yere
sizi arabayla götürdü
Arabadan fırlayıp giderken arkanıza bile bakmayarak teşekkür ettiniz

11 yaşınızdayken sizi arkadaşınızla sinemaya götürdü
“Sen bizimle oturma” diyerek teşekkür ettiniz

12 yaşınızdayken zararlı TV programlarını seyretmenizi istemedi
O evde değilken hepsini izleyerek teşekkür ettiniz

15 yaşınızdayken sizi yurtdışında yaz kampına gönderdi
Tek satır mektup yazmayarak teşekkür ettiniz

17 yaşınızdayken erkek arkadaşınızla partiye gitmenize izin verdi
Bir telefon bile etmeden sabaha karşı eve dönerek teşekkür ettiniz.

19 yaşınızdayken okul masraflarınızı karşıladı, sizi arabayla kampüse
götürdü ve eşyalarınızı taşıdı
Arkadaşlarınız alay etmesin diye kampüs kapısında vedalaşarak teşekkür
ettiniz

21 yaşınızdayken iş hayatı ve kariyerinizle ilgili size fikir vermek istedi
“Ben senin gibi olmıycam” diyerek teşekkür ettiniz

22 yaşınızdayken kep giyme töreninizde size gururla sarıldı
Avrupa seyahati için para isteyerek teşekkür ettiniz

24 yaşınızdayken uzun süredir çıktığınız çocukla tanışmak istedi
“Zamanını ben bilirim” diye tersleyerek teşekkür ettiniz

25 yaşınızdayken düğün masraflarınızı karşıladı, sizin için hem mutlu oldu
hem çok duygulandı
Siz dünyanın bir ucuna taşınarak teşekkür ettiniz

30 yaşınızdayken bebek bakımı hakkında size akıl vermek istedi
“Artık bu ilkel yöntemleri bırak” diyerek teşekkür ettiniz

40 yaşınızdayken sizi arayıp bir akrabanızın doğumgününü hatırlattı
“Anne işim başımdan aşkın” diyerek teşekkür ettiniz

50 yaşınızdayken o çok hastalandı, haftasonunda onu görmeye gittiğinizde
mutlu oldu
Ona yaşlıların çocuk gibi nazlı olduğunu söyleyerek teşekkür ettiniz

Derken bir gün….. O öldü
O güne kadar onun için yapmadığınız ne varsa,
o anda kalbinize bir yıldırım gibi düştü…


Etiketler: , , , ,
Kas 30

Bir gün Tanrı’ya sormuş;
“Tanrım, beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler.
Fakat, ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki,
orada nasıl yaşayacağım?”

“Tüm meleklerin arasında senin için bir tanesini seçtim,
O seni bekliyor olacak ve seni koruyacak.
Meleğin sana hergün şarkı söyleyecek ve gülümseyecek.
Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın.”

“Peki, insanlar bana birşey söylediklerinde,
dillerini bilmeden, söylediklerini nasıl anlayacağım?”

“Meleğin sana dünyada duyabileceğin en tatlı ve
en güzel sözcükleri söyleyecek.
Sana konuşmayı, dikkatle ve sevgi ile öğretecek.”

“Peki, ben seninle konuşmak istersem ne yapacağım?”

“Meleğin sana ellerini açarak
bana dua etmeyi de öğretecek.”

“Dünyada kötüler olduğunu da duydum.
Beni onlardan kim koruyacak?”

“Meleğin seni kendi hayatı pahasına da olsa koruyacak.”

“Fakat, ben seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm.”

“Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve
ulaşmanın yolunu öğretecek.”

O sırada cennette bir sessizlik olur ve
dünyanın sesleri cennete kadar ulaşır.
Çocuk gitmek üzere olduğunu anlar ve
son bir soru sorar;
“Şimdi gitmek üzere isem,
benim Meleğimin adı ne?”

“Meleğinin adının önemi yok yavrum.
Sen onu, ANNE diye çağıracaksın.”


Etiketler: , , , ,
Eyl 15

5 Ekim: Bugün var edildim. Buradayım. Varım. Müthiş bir duygu bu. Var olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor.

Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama ne de olsa, ben benim. Varım ya! Bu bana yetiyor. Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama, varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum. Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.

19 Ekim: Biraz büyüdüm. Kımıldamam mümkün değil. Annem henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşıp gelen sımsıcak kan bana geliyor. Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.

23 Ekim: Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı. Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu “el”in dokunduğu yerler dudağım damağım oluyor. Düşünün bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde tebessümler açacak, güleceğim. Dudağımdan ve dilimden sözler dökülecek. Herhalde önce “Anne!” diyeceğim. Anne duyuyor musun beni? Seninle konuşacağım. Sana güleceğim. Kimilerine göre hâlâ daha var değilmişim… Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya… Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine ekmektir. Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!

27 Ekim: Bugün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırtı başladı. Artık bir kalbim var. Kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak. Sevgilerle dolduracağım kalbimi. Tıpkı anneminki gibi… Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?

2 Kasım: Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım da biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım seni anneciğim. Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz. Belki birlikte okula gideriz.

12 Kasım: Ah evet… Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler. Aman Allah’ım parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir yazacağım. Anneciğim, orada mısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum.

20 Kasım: Oh, nihayet.. Annem doktora gitti. Burada olduğumu öğrendi.. Yaşasın! Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni. Ultrason diyorlarmış. Resmimi bile çekti. Sevinmiyor musun anneciğim? Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım…

25 Kasım: Artık babam da burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım..

10 Aralık: Bugün yüzüm tamamlandı. Artık iki güzel gözüm, bir küçük burnum, dudaklarım ve yanağım var… Anneme benziyorum galiba…

13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum. Etrafım çok karanlık ama olsun. Yine de mutluyum. Yaşıyorum ve varım. Kısa bir süre sonra gün ışığını görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada gökkuşağı diye bir şey varmış.. Onu çok merak ediyorum.. Anneciğim, babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim. Tanışacağız…. Mutlu olacağız. Gülüşeceğiz..

24 Aralık: Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim, senin kalbinin seslerini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun? Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı… Hiç duymadığım bir şey bu… Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim. Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim? Sen de beni özlüyorsundur mutlaka… Beni koklayacaksın.. Çok seveceksin, değil mi?

28 Aralık: Anne burada bir şeyler oluyor. Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle… Sen acı çekiyor gibisin. Kalp seslerin değişti… Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne? Anne… Anne… Anneciğim… Yüzümde soğuk bir şey hissediyorum. Anne, yüzümü parçalıyorlar… Anne bir şeyler yap… Anne… Kolumu çekiyorlar anne… Canım yanıyor anne… Anne… Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne… Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne… Anne kalbimi parçalıyorlar… Anneciğim… Anne… Anne… An…
Ah! Kürtajınız ta-mamlandı hanımefendi. Geçmiş olsun !..


Etiketler:
Eyl 15

Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu.

Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve

- “Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı” dedi.

Kan nakli ilerken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu.

Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu.. Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu:

- “Hemen mi öleceğim?..”

Küçük, doktoru yanlış anlamış, ablasına vücundaki bütün kanı verip, öleceğini sanmıştı.


Etiketler:
Eyl 15

Biliyor musun en çok mektuba başlamam gereken hitap şeklinde zorlandım. Bir başlasam sonu gelecekti eminim! Ama sıradan sözcükleri hiç yakıştıramadım sana, yapmacık sözlere konduramadım seni… Sonra sana hiç mektup yazmadığım aklıma geldi, içim burkuldu, canım acıdı…

Bu mektubu sana gurbetten yazıyorum; sesine sözüne hasret, yüzüne hasret, sıcağına hasret gönlümle başlıyorum mektubuma. Seni o kadar çok özledim ki; Meğer hiç bir kucak seninki kadar sıcak değilmiş, hiçbir acı senin yokluğuna bedel değilmiş. Hiç ama hiçbir hasret senin özlemin kadar yakmazmış içimi.

En acısı, dost bildiklerim, yâr seçtiklerim toplanıp bir araya gelseler, senin çeyreğin bile edemezmiş. Bilsen ne zor bunları itiraf etmek kendime ve sana… Gurbet bile gururumu söndüremedi. Hâlâ gururlu, şımarık, kucuk kızınim. Hayır, hayır yavrunum. ‘Ben artık bir genç kızım, başkalarının yanında bana yavrum deme.’ derken bile böyle düşünüyordum inan. Şimdi içten bir seslenişine, Yavrum! hitabına öyle ihtiyacım var ki…

Hatırlıyor musun? İlk yürümeye başladığım anları anlatırken ellerimi bırakmadığın için sana kızdığımı, hırslandığımı ve bir an önce yürümek istediğimi söylerdin. Şimdi sakın bırakma ellerimi, anneciğim. Evimizin yumuşak halıları değil yürüdüğüm yollar, bir düşersem halim yaman. Ellerini, sevgini, duanı, desteğini ve sıcağını hiç esirgeme benden.

Hani küçükken en çok kimi seviyorsun diye sıkıştırıp dururdum seni. Ağzından “Seni!” cevabını alana kadar bırakmazdım eteklerini… Seni abimden, babamdan ve ablalarımdan kıskanırdım. Hâlâ büyüyemedim, hem şimdi daha çok kıskanıyorum. İçindeki sevgiyi ve gözlerindeki derin şefkati yalnız benim için sakla…

Ama yapamazsın degil mi? Ana yüreği dayanmaz… Senin sevgin hepimize yeter, ana olunca ben de anlarım değil mi? Aslında en çok bu huyunu seviyorum. Adaletini ve yufka yürekliliğini, anne şefkatini… Fakat hâlâ babam işe giderken boşalan yatağını en çok benim hak ettiğimi düşünüyorum.

Seni öyle özledim ki!..

Şu bilmem kim tarafından icat edilen telefon bile dindirmiyor içimdeki hasreti. Gurbetin yağmurları, söndürmeye yetmiyor içimde büyüyen ateşi… Beni buralara yollarken, “Daha güçlü ol!” diyordun ya, sana kavuşunca öyle bir sarılacağım ki, gücüme şaşacaksın. Sevgimin gücünü sen de anlayacaksın.

Yılların yükünü çekmiş, yorgun ama dimdik omuzlarını özledim.

Dolaplarımı düzenlerken, eşyalarıma bakıp bakıp ağladığın duyuyorum. Yahut arkadaşlarımla konuşurken gözlerinin dolduğunu… İçim acıyor ama bilsen nasıl seviniyorum. Yokluğuma alışamamış olman, mest ediyor beni…

Puslu gözlüm, dert ortağım! İnan içim içimi yiyiyor, ya bitmezse gurbet geceleri, ya geçmezse hasret saatleri, ya vuslat ateşiyle bindiğim mavi tren getirmezse beni… Uzar da yollar kavuşamazsam sana, ya özlem alışkanlık olur da unutursan beni.

Ama beni unutmaman için hep dağınık bırakacağım odamı. Söylene söylene toplarken, yine gözyaşların ıslatacak eşyalarımı. Babam yine dalga geçecek, anlatacak bir bir ağladığını. Ya ben…

Arkadaşlarım çınlatacak odamın duvarlarını, hep anne kokan ilâhilerle… Güçlü ol demiştin ya, ben de yorganı çekmeden başıma hiç ama hiç ağlamayacağım. Ama sonra, Allah ne verdiyse…

Anneciğim! Gözyaşlarım söndüremez içimde yanan ateşi… Çünkü yokluğun, bilmem kaç nüfuslu şu kocaman şehirde kendini yapayalnız hissetmek gibi, imkânsız bir şeyi diz çöküp de Yaradan’dan dilemek gibi.. En azaplı günahlardan sonra sızlayan vicdanım gibi…

Gül kokulum, puslu gözlüm!

Sakin sensiz, sevgisiz ve duasız bırakma beni… Sevgilerle… Beş parmaktan biri…


Etiketler:
Eyl 15

Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine uzanan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece bir buçuk kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:

- Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.

- Neden? diye sormuş sucu. “Niye utanç duyuyorsun?”

Kova cevap vermiş:

- Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim bu kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.

Sucu şöyle demiş:

- Patronun evine dönerken yolun üstündeki çiçekleri fark etmeni istiyorum.

Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş:

- Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçekler olmadığını fark ettin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.

Hepimizin kendine özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Allah’ın büyük planında hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin. Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de gerçek güzelliklere sahip olabilirsiniz.


Etiketler:
Eyl 15

Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.

Onun ipek yanaklarını doya doya öpmek ve cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde :

“Dokunma bana …” diye bir ses duydu.

“Beni okşamaya hakkın yok senin…”

Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı.

Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu.

Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü.

Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.

“Bana yaklaşmanı istemiyorum” diye devam etti.

“Hemen uzaklaş benden…”

Kadın, biraz olsun kendini toplayarak :

“Çocuklarımız hep erkek oluyor” dedi.

“Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim.”

“Beni öpemezsin” diye ağlamaya başladı bebek.

“Benim de seni öpemeyeceğim gibi…”

“Neden ?” diye sordu kadın.”Neden öpemezsin ki ?”

Bebek, hıçkırıklara boğulurken :

“Bunun sebebini bilmen gerekir” dedi.

“Düşünürsen mutlaka bulacaksın…” Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi.

Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken :

“Geçmiş olsun hanımefendi” dedi. “Başarılı bir kürtajdı doğrusu. Ha..! Sahi, “kız”mış aldırdığınız bebek.”


Etiketler:
Eyl 15

Yıllar önce Stanford Hastanesi’nde gönüllü olarak çalıştığım zaman, çok ciddi ve az rastlanan bir hastalığa yakalanmış Liza adında bir kız tanıdım.

İyileşmesi için bir tek yol vardı, beş yaşındaki erkek kardeşinden kan nakli yapılması gerekiyordu.

Erkek kardeşi aynı hastalığın üstesinden gelmişti ve vücudunda hastalığı yenebilecek antikorlar oluşmuştu.

Doktor bu durumu Liza’nın erkek kardeşine açıkladı ve ona ablasına kan vermeyi isteyip istemediğini sordu.

Küçük çocuk bir an tereddüt etti ve derin bir nefes aldıktan sonra,

“Evet, eğer Liza kurtulacaksa veririm” dedi. Kan nakli yapılırken, küçük çocuk ablasının yanındaki yatakta yatıyor ve ablasının yanaklarına renk geldikçe bizimle birlikte gülümsüyordu.

Sonra yüzü sarardı ve yüzündeki gülümseme kayboldu. Başını kaldırıp doktora baktıktan sonra titreyen bir sesle,

“Hemen mi öleceğim?” diye sordu.

Anladık ki yaşı çok küçük olduğu için, doktorun sözlerini yanlış anlamış ve kanının tümünü ablasına vermesi gerektiğini düşünüp onu kabul etmişti.


Etiketler:
Eyl 15

Ayşe ortaokul ikinci sınıfa kadar başarılı bir şekilde okudu. Gelirlerinin az olması sebebiyle babası onu okula daha fazla gönderemedi. İki yıl sonra, komşularının Fransa’da çalışan küçük oğlu Recep efendinin, kızlarıyla evlenme isteğini de bir şans kapısı diyerek geri çevirmediler. Sade bir düğün yapıldı. Ve Sirkeci’den kalkan bir trenle 1980 yılının Aralık ayında Ayşe gurbet yollarına düştü.

Recep efendiyle karısı arasında on yaş fark vardı. Önceleri çok güçlük çekmesine rağmen gurbetin acımasızlığı ile, kocasının anlayışsızlığı Ayşe’ye epey tecrübeler kazandırdı. Aklı ve anlayışıyla bütün zorluklara karşı dirençli olabileceğini her haliyle gösteriyordu.

Evliliklerinin beşinci yılında bir erkek çocukları dünyaya geldi. Ayşe hamile kalıncaya kadar da kocasının suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı… “Hatta sen kısırsın … seni boşayacağım” tehditleriyle Ayşe’ye söylemediği söz kalmadı.

Ama sonraları doktorlar, tedavi gören her ikisinden kusuru, Ayşe’de değil onda bulmuşlardı. Patronundan gördüğü baskılarla beraber ağır işlerde çalıştırılması Recep efendinin sinirlerini iyice gerginleştirmişti. Baskılar sadece iş yerlerinde kalmıyor, evlere ve aile hayatına kadar yansıyordu… Kocasının stresten uyuyamadığı gecelerde, Ayşe de uykusuz kalıyordu…

Yabancı olmak ve bu şekilde para kazanmak gurbette kolay değildi… Dışarıdan hoş görünen bir çok şey gibi gurbet hayatı “alamancılar” süslemesi içinde gerçeği yansıtmıyordu? Ayşe bunları düşünürken yarınlara taşınacak acı hatıraları da kalbinden asla çıkaramıyordu.

Dört yaşındaki çocuklarının koltuğun üzerinde uyuduğu bir sırada, havanın soğuk olmasını da düşünen Recep efendi :

“Hanım… çocuk uyurken mağazaya gidip gelelim…”dedi…

Ayşe bir an için tereddüt ederek kendi kendine mırıldandı “Hadi çocuğa bir şey olursa?…Durup dururken gene kocamı kızdırmayayım…Gurbet hayatı zaten sabrını tüketti..Her halde çabuk gider geliriz…Dışarıda hava da çok soğuk…”

Recep efendi karısının kendi kendine söylendiğini fark edince :

– Bir şey mi dedin?

– Yooo…Kendi kendime mırıldandım…Hava da çok soğuk…Hiç olmazsa çocuğumuz üşümez…

– Ben de aynı şeyleri düşünmüştüm…

Evleri Paris bölgesinde bulunan Argenteuil’de idi…Çok konforlu da sayılmazdı…Gidecekleri Carrrefour Mağazası ise arabayla on dakikalık mesafedeydi… Aceleyle evlerinden çıktılar. Alışveriş süresi yaklaşık iki saat sürdü… Yol bir trafik kazasıyla iyice kapanmıştı. Ayşe’nin içinde bir sıkıntı vardı…Zaman zaman bu boğazında adeta düğümleniyor, nefesi kesiliyordu…

Kocasını da endişelendirmemek için oradan buradan konuşarak zaman kazanmaya çalışıyordu…Biraz ilerideki kaza yerine giden ambulans sirenleri, polis araçları da onlara iyi etki bırakmıyordu…Nihayet yol açıldı… Her ikisi de derin nefes aldılar. Ve kazasız belasız evlerinin önüne geldiler.Arabalarından inerken Recep efendi karısına :

– Sen hemen yukarı koş…Belki çocuk uyanmıştır…

Ayşe evin anahtarlarını kocasından almayı unuttuğunu, fark edince geri döndü;

“Hay aksilik… anahtarları almayı unuttum…”

diyerek kendisine doğru gelmekte olan kocasından onları aldı ve tekrar üçüncü kata çıktı…Kapıyı açtığı zaman küçük Ali’nin elinde büyük bir bıçak vardı…Salonda bulunan yeni alınmış deri koltukları bu bıçakla kullanılamayacak hale getirmişti…Recep efendi içeriye girdiğinde çılgına döndü.. İri elleriyle küçük Ali’yi dövmekle kalmadı… Onun ellerini sert bir iple bağlayarak banyo küvetinin içine attı…Ve dışından kapıyı kilitledi,

“Şimdi koltukları parçala bakayım gücün yeterse…” diye bağırdı…

Sert ve kendi kendini kontrolden çıkmış kocasının bağrışmaları karşısında Ayşe için için ağlayarak titriyordu,…

“Koltuğu her zaman alabiliriz ama çocuğuma, biricik evlâdıma bir şey olursa…Ben ne yaparım o zaman?” diyordu içinden, ağlarken… babasının iri elleri altında ve gürlemeleri karşısında yardım bekleyen, annesine beni kurtar dercesine küçük Ali’nin bakışları, unutulacak gibi değildi…Ayşe bütün hayatını etkileyecek bu anı asla unutamayacaktı…

Aradan üç saat geçmişti…Kapılarının önünden sesler geliyordu. Sonra kapılarının zili çalındı. Komşuları Dursun bey ve Hilal hanım küçük çocukları Ferhat ile ziyaretlerine gelmişlerdi.

– Recep efendi misafir kabul eder misiniz?

Ayşe çok sevindi.. Zihninden “çocuğum şimdi kurtulacak…” diyordu… Ve yürekten :

– Buyurun…buyurun ! dedi.

Komşularının altı yaşlarındaki çocukları Ferhat annesine sessizce : – Anne… Ben Ali ile oynamak istiyorum…

– Sahi Ali nerede bizim çocuk, onunla oynamak istiyor…

Recep efendi ve Ayşe önce birbirlerine bakıştılar…

Sonra Ayşe dayanamadı :

– Biz çocuğumuzu, uyurken evde bırakarak Carrefour’a gitmiştik… Orada iken uyanmış… Bizi bulamayınca mutfaktan büyük bir bıçak alarak rast gele üzerinizdeki oturduğunuz yeni deri koltukları parçalamış… Kocam her gördüğünde sinirlenmesin diye ben biraz evvel, üzerlerine battaniye örttüm…

– Hilal Hanım:

– Sonra ne oldu?

– Bey’im çok sinirlendi…

Ayşe gözyaşlarını tutamayarak…

– Önce iyice dövdü… sonra… …..

– Sonra ellerini bağlayarak banyo küvetinin içine attı.

Dursun Bey:

– Ne zaman oldu?

Recep efendi :

– İki üç saat oldu…

Hilal Hanım :

– Yani üç saattir küçük Ali, banyoda demek…Sizde hiç insaf yok mu?

Hilal hanım ve Dursun Bey yerlerinden fırlayarak banyoya koştular.

Hilal Hanım :

– Bir de üstelik küçük, minicik yavrunun üzerine kapıyı kilitlemişsiniz… Bu olacak iş değil… Yazıklar olsun size… Hilal hanım, Recep efendiye dönerek…

– Sonra hanımına baskı yapa yapa bu duruma düşürdün…Çocuğunun bu hali karşısında korkudan hissiz kalacak kadar…Sen ne biçim adamsın be!…

Dursun Bey hanımına eliyle dokunarak sessizce :

– Fazla ileri gittin… Ağır konuşma… Zaten adamların başı dertte…

Banyo kapısı açıldığın da küçük Recep banyo küveti içerisinde uyuyordu. Ayşe fırladı ve çocuğunu bağrına bastı… Elleri mosmor olmuştu… Uyanan Ali’nin ellerini misafirleriyle çözdüler… Ama morluk dakikalar geçmesine rağmen kaybolmamıştı…

Dursun Bey :

– Çocuğu acele hastaneye götürmemiz lazım… Kangren olabilir…

Ayşe ve Recep efendi komşularının bu sözleri karşısında donup kalmışlardı. Hepsi iki araçla hastaneye gittiler. Acil serviste bütün müdahalelere rağmen, küçük Ali’nin iki eli birden kesilmişti. Hastane çalışanları dahi olay karşısında gözyaşlarını tutamamışlardı.

Küçük Ali, artık bundan sonra oyuncaklarını iki eliyle tutarak oynayamayacaktı…Annesinin ve babasının ellerinden tutamayacaktı…Çok sevdiği Afyon’daki dedesine resim yapıp gönderemeyecekti… Asker dahi olamayacak…Mektup dahi yazamayacaktı… Ve en önemlisi koltukları bir daha parçalayamayacaktı…

Ya annesi ve babası küçük Ali’nin yeni dünyasında eskisi gibi olabilecekler miydi? Babası bir daha bağlıyacak bir el bulamayacak… Onun elleriyle verilecek bir bardak sudan dahi her ikisi mahrum kalacaklardı…

Aradan üç gün geçmişti. Küçük Ali, akşam üstü yavaş yavaş babasına yaklaştı. Babası başını kaldırarak, oğlunun, hüzünlü haliyle bir şeyler söylemek istediğini fark etti.

– Babacığım bundan sonra yaramazlık yapmayacağım. Size söz veriyorum.Bir daha bıçaklara da dokunmayacağım. Uyuduğum zaman, siz evde olmazsanız bile yatağımdan aşağıya inmeyeceğim…Ne olur babacığım doktor amcalara söyle de benim ellerimi geri taksınlar…Ne olur babacığım bana ellerimi geri versinler!…

Recep efendi, bu sözler karşısında dayanamadı…Çocuğuna iyice sarıldı…Kokladı…

Bu son olacak diyordu…Bir naylon torba içerisine bir şeyler koydu…Hanımına baktı…Küçük Ali babasının arkasında idi… Bir ara göz göze geldiler…Sonra kapıyı dışarıdan kapayarak aşağıya indi. Arabasıyla evin önünden uzaklaştı. Ayşe ve küçük Recep pencereden onun gidişini gözlediler… Evlerinin önündeki ışıksız caddede gözden kayboluncaya kadar… Hanımına “Allahaısmarladık …” bile dememişti.

Uzun süre kocasından haber alamayan Ayşe, gece yarısı Emniyet Müdürlüğü’ne gitti. Evden çıktıktan sonra bir daha eve dönmediğini bildirerek, kocasının bulunmasını istedi…

Eve geldikleri zaman Ayşe kocasının koltuk üzerine bıraktığı gömleğini kokladı. Kendi kendine:

“ Recep… her şeye rağmen ben seni seviyorum… Seni bu hale getirenler utansın…” dedi. Annesinin ağladığını gören küçük Ali :

“- Anneciğim babam bir daha eve dönmeyecek mi? Yoksa benim ellerimi istemek için doktor amcaların yanlarına mı gitti? Ne olursun anneciğim babama söyle de doktor amcalar ellerimi geri taksınlar… Ben oyuncaklarımla oynayamıyorum.”

Ayşe çocuğunun bu sözleri karşısında gözyaşlarını tutamadı. Kucağındaki yavrusuyla koltuk üzerinde uyuyakalmıştı.

Ertesi günü, sabahleyin iki polis memuru evlerine geldi. Kocasının bir ağaca bağladığı iple, kendisini asarak intihar ettiğini, kimlik kartını da üzerinde bulduklarını kaydettiler… Ellerini kaybeden çocuğu için gözyaşı döken bir ananın henüz gurbetteki çilesi bitmemişti… Gözyaşları kurumadan karşılaştığı diğer bir olay, onu başka bir dünyada yapayalnız bırakmıştı…

Kocasının işyerinde gördüğü baskıların izleri üzerinde hayatını küçük Ali’yle sürdürecekti… Yüreğine çivilenmiş acılara rağmen.

Üzeyir Lokman ÇAYCI


Etiketler: